5 Kasım 2012

“Müslüman mahallesinde bir Madam”!

 Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar Yazı dizisi -2-
Hakkı Öcal’a “ben senin odanda oturmaktan sıkıldım... İlhan Ağabey geliyor... Odhan geliyor... Herkes heyecan içinde ama ortada yürümesi gereken planlar yok... Olmaz ise olmaz servisler yok... Haberlerin tümünü Şakir Süter’den al demekle bu iş olacak mı? Sekreterler yok... Önce fiziki olarak bir yere yerleşelim... Bize bir yer bul... Burası Bulvar denecek bir yer bul... Sistemi kurayım... Çalışalım... Havanda su dövmeye gelmedim...
Bu düzensiz düzen sürerken ne oldu, nasıl gelişti, benim dışında oldu... Birden iş bana ihale edildi... Bunu bana anlatan ve benden isteyen de Odhan Baykara idi... Odhan gülümseyen yüzü ile geldi, aklımda kalan cümleleri ile şunları söyledi. “ Bak lazoğlu... Ben sana hep güvendim... Yüzümü hiç kara çıkarmadın. Saygıda da eksiğin olmadı... Bu sana son ağabey nasihatı olsun... Onların önüne geçmem diye düşünme... Sen beni de İlhan ağabeyi de bekleme... Dinleme... İşi devral ve yürü... Yalçın bize sormadan neler yapıyor diye şikâyet etmeyiz. Sen yap biz mutlu oluruz… Bunu yapabilirsin de. Haydi gazan mübarek olsun... Durma... Seni engellemeyiz” dedi...
Ve bu arada Kemal Ilıcak, Kamacıoğlu’nu yalıya davet eder. Ilıcak, “Ben bu gazete ile uğraşamam. Vaktim yok. Ama Nazlı çok hevesli. Seni, onunla bir tanıştırayım,” demiştir. Ve Cen Ajans’ın birinci hamur kâğıda hazırladığı gazete Kamacıoğlu’nun itirazı üzerine baskısını görebilmek için normal gazete kâğıdına basılmıştır. Kamacıoğlu, yalıda Nazlı Ilıcak ile karşılaştığı günü şöyle anlatır:

“İçeri girer girmez, denize kadar uzanan salonu ve hemen ardındaki dağınık ışıkları ile karşı sahili görmek beni etkilemişti... İster istemez Boğaz’ı gören pencereye yürüdüm... Sol tarafta küçük bir toplantı odası vardı. Yalıyı yalayarak geçen balıkçı motorunu takip eder gibi sola yanaştım ve gösterilen yan odaya girdim... Burası salondan girdikten sonra soldaki bir boşluk gibiydi... Arada kapı yoktu ama büyük salonda ayrı bir bölüm oluşturuyordu... Yukarıdan aşağıya camdı… Geniş bir görüş alanı vardı. İlhan Engin ve ben buraya alındık. Yan taraftan Kemal Bey geldi... İlhan Engin gazete kâğıdına basılı maket Bulvar gazetesini gösterdi. Kemal bey Yalçın haklıymış... Ne kadar tahmin etsek bir de gözümüzle görmekte yarar varmış dedi... Zira Cen Ajans’ın maket gazetesi kuşe kâğıda ve farklı bir mizampaja sahipti... Ardından merdivende ayak sesleri duyduk... Kemal Ilıcak, Nazlı da geliyor dedi... Elindeki beş altı gazeteyi ortamızdaki alçak masaya koydu... Nazlı Hanım bir yasak savar hoşgeldiniz ile yetindi... Gazete geldi mi sorusuna Kemal Bey cevap verdi... Masadan aldığı gazeteyi Nazlı Ilıcak’a uzattı... Elinde uzun bir ağızlık vardı... Birden gazeteyi alıp yere attı. İlk reaksiyonum Nazlı Hanım’a oldu. Çünkü gazeteleri yere atıp üstünden geçmesi beni şaşırtmıştı... Halı seçer gibi bakıyordu! Eline almamış, üzerinde gezinmeyi tercih etmişti... Okumuyordu bakıyordu... Ben öfkeliydim ve bunu saklamamıştım...

İstesem de duygularımı saklayamam! Yüz ifademin değiştiğini fark eden Kemal Bey, “Nazlı sen gazeteleri yere attın ama bak, Yalçın rahatsız oldu” dedi. Gerçekten beklemediğim bir davranıştı... Elindeki uzun ağızlığa taktığı sigarasını yakmağa çalışırken pek umursamaz bir tavırdaydı...

“Nazlı hanım o her hangi bir kâğıt parçası değil... Elinize bile alıp bakmadınız... Hepimizin emeklerini taşıyor... Neden böyle yaptınız? Sizi anlayamadım” dedim... Belki bir iki kelime daha etmişimdir. Bunun üzerine Nazlı Ilıcak “Yok canım” küçük görmeyi de nereden çıkardınız... Daha iyi görmek için yere serdim... Buradan bakınca daha iyi görünüyor” dedi... Yani yaptığını normal bulmuştu... Alınmadı! İster istemez bir soğuklukla başlamıştı konuşma... Ben kös dinleme moduna geçmiştim... Konuşmamayı yeğlediğim anlar ne denli çekilmez olduğumu bilirim... Bir iki dakika sonra da Odhan Baykara geldi...

İkram faslı sırasında bir boşluk oldu. Kemal Bey arka odasındaki telefona geçti... Nazlı Ilıcak ahçısına talimat vermeğe başladı... İlhan ağabey beni çekiştirdi... Odhan’a dönüp “Nazlı’ya terslendi seninki” dedi... Olayı şip şak nakletti. Odhan Baykara ise “Boş ver!.. Madam ile daha sonra anlaşırsınız” diyordu.

O gün ilk algım, “3 ay nasıl dişimi sıkarım” şeklindeydi. Odhan Baykara ise teskin ediyordu: “Lazlaşma. Bırak sen Nazlı Ilıcak’ı. Sen yap getir şu gazeteyi de biz sunmasını biliriz.”

O gün Nazlı Ilıcak koyu yeşil deri bir pantolon giymişti... Soruları İlhan Engin’e sordu... Kemal bey bir ara “Nazlı yemeği kime tarif ediyorsun? dedi.... Nazlı Ilıcak İzzet efendiye dedi... Kemal Ilıcak “yani ahçına öyle değil mi?” diye ekledi... Nazlı Ilıcak tabii ki dedi... Öyleyse bugünden sonra Yalçın’a sor... Bulvarın ahçısı o” dedi...

Bu arada şunu eklemem gerek... Gazete çalışmalarına başlayalı epeyce zaman geçmişti. Yeni bir gazete çıkarma arayışları sırasında Kemal Ilıcak’a Rahmi Turan isminin verildiği bilgi olarak bana da geldi... Fakat teklifi Rahmi Turan değil Kemal Kınacı yapmış... Biz ekibimizle gelelim sana ucuz fakat etkili bir gazete çıkaralım demiş... Bu işi en iyi biz yaparız... Bu yalanlanmamış bir haberdi. Fakat Kemal Ilıcak tarafından seslendirildiğini ben duymadım... Yakınları tarafından bana bak adam seni seçti ama sen ne yapıyorsun gibi söylendi. Daha sonraları bu ne yapıyorsun sorusu anlam değiştirdi. Tercüman düşmanlığına çevrildi ve Nazlı Ilcak ile bir oldun adamın kuyusunu mu kazıyorsun serzenişi halini aldı!. Neden bilemedim... O zaman dilimi içinde konuyu Kemal Bey hiç açmadı... Belki de benim duymamam gerekiyordu!


YAZISINI ANNESİNE OKUTAMADI!:Resimler masamın üstüne yığılmıştı... Oturduğum yer açık yaptığım iş çok gizli olacaktı... 2 saat kadar arşiv resimleri ile boğuştum... Bize benzer biri çıktı. Bıyıkları ile ismi de uyum sağlasın istedik... Sanal yazara Kerem Turgut Aslanel dedik... Ve TERCÜMAN’da yazması yasaklanan Nazlı Hanım erkek kimliği ile Bulvar’da yazmaya devam etti... O günlerin hemen hemen her sabah tekrarlanan konuşması işin aslı gibi olmadığını da anlatıyordu. Gerçi Nazlı Ilıcak’ın yeni başlığı ASLI GİBİ idi ama durum aslına benzemiyor biraz daha acı bir tablo çiziyordu..."Anne nasılsın?.. Bugün Aslı Gibi yazısınıokudun mu? Adam iyi yazıyor! Bir oku"Okumam... Hiç bir şeye benzemiyor... Nerde senin yazıların!.. Olmadı... Nazlı Ilıcak annesine yeni kimliği içinde yazdıklarını okutamadı!..
Çok kere keşke Rahmi yapsaydı bu işi diye düşündüğüm de oldu... Ben ekip yapmanın belli çatıyı oturtacak kişiler dışında doğru olmadığını düşündüm hep... Yeni isimlere fırsat hazırlamak istiyorsan ekip yapmak bir anlamda engeldi... Yenileri tanıma ve yenilere şans vermeyi sınırlıyordu... Ama şartların zorlaştığı noktada tanıdık bildik bir ekip işi kolaylaştırıyordu! Rahmi ile benim yakınlığım da pek bilinmez... İkimiz de aynı anda spor muhabiri olarak gazeteciliğe başladık. Benim her zaman yakınımda olmuş ve her zaman uyum içinde çalıştığım biri olarak kalmıştır. Hürriyet gazetesinde de kısa bir süre beraber çalıştık!
Gazete çatısını kurarken sıkıntılar vardı... İsim bana göre yanlıştı... BULVAR... Fransız etkili kaldırım gazetesi havası ağır basıyordu... Yani ilk ağızda gazete şişirme haber yapan sansasyonla satışı hedefleyen bir gazete imajı da içeriyordu... Ama her şey o kadar ilerlemişti ki bozmak yeniden yapmak mümkün değildi! İçeriğinin doğru habere dayanması benim Hürriyet ekolünden –Haldun Simavi ile çalıştığım yıllardan kalan- bir terbiyeye bağlanıyordu...

Sayfaların çatıları kurulurken çatışma belirtileri de başladı... Havuzdan aldığım haberleri (yani Tercüman muhabirlerinin yapıp şeflerine verdiği haberlerden bir kopya almakla başlayan akışı) irdelemeğe başlar başlamaz tepkiler arttı... Ben cinayet haberlerini daha geniş işlemek için sorguluyordum... Resimlerin üzerinde duruyordum... Oysa Tercüman için bunların değeri en küçük seviyede tutuluyordu... Böyle yapmaları da normal idi... Ciddi bir siyaset gazetesinde olabilecek ölçüyü kullanıyorlardı... Ters gelen benim aynı kaynağa istek yapmamdı... Tercüman’a da mı karışacak tepkisi hızla yaygınlaştı... Bana karşı tepki ayrıca pişmiş aşlarla da ilgiliydi... Giderek burada kalmayı sürdürmeme duygusu büyüyordu...

Sonradan anladım ki genel olarak şartları koruma, durumlarını sağlama alma ,değişiklikleri istememe duygusu ve ellerindekini kaçırma korkusu hemen herkes için geçerli idi. Nazlı Hanım da Tercüman grubu içinde benden farklı bir duruma sahip değildi!.. Onun yalnızlığını birden bire fark ettim... Önce şaşırdım... Sonra lâkabını öğrendim... MADAM... Müslüman mahallesine oturan... MADAM...

Uzun ağızlığını hemen her fırsatta elinden düşürmeyen, çok kere deri pantolonu ile ve muhafazakâr Tercümanın koridorlarını aykırı bir görüntü sergileyerek gezen patronun eşi için daha güzel bir takma ad olamazdı! Gazete içinde, elinden düşmeyen uzun ağızlıklı sigarası ve makyajı onu ayrı kılmıştı... Cesur görüntüsü altında yalnızlığını kapatacak bir tavır mı vardı? Mümkün olduğunca uzak kalmak, sadece bir an önce gazeteyi toparlamak gibi akıllılık olduğunu düşündüğüm bir yolu seçtim... Gazete hazırlığının başlangıç günlerinde birlikte çalıştığım iki bayan vardı... İsim hafızamdan utanıyorum... Ressam olarak Suna Hanım bana da yani Bulvar’a da yardımcı oluyordu... Gazetenin belli başlıklarını ve bazı vinyetlerini hazırlıyordu ve benimle konuşan çok kere oydu...

--Bakıyorum siz sadece işle ilgileniyorsunuz... Benden istediğiniz grafikler için yaptığınız tanım farklı... İlhan Bey ve Odhan Bey Nazlı’ya daha farklı içerikler sunuyor? Neden siz direkt Nazlı ile muhatap olmaktan kaçıyorsunuz?

--Kaçıyor muyum! ? Belki de daha fazla yorulmamak ve biraz da yayıma hazırlık süresini hızlandırmak içindir!.. Nazlı Hanım bana da terslenirse telafi için ikinci bir fırsatı olmaz!

--Yapmayın... Ben Nazlı’yı çok eskiden beri tanırım... Yanlış düşünüyorsunuz... Bakma sen görünüşüne!. Nazlı öyle snop bir kız değildir. Yarın öbür gün haksızlığa uğradığınızda, (demek sıradan bir son gibi görünüyor haksızlığa uğramak) kimse olmasa bile Nazlı arkanızda durur. Gerektiğinde destek olacak biri varsa o olur...

Çekirdek ekip için isimler vardı ama oturacak yerleri yoktu... O nedenle kağıt üzerinde kaldılar bir süre ! Gazete kesin bir çatıya oturmamıştı... Cek cakla geçen zaman ben sıkılmağa başlamıştı... Ha bire fikir değiştirme işini Nazlı Ilıcak’a bağlıyordum... Hakkı Öcal’a  sıkıntıları çöz diye baskı yapabilecek konumum da vardı... Bir gün bana “direkt bu konuyu Kemal Beyle çöz” dedi... Belli ki arada Nazlı Ilıcak olunca o da uzak durmayı yeğliyordu! Çok uzun zaman geçmedi... Bir gün Kemal Beyin hizmetine bakan Aslan aradı... “Kemal bey seni acele istiyor ağabey... Gelebilir misin?”  Belli ki bir yere gidecek gibiydi....Ve heyecanlı idi..

“Sıkıntılarını anlat hemen çözelim. Cen Ajans’a promosyon için gideceğim... Türkiye’ yi ayağa kaldıran bir hazırlık yapıyoruz... Kesinleşsin anlatacağım... Göreceksin dedi.”

Kısaca  Bulvar’ın patronunun kim olduğunu sordum... “Siz misiniz, Nazlı Ilıcak mı?” dedim.. Bir süre durdu... “Çok erken pes etme... Görünürde Nazlı gerçekte ise benim.. Sen bu kadar basit bir soruyu soracak adam değilsin.... Gerisini de söyle... Her şeyi konuşmuş olalım...”

“Bu işte başarı diktatörlükten geçiyor... Bulvar’ın diktatörü kimse sadece onu dinlemek ve zaman kazanmak isterim... Başarısız olacağımı bilerek de hiçbir işe girmedim, girmem “ dedim.

--Sen yalıda ne dediğimi hatırla yeter... Bu işin ahçısı sensin... Diktatörü de... Nazlı’yı ikna edecek yolu bulabilirsin... İlk günlerde dişini sıkarsan, sana ters gelen şeylere kafayı takmaz isen, manevra yapılacak boşluklar yaratırsan, onu da seni de kendi halinize bırakacağımı görürsün.... Onu tamamen işin dışına atma... Ama gazetecilik alanında seni sorumlu tutarım... Bildiğini yap... Onun freni patlaktır. Alıp başını gider... Duracak yeri bilemeyebilir. Daha da kötüsü duramayabilir de!...  Zaman zaman da bana gel... Yakın projeleri karara bağlayalım... Her konuşmamızdan onun anında haberinin olması da gerekmiyor... Ben ona gerekenleri gerektiği zaman gerektiği gibi naklederim!...”
Ve nihayet Bulvar’a buluna buluna muhasebe ile tuvalet arasındaki dar bir koridor bulunur... İlk çekirdek kadro bu koridora yerleşir... Öyle ki iki masa karşı karşıya konunca tuvalete gidenler sizin masanıza sürünerek geçebilmektedir. Öte yandan Tercüman havuzundan gelen her haber bir de yorumla gelmektedir... Bu haberi Tercüman istedi... Buna Nazlı Hanım kızar... Bu resmi kullanmayın biz küçük ve resimsiz kullanacağız! Aslında bunlar hazırlık dönemlerindeki uyumsuzluğun belirtileridir... İyi bir sistem planlanmamıştır. Kişilerin iradesine kalan bir iyi niyet çalışmasıdır sürüp giden... Şakir Süter haberleri kopyalamakta belki bu haberi siz büyütürsünüz gibi desteklemeleri sürdürmektedir. O günlerde Nazlı Ilıcak ayaküstü uğrar ve “Nasıl gidiyor?” diye sorar. Kamacıoğlu, “Bazı prensipleri konuşmak istiyorum Nazlı Hanım” diye cevap verir. Bir süre sonra bir gece yine yalıya davet edilir. İlhan Engin de davetliler arasındadır. Daha önce soruyu Kemal Ilıcak’a sorduğu ve gerekli cevabı da aldığı için rahattır...

Kamacıoğlu söz alır: “Nazlı Hanım, gazete yönetmek bir diktatörlük işidir. Bir gazetenin başarılı olmasını isterseniz birini diktatör seçeceksiniz... Eğer genel yayın yönetmeni siz olacaksanız, ben bunu bileyim, ona göre davranayım. Ama eğer ki ben olacaksam, size haber ve içerik konusunda direkt olarak müdahale ettirmem. Patron olarak sizi her zaman haberdar ederim... Ama haberi ben yönetirim. Soruyorum: Haber ve içerik konusunda diktatör kim olacak? Siz mi, ben mi?” Nazlı Ilıcak’ın cevabı, “Ben bu konuyu bir de Kemal ile konuşayım” şeklinde olur.

 Gelecek yazı: Nazlı Ilıcak: Siz deli misiniz?

3 Kasım 2012

Alaca karanlıkta ilişkiler ZİNA sayılıyor mu?

Medyanın keskin çizgilerle ikiye bölündüğü günleri yaşıyoruz. Bir yanda iktidara muhalefet yapmaya çalışan gazeteler, diğer yanda iktidara destek verenler.
Bu aralar bir kaç gazetenin daha yayım hayatına atılacağını duyuyoruz.
Hiç merak ettiniz mi bir gazete nasıl doğar ve nasıl batar?
İşte size bir doğuş ve batış hikâyesi.
Tercüman grubu içinde doğan Bulvar gazetesinin seyir defteri.
Hem de Bulvar’ın genel yayın müdürü Yalçın Kamacıoğlu’nun kaleminden.
Buyrun birlikte okuyalım:
Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar (Yazı dizisi -1-)
BİTİRİRKEN!
Tersliğin benden kaynaklandığını biliyorum... Bu tür yazıların girişine başlarken denir. Ve başlanır anlatılmaya... Ben zihnimde ve gönlümde bitirdiğim bir mesleği sonundan anlatmaya çalışacağım... Aslında bu işe ben de başlamadım... İrem Barutçu sorguladı. Ben.cevapladım... Bu bölüm kitabın üçte biri. Diğer bölümleri  de söz tamamlayacağım...

Diri iken itilen, ölünce kıymete binenleri kim hatırlıyor? Meslekte 53 yılı geride bırakırsan değil hatırlamak bunu hatırlatmak da bana kaldı diyebiliyorsun! Korkarım şimdilerde böyle bir moda da yoktur... Olsun... Ben bu görevi de yapayım diyorum!... Olmaz ise siz cahilliğime verirsiniz!

TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti) bana da Burhan Felek Basın Hizmet ödülü verdi... Yurt dışında idim... Hoşuma gitmedi değil... Nicedir kabarma hasreti çeken koltuklarıma bir şeyler oldu... İlk aklıma gelen tansiyonuma bakmak ve sağlık kontrolünden geçmekti... Öldüm mü acaba dedim? Neden 50 yıl sonra eniştem öpüyordu? Telaşla araştırdım... Sandım ki bu 50 yıl boyunca gazetecilikte yaptıklarımı (hizmetleri) incelemişler, meslekteki geçmişimi değerlendirmişler ve ödülü hak ettin demişler! Ne kadar yanlış düşünmüşüm! Olur mu öyle şey... Neden yapsınlar ki daha erken... Yaşıyorum... Hele bir öleyim... Yapacaklardır! Umarım...
Ödül görmemişliğimden olacak bir havalara girdim sormayın... Ödüllüyüm ya... Kasılarak sordum:
“ Arkadaşlar bu ödülü alacakları seçerken hangi yöntemi uyguladınız? Temel noktalar ne oldu?”
Aldığım cevap neden beni üzdü onu da anlamış değilim...
“Biz sadece mesleğe giriş tarihine bakıyoruz... 50 yıl doldu mu ona göre hesaplıyoruz” .
50 yıl ayakta kaldım, ölüp gitmedim! Zaman doldu... Ödül benim oldu! Yani ödülü Allah’ın verdiği ömür sayesinde aldım... Allahın bahşettiği diğer hiç bir şeye bakılmamıştı! Meslek hesabı yapmamışlar! Meslek örgütüydürler ya! Benim de verilen ödülün meslekle ilgisini sorgulamam olmayacak bir işti! Sadece alçak sesle nankörlük olmasın diye Allahlık işler dedim, benden başka da hiç kimse duymadı zaten... Ve onları Allah’a havale ettim!
Geleceğe bakmak tatsız, karamsarlığın içinden çıkarıp olanları kavramak ise zor oluyor... Hele dünü dolu dolu yaşamış iseniz... Ustalarınıza saygıyı, mesleğin olmaz ise olmazlarını görmüş ve benisemişseniz bugünü seyretmek sizi kesin dinazor yapıyor!
Meslekteki saygıyı bugün saymak mümkün değil!.. Sıfır! Medya’nın bugüne gelirken isyanları, zindanları, duvarından su sızan beton tabutlukları unutmak olmuyor... Bugüne bakın, kalabalık bir liste yok mu? Dünü hatırlayın... Liste çok da az değildi... Kendimi ilk defa meslekten ayrılmış uzaklaşmış hissediyorum... Bu nedenle sondan başlayıp (BULVAR gazetesi doğuşu batışı) ara ara yazmak bugün de görevmiş gibi duruyor... Bu ortamda neye yarar bilmiyorum, dünden bir ders çıkaran olur mu? Sanmam... Ama gene dünü dolu dolu yaşamış birinin görevi olarak yazmalıyım.... (Yazıyı yazmaya başlarken İrem Barutçu’nun 2008 yılındaki söyleşisinden yararlandım)

 ODHAN BAYKARA : Mesleğin ilk günlerinde ve aktif yöneticilik sona yaklaşırken Odhan Baykara her zaman bana destek oldu... Onun servis şefi olduğu TANİN yıllarında spor sayfasını birlikte inceler resimleri haberleri sıralamayı tartışırdık... Bulvar Gazatesinin ihalesi öncelikle ona verilmişti... Onu mesleğin ilk yıllarında tanımıştım. Belki de Kemal Ilıcak' ın teklifini kabul etmemde onun  ağırlığı öne çıkmıştı! Adım adım gücünün nasıl sıfırlandığını, yakınlarının ona ulaşmada ne kadar yetersiz kaldığını acı ile izledim... Onun her zaman hayran kaldığım sabrı ve iyimserliği hem meslekte hem de yaşamın her alanında giderek yok oluyor!

MEDYA’nın PARAlandığı bir dönemdi!.. Bugün seyrettiğimiz anlamı ile kimsenin kimseyi beğenmediği ayakların bacak, sancakların oyuncak kabul edildiği bir paralanma değildi!.. Maaşların yerlerde süründüğü bir dönemde birden havaya bir kaç tomar para savrulmuştu sanki... Gazeteciler ve aldıkları maaşlar anlatıla anlatıla bitirilemiyordu. Güneş’e geçen karanlıktan kurtuluyor, cepleri para görünce parıl parıl oluyorlardı! İşte o günlerden, Güneş Gazetesinin çıkış günlerinden bahsediyorum... Ilıcak’lar ile gazete çıkarma maceram o gürültülü günlerin ardından başlamıştı.

O günlerde kitap fuarları ve yurt dışı kitapevleri ile başlayan işleri geliştirmeye çalışıyordum. Bu yeni gazete hamlesi dedikodusunun dışında beni ilgilendirmiyordu. Sadece para harcamak için daha güzel yolların bulunabileceğini söylüyordum kendi kendime! Güneş Gazetesi çıkışında ağabey ile kızkardeş ve enişteyi (Nazlı-Kemal Ilıcak ile Ömer Çavuşoğlu’nu) karşı karşıya getirmişti.

Kulağıma kadar geldiğine göre sıkca söylenen Güneş Gazetesi olayı Ilıcak’larda öfkeye yol açmıştı. Kemal Ilıcak Güneş gazetesini çıkaranlara diş biliyordu... Eşinin ağabeyi Ömer Çavuşoğlu’na, “Bölünmeyelim, beraberce Tercüman’ın mutfağından yeni bir gazete çıkaralım” demiş fakat olumlu yanıt alamamıştı! Hemen ardından Çavuşoğlu, Kozanoğlu ile yeni bir gazete Güneş’i çıkarmaktan vazgeçmemişti. Muhtemelen Bulvar’ın çıkışında bu öfkenin etkisi vardır. Belki de temelinde, “Biz bir gazete çıkaralım da sen gör bak” mantığı yatmaktadır.

O hafta Kayar’dan yeğenim rahmetli Kenan Kaptan’dan (Fettahoğlu) mektup gelmişti... Açık deniz balık avında AB ülkelerinin aldığı yeni yasakları aktarıyordu. Marmara Adası’ndan Kumkapı’ya getirmek zorunda olduğu mermer taşıma işinin 3 ay daha süreceğini anlatıyordu...
O sıra spor muhabirliğine birlikte başladığım can dostum Server Şengül aradı... Rahmetlinin dilinde adım her zaman  Kamacco idi..Kızılderili kabile reisi gibi!
---Nerelerdesin Kammoccom...  Şu sıralar  bizde (Tercüman) adın geçiyor... Yeni bir gazete hazırlığı var galiba...
---Benim haberim yok... Madem geçiyor, ellemeyin geçip gitsin! Server bir gemi işim var onu kovalıyorum... Gazete işi bizden de geçti..
Hafta bile geçmedi bu kere Tanin gazetesinde spor şefim olan Odhan Baykara aradı... Kemal Ilıcak’a senden bahsettim... Hep birlikte yeni bir gazete çıkaracağız. Sen de ekiptesin... Canım sıkılmıştı... Odhan’a “bu işi bırakmak istiyorum Odhan. Bir fabrika gemi alıp önce Karadeniz’de daha sonra da uluslararası açık denizlerde balıkçılık yapma planlarım var... Yeğenim Kenan Fettahoğlu (Kaptan) gemiyi de buldu... Projeyi tamamlayıp kredi alma safhasına kadar da geldik. Gemi denizde avlanan balıkları toplayacak, belli bir bölümünü donduracak, bir bölümünden konserve yapacak, kalan balık artıklarından da tavuk yemi olarak kullanılan (Balık unu) üretecek şekilde planlanmış bir gemi... O işi kovalıyorum. Odhan “Kestirip atma... Arada ben varım.. Kemal Bey’in sana bir teklifi olacak. “Hayır’ deme” dedi.

Kenan Kaptan 3 aylık bir geçikmeden bahsetmişti... Bir ara yol olabilir mi diye düşündüm... “Ben gazeteciliği bırakmak istiyorum... 3 aylığına geleyim. Beni üç ay sonra bağışlayın... Size yönlendireceğiniz bir gazete yapıp gideyim... Benim işim artık sinir bozacak değil para getirecek iş.olsun!.Medya ya terk edecek kadar kırgınım!.. Gazete işi beni yeniden derde sokar ortama uyamam!” dedim. Bir süre arayan olmadı... Vazgeçtiler diye düşündüm... Huzursuzluğum geçmişti...

Kulağıma gelen başka hazırlıklar da vardı! Rahmi Turan, Kemal Ilıcak’a, “Biz ekip olarak gelip bunu yapalım” teklifini götürmüş; ancak bu görüşmelerden de bir netice alınamamıştı. Kemal Ilıcak’ın , ismim üzerinde durduğu söyleniyordu..Oysa ben Kemal Bey’i çok az tanıyordum..Belki bir iki davette ayak üstü iki üç nezaket cümlesi etmiş olabilirdik... O günlerde, ikinci bir gelişme daha oldu... Sanırım Erol Simavi ile birlikte olduğu davetler ve Gazete Sahipleri Derneğinde de belli aralıklarla beni sormuş... Araştırma ihtiyacı duymuş... O sıra da ben Hürriyet’te yedeğe alınmıştım... Tipodan ofsete geçiş ve bölge gazeteleri projelerinde ön çalışma yapıyordum... Erol Simavi her zaman beni destekledi... Bunu net bir şekilde Nezih Demirkent’in ağzından dinlemiştim... O sırada odasının kapısını kilitleyip şiddetli bir karşı çıkma nutku irad etmiş ve ardından da “son bir iyilik yap... İşten at... Üç kuruş tazminatı esirgeme... Kendim çekip gitmeyeyim.” demiştim... Bana yaklaşık şöyle demişti... “Ulan deli... Bu iş öyle kolay olsa, sırf benim elimde olsa seni10 dakika tutmam... Seni işten atamam. Patronların tembihi var...” 
Belli ki Erol bey de Kemal  Bey’e olumlu sözler etmişti... Ve bu sözlerle başlayan nedir bu adam araştırmasını geçmişim ve aday listesine girecek puanı almışım!

Ardından Hürriyet grubundan beklenmedik bir trasfer daha oldu. Hakkı Öcal Tercüman’ın başına geçti. Genel Yayın Müdürü oldu... Hürriyet te benimle çalışmıştı. Daha da önemlisi onun Yazı Müdürü idim ve hukukumuz iyiydi. Aslında Hakkı Öcal’ı Ankara’dan alıp İstanbul’a gelmesi için ikna etmiştim... Bu arada Kemal Ilıcak’ın da gazeteciliğimden, “Adam buldozer gibi. Keşke onun gibi üç tane genel yayın yönetmenim olsa,” şeklinde bahsettiği de biliniyordu. Ama benim ismimin üzerinde durulmasında bunların dışında bir başka önemli etken daha vardı. Gazeteciliğim kadar, ekip yapmadan çalışma tarzım! Rahmi Turan’ın ekibiyle gelmesi durumunda, Tercüman çalışanlarıyla Turan’ın arkadaşları arasında çıkabilecek problemlere ilişkin öngörü de önem taşıyordu... Hoş ilerleyen zaman gösterdi ki problem çıkmaması nerede ise imkânsız görünüyordu! Tek başıma oluşum ayrı bir tercih nedeni oldu!
Hakkı Öcal göreve başlar başlamaz elinde yarım bir proje buldu... Gazete içinde yeni bir yayın hazırlığı vardı ama beklenen ilerleme olmuyordu... Aradan haftalar geçmesine rağmen düğmeye basılıp tamam denecek bir organizasyon yoktu...

“Hakkı Öcal’ın arayışı daha etkili oldu. Öcal’ı her zaman iyi yetişmiş bir gazeteci olarak gördüm... Ankara’dan gelirken de elimden ne gelirse benden ne zaman yardım istersen ben arkanda olurum demiştim... Beni aradığı zaman Kenan Kaptan ile gemi alma işinin uzayabileceği gerçeği ortaya çıkmıştı... Projenin gerçekleşme süresinde bir boşluk doğmuştu... Hakkı Öcal sana yardım ederim sözünü hatırlatarak konuşmasına başladı... Aklımda kalan özetle şunlardı:

“Un var, şeker var... Bir ikinci gazete için hazırlıklar var ama hayali haberlerle bir maket gazete var gerisi gelmiyor... Kemal Bey ve Nazlı Hanım bu işin başına İlhan Engin’i getirmiş... Odhan da İlhan’ın yardımcısı gibi... Yani tam olarak gazete yapılmadığı için künye de kesin değil ama sanki İlhan Ağabey Genel Yayın Yönetmeni, Odhan Baykara Yazı Müdürü, Sorumlu Müdür de sen olur musun? Bu isimler seni rahatsız eder mi?

--Asla... Kim olursa çalışırım... Ben hiç bir yere bir ekip kurarak gitmiyorum... Gitmedim... Odhan Baykara benim Tanin’den spor şefim... Senden önce de o aradı. Ama bir sonuç çıkmadı... Ben teklifimi yenileyeyim... Bırakın sansımı denizde deneyeyim, denizden vazgeçip gazete işine saplanmayayım. Size destek olabilirim. 3 ay içinde bu gazeteyi yayına sokar belli çizgiye getiririz... Destek verdiğiniz ölçüde çıkış hızlanır... Ama ben devam etmek istemiyorum... Bu meslekte kırgınlıklar yaşadım... Yeni bir gazete çıkarmak yeni bir mücadele daha açıkcası yeni bir kavga... Ben başarısızlığı kabul edemiyorum... Saplanıp kalıyorum... Bu yüzden ayaklarım bu medya dünyasının toprağına yeniden basmasın!

 --Yalçın Ağabey... Bu gazeteyi Cen Ajans tanıtacak... Reklamlarda Orhan Ayhan oynadı. Her şey hazır... Tanıtım filmleri de çekildi... Reklam yerleri bile ayrıldı... Sadece reklam filmi için ajansın maket gazetesi var... Gerçek gazete yok... Gazete bir türlü hazır hale gelemiyor... Hep yarın için hazır olacak deniyor... Yarınların sayısını unuttum... BENİ KIRMA... Gel bu benim ilk genel yayın müdürü olarak görev aldığım gazete... Bu işi kotaracak sen varsın... Ben yakın bir ağabeyimizden de yaratıcılığını dinledim... Yazı Müdürüm olarak seni tanıyorum... Bu işi yapalım... Kemal Beyle bir kere konuş...
Hakkı Öcal konuşmasını bekleyecek zaman yok, yarın hemen gel diye de bitirmişti...

O gün hayatımın hatasını yaptığımı fark edemedim... Gazetecilik mikrobu vücudumuzda ise zor atılır bir şey! Eroin gibi... Afyon gibi... Bugün yeniden dünü hatırlamaya gayret ederek yazıyorum... Kendimi bir şey zannedip abartmamaya özen gösteriyorum. Biliyorum ki gazetecilerin pek çoğu (anı yazanların kitaplarını okuyunca bu kanaate varıyorum) anılarında ya kendileri çok öne çıkıyor veya gönüllerindeki aslanı vahşi ormana salıveriyorlar!... Ve biliyorum ki gazeteciler ölünce kıymete biniyorlar!.. Ve sadece ölünce arkalarından iyi adamdı deniyor. İmamın merhumu nasıl bilirdiniz sorusundaki değişmeyen cevap gibi! Defterin kapanışı bir haber sonrasında 3 saniye 5 saniye sürüyor! Yıllarını vermişsin kimse saymıyor... 20 yaş vesikalık resmi ile kaybettiklerimiz köşesine girebilmiş isen ne mutlu! Ebediyete göç bu denli sade!. Böyle bir medya ya, ortama dönmek olacak iş değildi!.. Yüreğimin aklıma attığı künde, henüz sırtımı yere yapıştırmamıştı... Geçici bir iş diye algıladım... Kredi alma ve gemi işinde de Kemal Ilıcak desteği hatırı sayılır bir destek olabilirdi... Bakanlar hükümetler ve sözü geçen kişiler sık sık ILICAK Yalısında ağırlanır varsa bir iki rica cümlesi kulaklara fısıldanırdı... Formaliteleri aşmada çok önemli!.. Önce şu gazete işini bitirmem gerek diye düşündüm... Sonra gemiye dönerim!..  Reddedilmiş bir aşık durumundan ihaneti meslek edinmiş bir medya’dan kurtulurum sandım!

Topkapı’dan dönüş yapmadan nereye geldim diye başımı çevirip binaya baktım.... Koskoca bir T harfi çıkıyordu karşınıza... İddiasını ilk bakışta kavramasanız da farklılığını fark etmemeniz imkânsızdı! Arka bahçesi büyüktü... Külüstür arabamı en uçta en arka sırada bıraktım... Kapıdan karşılandım!.. Demek ki işleri gerçekten beklemeyecek kadar acil diye düşündüm....
Ben ne kadar doğrucu olabilirim?.. Zihnimin veya gönlümün beni yanılttığı noktalar olursa okurlardan şimdiden özür dilerim... Ne kadar doğrucu olabilirsem o kadar doğruları yazmaya gayret edeceğim... Bunu diğer meslektaşlarıma bir şeyler yüklemeden yapmak istiyorum... Ilıcak ailesi ile çalıştığım dönem gazeteciliğimin erozyona uğradığı bir bölümdür. İstemeden girdiğim, istemeden karıştığım, istemediğim ve hak etmediğimiz halde hedef seçildiğim bir manasız kavganın bir anlama da mesleğimin son perdesi... Daha da acısı Tercüman’da uzaktan yakından çalışmış olanların kolaycı suçlaması ile bir köklü gazetenin çöküşünü hazırlayanlardan biri olarak görüldüm... Bu kadar hata yaptım mı? Bu soruyu her zaman her yerde sordum kendi kendime... Kim hata yapmamıştır acaba?.. Bildiğim hatalarımı sayabilirim... Ama kendimi Tercümancıların ağzından dinlediğim zaman sadece şaşkına dönüyordum!.. Ben neymişim diye!

Bazen insanları yaşadığınız zaman dilimi içinde yanlış da değerlendirebiliyorsunuz. Gazeteciliğin dar boğaza girdiği o yıllardaki dönemi Ilıcak’larla yaşadım... Gelen değişimi görmeden Tercüman ve Bulvar olayını çözemezsiniz... Sonuçları anlayamazsınız... Medyanın Özal dönemi ile başlayan değişimde eski tip patronların alıştıkları ortam yok olmuştu! Gazetecilikten gelen patronların yaşam alanları yok olmuştu! Gazetelerin beslenme kanalları, şekilleri hızla değişmiş bu değişikliğe ayak uyduracak yenilikler yapılamamıştı! VE SİYASET elindeki muslukları imkânları hizaya sokma terbiye etme gibi hayırlı işlere ayırmıştı! Gerçeği arama önce gereksiz kılınmış, benim dediğimi tekrarla, ne dediysem ona inan kural olmuştu... Resmi ilanlara dayalı muhasebe hesapları gayri resmi ilişkilerle hesap dışı kalmıştı... KAMU KURULUŞLARINA bir pazar sabahı Ankara’nın en yüksek tepesinden bir telefon emri geliyor ve sayfanızda mürekkeplenmeyi bekleyen ilanlar tek tek iptal olabiliyordu!

(Yani gazetecilikten gelen gazete patronlarının silinmeye başladığı bir dönemi iyi tahlil etmek gerekir... Milliyet el değiştirmedi mi? Fikir olarak en kuvvetli okura sahip olan Cumhuriyet sarsıntı içine girmedi mi? Siyaset basını sindirmede kendine bağlamada daha çok araç kullanmadı mı? İnançları bir olan grupların birliği en azından öteki fikrini arızalı kılmıyor mu? Paranın hükmü gazete satın almaya yetince ayrıca gazeteci satın almayı anlamsız kılmadı mı? Gazete patronlarının sanayicilerden olması temelde kötü bir değişim de değildir. Zira zarar ederek sonsuza kadar çıkacak bir gazete normal ölçüler içine sığıyor mu? Ama gazetenin ruhu yani “tarafsız kalma ve sadece doğruyu arama gayreti” faydacı olmayı engellediği için gerçeği görmek istemeyenlerin elleri üzerinde ölmüştür! Geçerli olan ilke burası bir ticaret hanedir, biz falan siyasetin destekçisiyiz  prensibi tahta çıkınca gerçeği yansıtmanın hayali bile mezarı boylamıştır... Nerede bunlar diyenlere işaret olacak mezar taşı da silinmiş, şimdilerde haber kutsaldır ilkesi hatırlanmaz olmuştur. Gerçek yok ama size neşeli şeyler verelim denmiş, bir gürültülü ortam daha renkli, daha içi boş alanlar baş tacı olmuştur.)

Benim kerhen mesleğe dönüşüm bu karmaşık döneme denk gelir. Henüz kimin maskesi kimi markalıyor belli de değildi! Çalıştığım dönemlerde suçlamalara hiç bir zaman cevap vermedim... Gerçek değillerdi... Ciddiye de almadım... Belki de bu bana olan kızgınlığı ikiye katladı... Hatalı davrandığımı daha politik ve suya sabuna dokunmadan yapabileceklerimi yapmadığımı şimdilerde çok rahat kabul edebiliyorum... Bir yere kadar... Haberi iğfal etmeden... Kılına dokundurtmadan... Haberi her zaman kutsal saydım... Esnetilmesine karşı çıktım. Şöyle yapabilirdim... “Patronun sözü demiri keser” der ince eleyip sık da dokumazdım... Hem daha çok sevilen, daha çok imkânlara kavuşan şöhretli ve daha zengin biri olurdum.Tek sıkıntım ve tartışılan konum verilen makam aracının markası ve modeli olurdu!

Neden olmadım? 

Bulvar’ı yayın hayatına sokma işi sarpa sarmış görünüyordu. Zaten bana düzgün kolay bir iş gelmemiştir ki! Bu kadar karışık bir işi kısa zamanda çözebilmek için sadece işi düşünüp etrafa bakmadan çalışmak gerekiyordu... Birde deli olmak!  Başkalarını konuşturup fikirlerine önem veriyor havası içinde olabilir miydim! Belki! Olmadım... Olsa... Yapar mıydım?.. Hayır... Zira zamanım yoktu! Olsa da yapmazdım!. 1 ay sonra gazete çıkacaktı… Ve planlamayı ben yapmamıştım... Başlarken iş bana her zaman yabancı oldu! Bana göre yanlış bir yerden başlanıyordu... Magazin deyince akla gelen şey manken popoları ile ünlülerin gece kıyafetleri de değildi... İnsanların gölgede kalmış tüm duyguları magazindi... Kuralları zorlamadan yapılabilir bir işti!. Zor olan siyasette de partiler üstü durmak gerçeği, halkın aradığı gerçeği gene halka en kısa ve yalın hali ile sunabilmekti. Dükkanı açtığımız yerde köklü bir marka Tercüman vardı... Biz yanaşma idik!. Ve ben hızlanmaya başlamış bir trene yakalayabildiğim bir vagondan biniyordum! Hengi istasyon olduğu da benim için belirsizdi... Yapmadım... Başımı sallayıp geçemedim... Gene kılı kırk yardım!. Ben daha önce de mesleğine küsmüş biri olarak o güne gelmiştim. Nezih Demirkent ile de yapamamıştım… Rahmetli oldu ve aramızdan ayrıldı... Bana  “yapma Yalçın o olay anlattığın gibi değildi” diyemez. Bu benim için geçerli bir yasaktır... Onu mezara indirdiğimiz anda başlayan ve sürecek olan... Belki çok can sıkıntısı yaşarsam mezarına kadar gider mezar taşına fısıldaya bilir! “Eh be Nezih ağabey.....”

Alacak karanlık menfaat ilişkileri artık meslekte zina sayılmıyordu! Ben haber denince hafif okşamaları da flörtü de etik bulmadığım için mesleki soğukluk beni yıldırmıştı… Kucaktan kucağa sıçrayan haber sabahlara kadar uyuşturucu ile beslenen haber namus abidesi olup hakkın hakanı da oluyordu!

Yani o sırada meslekle ilgili endişelerim, duygularım geride kalmış yeni bir kanaat doğmuştu... Bu şartlar içinde mesleği sürdürmemek, bırakmak duygusu öne çıkmıştı. Kafamda tek duygu vardı... Kaçmak... Mesleği sevmiyor olduğum için değil… Aksine aşık olduğum için… Gazeteciliğe toz konduramadığım için… İtilip kalkılmasına isyan ettiğim için bırakıyordum... Bu gün aynı şartları yaşasam yapar mıyım... Hayır gene de yapmayabilirim!... O ateş beni çabuk eritir… Uykusuz, hırçın, titiz mi titiz, geçimsiz mi geçimsiz olurum! Ama asla ihanet edemem!

Beni rahatlatan cümleyi daha sık tekrarlıyordum... 3 ay soluksuz çalışırım. Kim ne derse desin... Yapılması gerekenleri yapar... Doğru olanı yaparım... Gerçeği çizdirmem... Olmadı bağlayan yok ki... Çeker giderim!

Reklam filmi hazır, reklam kuşakları satın alınmış ama ortada hiçbir ciddi iş yok... Durum bu... Böyle bir durumda odaklanacağınız tek şey kalmıyor mu? Bunu başarmak ve biran önce ayrılmak! Bu nedenle etrafımdaki tepkiyi görmezden geldim! ASLA DOĞRU BİR ŞEY DEĞİLDİ..!

Biliyordum ki benim olduğum noktada ve genel olarak habercilikte politika yaparak zamanı iyi kullanamazsınız... Yanılırsınız... En iyi ve etkili politika her zaman doğruyu söylemektir. Bir tarafa kaykılabilirsiniz... Haberin tarafsızlığını hiç bir başka neden bozmamalı. Bozulduğu an döner sizi vurur... Bana göre kimse haberin kutsallığını bozmamalı... Doğru haber olmaz ise tüm yorumların ne denli eğri olduğunu yaşamıyor muyuz? Ve bu yanıltıcı tablo kavgayı kargaşayı giderek öteki olmayı, ayrışmayı beslemiyor mu? Kaldı ki bilmeyenlerin bilgiçliği de sapmayı derinleştiriyor! O zaman da özenle korumamız gereken bu temel ilkeye titizlikle uyulmasını isterdim... HER ZAMAN ÖYLE HİSSETTİM... ÖYLE OLSUN İSTEDİM... TİTİZLENDİM... Her olayda taviz vermeden sonuna kadar yürümek istedim. Ve her olaydan sonra sevilmeyenler listesindeki sıramı yükselttim!

Bunu belge olarak kalsın ,bir dönemin sıkıntısı bilinsin diye yazıyorum... Gazeteciliği seçecek gençler sadece TV yıldızlarının görkemine kapılmadan, onların sanal güçlerini doğru algılamadan, gerçek gazetecinin acılarını bir parça kavrasınlar diye anlatayım istiyorum. Bu meslekte aşkın göz yaşı ile beslendiğini, çok şeyin feda edilerek mesleğin ayakta kalabildiğini söylemek için yazıyorum... ILICAK’larla birlikte anlatmam ayrı bir şey ifade etmiyor... Gazetecilik hayatımın genel gidişi içinde ILICAK’ları yol işaretleri olarak görmek gerek... Haberin kutsallığı ve zaman zaman da neyin haber olduğu tartışmaya açılmıyor mu?.. Haberin şüpheyi barındırdığı bu dönemde nereden nereye geldiğimizi anlamak yaşananları nakledersem daha kolay olmaz mı? Belki de hiç bir işe yaramaz yazdıklarım ama “ben yazdım derim...” Yeter...

Yorum da, fikirlerin, tarafların ayrı ayrı görüşleri ifade eder olması ne kadar doğal ise haber için de ona dokunamayacağımız bir ortamın yaratılması o derece önemli değil mi?
Bu inanç Tercüman-Bulvar kavgasında beni aykırı yapan nedenlerden biri oldu!.. Başta geleni oldu… Kötülüklerin başı oldu! Önüme gelen eksik haberleri zaman zaman direkt açıp haberi yapan muhabire sormam yakışıksız bulundu... Şefler ve müdürlerin anlamsız kinlerini besledi. Bana göre onların eksik bıraktığı şeyleri tamamlıyordum. KOMİK  işler oluyordu... Adam çinayet işliyor... Eşini ve amca oğlunu vuruyor... Köy belli, yer belli, mekan belli, zaman belli... Öyleyse tamam... Yaz haberi! Çoğu geri çevirdiğim haberde neden sorusu sorulmuyordu... Öldürmüş tamam da neden öldürmüş... Keyf için mi? Buna benzer olmadık eksikler çıkıyordu... Yani bana göre yayınlamamız imkansız eksik haberler geliyordu... Bunu düzeltin dediğim zaman, haber ölüyordu. “Henüz belli değil” deniyordu! Çok kere yanlış noktalarda gereksiz gelişmelerle geri verdiğim haber yeniden eksik yazılıyordu. Beni daha da sıkıntıya sokan şey haber servislerini yenileme, akışı değiştirme ve doğru haberi yerleştirme şansım yoktu. Yetkim yoktu... Ve imkânım yoktu. Ayrıca Tercüman sistemi içinde haberi geri çevirme olgunlaştırma, geliştirme alışkanlığı yoktu..Önemli terslik bu noktada başlıyordu.

Haber havuzu Tercüman birimleri içinde oluşuyordu. Benim alışkanlığımdan, belki de haddinden fazla haberi irdelemem, habere güvenmeme, haberi çok yanlı araştırma alışkanlığım varsa resimleme yeni unsurları kovalama gayretim ukalalık gibi algılanıyordu!.
Tercüman tarafından bakınca ortaya zaman zaman “ukala- başkasını beğenmeme- tablosunu” tamamlayabiliyordum... Çok zaman bu titizlik Tercümancılara bir hakaret gibi de algılandı... Biz haber yapıyoruz adam kalkıyor yeniden sorguluyor şikayetini şekil olarak doğru da görebilirsiniz… Oysa alışkanlıklar kolay vazgeçilir bir duygu olmuyor... Kendimce haberin eksiklerini tamamlıyordum, ama her seferinde bana olan tepkiyi de çoğaltıyordum... Şöyle düşünmedim... Eline gelen haberi olduğu gibi kullan! Boş ver... Haberi yapan sen değilsin ki... Keşke Yalçın olmasam dediğim oluyor!
Fark nerede kalacak? Aynı yerde iki gazete çıkacak! Aynı haberler aynen kullanılacak! Tercüman terbiyesine harfi harfine uyulacak!

Ne olacak?..... O zaman Tercüman gazetesi varken biraz daha az sayfalı bir ikinci Tercüman yapmayacak mıydık? Bu çelişkileri anlatacak tartışacak zaman bile yoktu... Olsa idi ne olurdu? Bugün hiçbir fark olmayacağını biliyorum... En büyük ve kuvvetli duygunun aşk değil alışkanlık olduğunu bildiğim gibi.... Onlar gene aynı şeyi yapacaklardı... Haberlerinde bir farklı koku alacaktınız... Bizdendir!. Milliyetçidir… Dini duyguları sağlamdır… Bu koku Sirkeci Garının ızgara köfte satıcılarının kokusu gibi havaya sinmişti… Başka bir kokuyu alabilmek zordu... Oysa ben daha rüzgarlı bir alanı, daha temiz bir havayı soluyarak gelmiştim… Haber haberdi… Kutsaldı... Bakire kalması korunması, namus davası kadar önemliydi… Gençlere destek olma gayretim de alışkanlıkları kıramadığım noktada kuvvet kazanıyordu... Benimle yetişenlerin pek çoğu “İYİ gazeteci” olarak öne çıktı... Kendimden mümkün olduğu ölçüde bahsetmeden olayları sıralamak istiyorum... Ama benden kaynaklanan olumsuzlukları da örtmeden! Ne yazık ki gazete de bir işi düzgün yönetmek her şeyi ulu orta söylememekle başlıyor... Ben bunu bildiğim halde yapamadım! Haberle ve zamanla yarışmak beni sabırsız yaptı...

Günah keçisi rolüm bu prensibi koruyamadığım için sadece Ilıcak’larla çalıştığım zamana sıkışıp kalmadı. Beni daha sonra da takip etti!.. Ama başlama noktası yani Günah Keçisinin doğum tarihi Kemal Ilıcak’ın odasına girdiğim gündür...

Kemal Ilıcak ile Yalçın Kamacıoğlu, Kemal Ilıcak’ın odasında karşı karşıya gelir ve konuşurlar. Kamacıoğlu, “Üç aylığına gelirim, Bulvar yerli yerine oturunca balıkçılığa geri dönerim” teklifini yeniler... Kemal Ilıcak “Peki” der. O görüşmede, Kemal Ilıcak, “Ben, sendikaların yapmadığı bir şey yapıyorum. Bu gazeteciler, emekli olunca işlerinden kovuluyor ve “Kemal abi, çocuklarım aç” diye bana geliyor. İlgisiz kalamıyorum... Kadrom şişmiş durumda... Kadromda atıl olan insanlara ikinci bir ekmek kapısı açmak istiyorum. Ayrıca makine dairem 20 saat gazete basabilecekken, günde 3-4 saat çalışıyor. Evet, derseniz ana geminin yükünü hafifletirsiniz,” der. Ayrıca Bulvar projesinin kafasında Güneş’ten önce de olduğunun altını çizer. Kamacıoğlu ise, “Ben Tercüman tarzı bir gazete yapamam. Bulvar tarzı deniyor... Nedir tam olarak bilemem... Çok pespaye bir şey de yapmam. Ancak halkın nabzını tutan, hafif bir gazete yapabilirim” der. Kemal Ilıcak ile konuşmada Hakkı Öcal da odadadır...

--Yalçın ben seni uzaktan izliyorum... Hakkı anlattı.. .Hürriyet’in Yazı Müdürü olduğun dönemde de Nezih ile (Demirkent) konuştuğumuz anlarda seni olumlu yaratıcı dayanıklı ve çalışkan fakat inatçı biri olduğunu söylüyordu... Bana kalırsa meslekten erken ayrılmakla yanlış yaparsın... Gazetecilik için yaşın daha genç... 41 yaşındasın... Biz Hürriyet’e benzemeyiz... Tercüman ailesiyiz... Bizimle mutlu olabilirsin... Bir başla... İkide bir 3 ay sonra ayrılırım deme, bu çok hoş olmuyor dedi.
Hakkı Öcal hele bir başlayalım Kemal Bey... Gazete bir hazır hale gelsin... Ben Yalçın ağabeyin her ihtiyacı ile ilgileneceğim... deyip işi geçici de olsa bağlamıştı... Aslında genel olarak bakınca da Kemal Ilıcak haklıydı... Ben nasıl olsa gideceğim havası içinde olursam inandırıcı da olamayacaktım. Elimi taşın altına sokmadan bir şey yapamacağım durumu da çıkıyordu!. Zira kısa bir dönem de geçse İlhan Engin ile Odhan Baykara’nın treni çekmedikleri, sürükleyemeyecekleri ortaya çıkmış, ve bu yüzden sıkışık bir alanda ve zamanda ihale üzerime yıkılmıştı... Beni ne kadar beğendikleri sözü, iltifat kısmını dolduruyordu... Beğeninin altında daha çok çaresizlik de yatıyordu..

 O noktadan sonra artık suyun içinde idim... Kollarımı oynatmam ve boğulmamak için yüzmem gerekiyordu! Bütün imkânsızlıklara rağmen elimden geldiğince iyi bir gazete yapmayı tek hedef seçtim... Belki de yanlış bir hayalin peşine takıldım! Ama o aşk yok mu o aşk… Gözlerimi her zaman kör edebiliyor... Ve çok kere aklıma ihanet ediyorum... Delilik bu dendiğinde hak veriyorum... Sözde çok önemlisin icraatta kimse seni takmıyor!

Bina alabildiğine büyüktü... Ama bu kadar boş alanda benim yerim yurdum da yoktu... Büyük bir nezaket gösterisi içinde olan Hakkı Öcal’nın odasında toplantı masasında çalışmağa başladım... Bu durum bir kaç gün sonra beni sıktı... Rahatsızdım... İki yönde sıkıntı vardı. Tercüman gazetesinde Genel Yayın Müdürü olmak kolay değildir. Belli kimlikler, belli kişiler, belli noktalar vardır. Ağzınızla kuş tutsanız böyle yapılarda yeni gelenin havası alınır! Kabul edilmesi uzun sürer... Belki de sizi kabul etmeleri çok zaman imkânsız olur! Bu nedenle Öcal’ın kendi odasını istediği gibi kullanamaması moralimi bozdu. Bir terslikte mantıkta yatıyordu... Hem ikinci gazetede ise çok önemli oluyordu hem de işleyişi için yer bile ayrılmamıştı!

Bir dönem Hakkı Öcal’ın yazı müdürü olmam onun bugün genel yayın müdürü ağırlığını gölgelemiyordu... Bugün benden üstte bir yerde idi..Normalden çok daha fazla özen gösteriyordum... Sık sık yalnız kalmasını sağlamak için odadan ayrılıyordum...Bulvar üst yönetimi, Odhan Baykara, İlhan Engin, Yalçın Kamacıoğlu ve Tercüman ekibi içinde de Şakir Süter’den oluşmaktadır.  Gelgelelim Baykara ve Engin gazete içeriği ve çatısı hakkında kesin bir karara varmış değillerdir. Ve bu hemen her gece başka bir teklifin tartışıldığı, ertesi gün başka bir çerçevenin gündeme geldiği bir ortam yaratmıştır.  Ortada olmayan bir gazete vardır ve olan şeyleri şöyle sıralamak mümkündür... İlhan Engin Genel Yayın Yönetmeni olarak öğleden sonra gelip Odhan Baykara’ya bugün neler yaptık diye sormaktadır... Odhan Baykara yepyeni bir fikir için gece iyice tartışacaklarını açıklamaktadır!... İşin ne olduğu nereye vardığı meselesi hemen hemen her gün bir sonraki güne kalmaktadır... Yani nasıl bir gazete için oturup plan yapılacağı hangi ön araştırmaların temel olacağı servisler elemanları henüz keşfedilmiş de değildir!

GELECEK YAZI: NAZLI ILICAK’ın Tercüman daki Lakabı!

 

29 Ekim 2012

"Cumhuriyet sevdam" torunlarıma emanet!

Bir sevinçle geldi torunum Mete bizim daireye.
Okula gitmiş. Kutlamaları izlemiş. Öğretmenleri onlara Atatürk rozeti takmış.
Gururla anlattı törenleri. Gözü cama asılı bayrağımıza takıldı. Birden fırladı. "Bizim evde neden bayrak asılı değil" diye.
Babasına koştu, kızdı.
Başladı ağlamaya. Tam yarım saat.
İşte ben "Cumhuriyet Sevdamı" göğsümü gere gere torunum Mete'ye ve diğer torunlarıma bırakıyorum.
Gözüm arkada kalmayacak.

27 Ekim 2012

"Cumhuriyet’i anlatmak" ailelerin görevi artık!

Gelişmeleri ibretle izliyoruz;
Cumhuriyet’i, Atatürk Devrimleri'ni unutturma gayretlerini ….
İki oğlumu vatanını seven, Cumhuriyet’e, Atatürk Devrimlerine ve demokrasiye bağlı yetiştirdim.
Torunum Mete’ye bu ilkeleri aşıladım.
Diğer torunlarıma da.
Ben görevimi yaptım.
Şimdi sıra ailelerde.
Yoksa.
Yoksa bu gidişe dur denmezse...
Sonumuzu düşünemiyorum bile...
Onun için tehlike bulutları çok yaklaştı..
İş başa düştü.
Cumhuriyet’e, Atatürk Devrimlerine ve demokrasiye inanan gençler.
Hadi bakalım. İş başına.
Siz de aldırmazsanız iş işten geçmiş olacak.

20 Ekim 2012

Hüznün başkenti Prag’a hoş geldiniz

Komşu gezi grubu ile Avrupa (5)
Suzan Abla yazıyor:

Hüznün başkenti derlermiş Prag’a…Franz Kafka kadar karamsar değil belki ama hüzünlü..Biraz da romantik… Nüfusu 1 milyonu biraz geçen bu küçük şehir, 15 milyonun üzerinde turist çekiyormuş. İstanbul’un 5.5-6 milyon arasında turist çektiği düşünülürse, hüznü seven çok galiba diyesi geliyor insanın. Halkın yüzde 65’inin ateist olmasına rağmen kiliselerin fazlalığı da dikkat çekiyor..
Gotik, Barok, Rokoko her türlü yapıyı görmek mümkün Prag’da.  Astronomik Saat’in bulunduğu eski şehir meydanı turistlerin en yoğun olduğu bölge. Restaurantlar, cafeler, hediyelik eşyacılar da bu bölgede yoğunlaşıyor. Biz her gittiğimiz restaurantta en az 4-5 Türk aileye rastladık. Herhalde bayram tatili nedeniyle Türk turistlerin ilgisi fazlaydı.
Prag 22 bölgeden oluşuyor. Eski şehrin merkezini bir kabul ederseniz, şehir halkalar halinde 22. bölgeye kadar büyüyor. Bizim otelimiz 5. Bölgedeydi. Ancak merkeze taksiyle inmemiz 15 Euro tutuyordu. Otobüs ve metroyu tercih ettik çoğu zaman. Ama metroyla seyahat edecekseniz çok dikkat etmelisiniz. Bir Euro’ya aldığınız metro biletleriyle 1 saat içinde yolculuk yapmak zorundasınız, 1 saati yarım dakika bile geçse bir kondüktör biletinizi kontrol ederse 35 Euro ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bizim arkadaşlarımızdan ikisinin başına geldi ve 70 Euro ödemek zorunda kaldılar.  Ödememekte direnirseniz polise götürüyorlar. Biraz da bu yolla turist avlıyorlar gibi geldi bana. Aman dikkat.
Bir dikkat de Euro bozdururken gerekiyor. Prag’da Euro her yerde geçmiyor. 1 Euro, 25 Koruna…Eski Şehir’deki döviz büroları 1 Euro’ya 18 koruna civarında para veriyor. Tabelalarında 1 Euro, 24 Koruna yazmasına rağmen, çok küçük puntolu bir yazıyla bunun 1000 Euro için geçerli olduğu belirtiliyor. İtiraz ederseniz küçük puntolu yazıyı gösteriyorlar…  
Klasik turist oyunlarına gelmeyin…


 Astronomik Saat ilgi odağı
Prag’da en yoğun ilgiyi Astronomik Saat görüyor. Eski şehir denen Stare Mesto bölgesinde yer alan saat kulesi, 15.yy’da yapılmış. Saat’in anlatmadan geçemeyeceğim hüzünlü bir öyküsü var. Charles Üniversitesi’nde profesör olan Hunuş Usta yapmış saati. Güneşin ve ayın gökyüzündeki pozisyonunu ve çeşitli astronomik detayları gösteren saat; saat başı, İsa’nın 12 Havarisi’nin de gösterisine sahne oluyor. Saat çok beğenilince başka ülkelerden de teklifler gelmeye başlamış Hunuş Usta’ya..Bunu duyan kral, saatin başka bir yerde yapılmasını önlemek için Hunuş Usta’nın gözlerine mil çektirmiş. Hunuş usta da kendini saatin mekanizmasına asarak intihar etmiş. Asıl amacı saati bozmakmış. Ancak 50 yıl bozuk kalan saat daha sonra çalıştırılmış.
Turistler saat başı yapılan gösteriyi takip etmek için dakikalar öncesinden Astronomik Saat Kulesi’nin önünde toplanıyor.  Rehberimiz bizi de saat 18.00’daki gösteriye yetiştirmek için şehrin diğer bölgelerini adeta hiçe sayarcasına koşturdu. Saat 18.00’de İsa’nın 12 havarisini temsil eden kuklalar, camın önünden geçerek gösteri yaptı. (İKİNCİ FOTO) Aşağıda biz dahil onları izleyen büyük bir turist kafilesi vardı. İzleyenler gösterinin çok abartıldığını düşünse de Prag’a gelip astronomik saatteki gösteriyi izlemeden geçilmemeli. Ha bu arada siz saatteki gösteriye odaklanmışken,  yankesiciler de sizin cebinize odaklanıyormuş haberiniz olsun…
Saatteki sekiz kukla hayata dair dersler veriyor.
İskelet, ölümü sembolize ediyor ve her an hatırlanması gerektiğinin altını çiziyor.
Mandolin çalan kukla: Bu kuklanın Türk’e benzediği iddia ediliyor. Keyif ve eğlenceyi temsil ediyor.
Elinde ayna tutan kukla: Kibir ve kendini beğenmeyi temsil ediyor.
Elinde altın kesesi tutan kukla: Bunun da bir Yahudi olduğu söyleniyor. Cimriliği ve aç gözlülüğü temsil ediyor.
Saatin altında da insanlara yapmaları gerekenleri öğütleyen dört kukla var. Bunlar da bilime, adalete, astronomiye ve adalete önem verilmesi gerektiğini belirtiyor.
Prag’a giderseniz bu gösteriyi mutlaka izleyin. Hanuş Usta’nın hala işleyen mekanizmasına hayranlık duyacak ve yüzyıllar öncesinden günümüze iletilen mesajları alacaksınız.  
Kafka turları
Prag, Kafka’nın doğup yaşadığı şehir. Ama Praglılar pek de hoşlanmamışlar Yahudi asıllı Kafka’dan o dönemde. Tıpkı Kafka’nın da Prag’dan pek hoşlanmadığı kaçıp kurtulmak istediği gibi. Şimdi ise Franz Kafka, Prag için bir turistik mite dönüşmüş. Kafka’nın yaşadığı yerleri gezdiren romanlarıyla şehir arasında paralellik kuran Kafka turları, Kafka Cafeler, Kafka t-shirtleri, Kafka bardakları…Kafka’nın yaşadığı evi görüp, Kafka müzesini ziyaret edebilirsiniz. Kafka müzesinin bahçesinde dönerek işeyen heykeller bize ilginç geldi. Daha sonra eski şehir meydanındaki küçük bir ara sokaktan çıkarken bulduğumuz Kafka Cafe’de kahvemizi yudumladık..
Prag Kalesi ve St. Vitus Katedrali
Prag Kalesi, Guiness Rekorlar Kitabı’na göre 570 metre uzunluk ve 130 metre genişliğiyle dünyanın en büyük antik kalesiymiş. Kalenin civarı Hradcany diye anılıyor. Kalenin içinde St. Vitus Katedrali bulunuyor. Gotik tarzda yapılmış katedralin içinde Bohemya ve Roma İmparatorlarının mezarları bulunuyormuş. Katedral vitraylarıyla da ilgi çekici. Biz gittiğimizde dış kısmında onarım vardı. Kısa bir süre içinde kalabildik.   
Fotoğraflar: Sinan Yüksel

Vitava’da tekne turu
Prag’daki bir gecemizi Vitava Nehri turuna ayırdık. Budapeşte’deki Tuna turundan daha kısa bir mesafede gezdirdi bizi tekne. Işık da Budapeşte’deki kadar zengin değildi. Ama karşılaştırma yapmamak lazım. Her şehrin yeri ayrı. Burası Prag. Hüzünlü bir havası var, o hüzün ışıklara da yansımış. Teknemizi beklerken çiseleyen yağmur romantizm kattı geceye. Gerçekten gece bir başka güzelliğe bürünüyor şehir.
Ne zaman gitsek iğne atsak yere düşmeyecek kadar kalabalık gördüğümüz Charles Köprüsü’ne bu kez Vitava’dan baktık. Sessiz ve romantikti. Ressamlar, hediyelik eşya satanlar, sokak sanatçıları ile her zaman cıvıl cıvıl olan köprü, ışıklar içinde de şahane göründü gözümüze.

7 Ekim 2012

Müzik, sanat, tarih…İşte Viyana!

Komşu "gezi grubu" ile Avrupa ( 4 )

Suzan Abla yazıyor:
Gezimizin üçüncü ülkesindeyiz. Buram, buram  müzik, sanat, tarih kokan Viyana’da… İki gün Viyana’da kalacağız. Ama önceden aldığımız bilgiler ve küçük bir şehir turu yaparken edindiğimiz izlenim,  zamanın bize yetmeyeceğini gösteriyor. 
 


Hofburg Sarayı'ndan görüntüler.  Altta Hitler'in 1 milyon kişiye seslendiği Hofburg Sarayı'nın balkonu görünüyor...

Budapeşte’den sonra Bratislava’da gördüğümüz canlılık ve şirinlik burada yerini ihtişam ve hayranlığa bırakıyor. Rehberimizin,  gezinin sonunda yapacağını duyurduğu Budapeşte mi? Viyana mı? Prag mı? Mini anketi için benim oyum şimdiden Viyana’ya gitti bile.  Bu şehirde bir büyü var sanki.
Otelimiz,  Alte Donau denen bölgede, Tuna nehrinin tam kıyısında.  Nehrin kıyısındaki plajlar, yelkenliler hemen dikkatimizi çekiyor. Misafirlerini,  yağmurla karşılayan Viyana, bizim için yazlıklarını giymiş gibi. Hava, 35 derece.  Yaz ayları bile serin geçtiğinden klima yok odalarımızda. Ama musluklarından Alpler’den gelen Avrupa’nın en lezzetli suyu akıyor, hem de buz gibi.
8.5 milyon nüfuslu Avusturya’nın, 2 milyonu Viyana’da yaşıyormuş. Kişi başına düşen milli gelir 42 bin dolar seviyelerinde ve yine kişi başına düşen yeşil alanda da Viyana, en önlerde. Viyana, Türkler’in de yoğun olarak yaşadığı bir şehir.
Şehrin merkezindeyiz. Bizi ihtişamıyla Hofburg  Sarayı karşılıyor.  İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler,  1 milyon kişiye Hofburg Sarayı’nın balkonundan  seslenmiş.  Bugün sarayın karşısında çok büyük yemyeşil bir park var. 1918’e kadar Habsburg Hanedanlığı’na ait olan saray,  şimdi muhteşem bir müze.

Sacher Pastanesi'nin ünlü tatlısı Sacher Torte ve Cafe Melange.

Sacher Torte ve Cafe Melange
Viyana, cafeleriyle de ünlü. Daha önce Viyana’ya gitmiş arkadaşlarımdan aldığım bilginin ışında Sacher Pastanesi’nin ünlü Sacher Torte’sini yemeden ve Cafe Melange içmeden dönmeyeceğim. Şehrin ünlü caddesinde Sacher Pastanesi’ni buluyoruz ama nostaljik havayı soluyarak içerde oturmak istersek uzun bir kuyrukta beklemeyi göze almalıyız.  Biz de kapı önündeki masaları tercih ediyoruz ve Demel Pastaneleri ile Sacher Pastaneleri’ni mahkemelik eden Sacher Torte ısmarlıyoruz..Tabii bir de Cafe Melange.  Sacher Torte, çikolatalı bir pasta. Cafe Melange de Cafe Latte’ye benziyor.
 
Hofburg’da klasik müzik konseri: Schönbrunn’den sonra kendimizi otele atıp, akşamki müzik ziyafetine hazırlanmalıyız. Mozart, Beethoven, Strauss, Hydn, Schubert..Birçok ünlü bestecinin vatanındayız, onların eserlerini Viyana’da dinlemekten daha güzel ne olabilir?Hofburg Sarayı’nın sanat kokan atmosferinde J. Strauss ve Mozart’ın eserlerini Hofburg Orkestrası’ndan dinliyoruz. Salon tümüyle dolu. İzleyenlerin çoğu da Türk. Klasik müziğin küçük esprilerle süslenmiş hali zaman zaman güldürüp, çoğu zaman hayran bırakıyor. Viyana’ya konserle veda ediyoruz. Ertesi gün Prag’a doğru yola çıkarken kulaklarımızda sopranonun sesi yankılanıyor…

Girip de çıkılamayan yer: Swarovski
Yorgunluğumuzu atıp, görevimizi yerine getirdikten sonra, gezideki kadınlarımızın girip de bir türlü çıkamadıkları, erkeklerin de kapısının önünde beklemekten ağaç oldukları  Swarovski’ye uğruyoruz. Dört katlı binada, lüksün sembolü sayılan kristal taş işçiliğinin her türlüsünü görmek mümkün. Takıdan ev aksesuarlarına, telefon kılıfından dürbünlere kadar her yerde kullanılmış  Swarovski taşı. Daniel Swarovski’nin 1895’te kurduğu bu ‘pırıltı fabrikası’, para basıyor.   
Vitrinleri, Mozart'ın hediyelik eşyaları ve çikolataları süslüyor.
Frigmüller’de şinitzel

Viyana’nın en ünlü yemeği Şinitzel. En güzel şinitzeli de Frigmüller yaparmış. Frigmüller, küçük bir restaurant ve kapıda uzun bir kuyruk var. Bekleyemiyoruz. Allahtan ilk restaurantın ardından az ilerde bir yer daha açmışlar da bu zevkimizden de mahrum kalmıyoruz. Orası da kalabalık ama otantik mahzende yer buluyoruz. Şinitzeli gerçekten incecik ve lezzetli. Dana şinitzel, tavuk şinitzel ve domuz şinitzel var. Biz tavuk ve dana şinitzel  söylüyoruz.  
Viyana’nın en güzel yapılarından biri merkezdeki St Stephans Katedrali.  Gotik tarzdaki kilise, BM tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilmiş. Katedrali gördükten sonra gezimizi tamamlıyoruz. Akşama Grinzing Meyhaneleri denen bölgede bir program var. Viyana’nın merkezine 15-20 dakika uzaklıktaki Grinzing’de bahçe içindeki tek ya da iki  katlı evler restauranta dönüştürülmüş. Biz bu evlerden birinde akşam yemeği yiyeceğiz. Grinzing’de Avusturya aryaları ve Türk müziklerinin birbirine karıştığı gecede şinitzel yiyip,  hep bir ağızdan ‘Bir başkadır benim memleketim’ söylüyoruz.   
Ertesi gün yoğun olacak. Viyana’nın Versailles’ı sayılan Schönbrunn Sarayı’nı gezip, akşama Hofburg Sarayı’nda klasik müzik konserine gideceğiz.  Güzel bir uyku çekip yarına hazır olmalıyız.



Schonbrunn Saray'ı görüntüsü, bahçesi ve içiyle görülmeye değer ihtişamlı bir yapıt.( Fotoğraflar: Sinan Yüksel)
Schönbrunn Sarayı muhteşem
Budapeşte’de bulamadığımız, Prag’da da bulamayacağımız domatesli bir kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Metroya binip Schönbrunn durağında inip Schönrunn Sarayı’na gidiyoruz. Yarım saat bilet almak için kuyruk bekledikten sonra kişi başı 10.50 Euro ödeyerek 30-40 dakikalık  Imperial turu tercih ediyoruz. Saray ve bahçeleri çok büyük. İmparatorluğun sarayında 1400’den fazla oda bulunuyormuş. Bir bahçeyi gezmek için de ayrıca 3.5 Euro ödüyoruz.
50-60 dakikalık Grand tur 13.50 Euro. 3-4 saatlik klasik tur 16.5 Euro. Sarayın 9 bölgesini gün boyu gezeceğiniz tur da 40 Euro.
Herkesin geziye başlayacağı saat dakikası dakikasına biletlerde yazıyor. O saatten önce ve sonra girmek yasak. Bu da sarayı gezerken, yığılmayı önlüyor. Büyük çantalar girişte emanete bırakılıyor, fotoğraf çekmek yasak. Giderseniz bilginiz olsun

 
 Viyana'nın 3 ünlü siması...Sisi, Josef ve Teresa.
Habsburg İmparatoru Mathias’ın avlanırken bulduğu ‘güzel çeşme’ saraya da adını vermiş. Almanca Schön brunnen ‘güzel çeşme’ demekmiş. İmparatoriçe Maria Theresa tarafından yaptırılan eklerle bugünkü halini almış saray ve Unesco Dünya Kültür Mirası listesine girmiş.  Maria Theresa’nın oğlu Franz Josef, Avusturya için önemli bir kişilik. Eşi Sisi de güzelliğiyle meşhur. Avusturyalılar, bugün bile Sisi’nin güzelliğiyle övünüyorlar. Hediyelik eşyalarda ve sokaklarda Sisi’nin fotoğraflarını görmek mümkün. Biz Imperial Tur’la Sisi’nin ve Franz Josef’in 22 odasını gezebiliyoruz. Kapıdan girişte Türkçe’nin de aralarında bulunduğu 12 dilde rehberlik hizmeti veren cihazı kulaklarımıza takıp sarayı gezmeye başlıyoruz.
40 metre uzunluğundaki büyük salon, ihtişamlı avizeler, Sisi ile Josef’in yatak odaları, hemen yemeğe başlanacakmış gibi hazırlanmış sofra, duvarlardaki tablolar, çin odası… Hepsi muhteşem…Turumuzu tamamladıktan sonra bahçeye çıkıyoruz. Bahçenin büyüklüğüne, peyzajına hayran kalıyoruz.  1 km genişliğindeki bahçenin içinde bir çok küçük bahçenin yanı sıra hayvanat bahçesi de bulunuyor. Saray’ın bahçesine çıktığınızda çok uzakta Neptün Çeşmesi ve havuzunu görüyoruz. Yürümeyi önce göze alamasak da yakından görmeye can atıyoruz. Neptün Çeşmesi’nin ardındaki tepede büyük sütunların bulunduğu Gloriette var ama yorgunluktan buraya çıkamıyoruz.  Saray ve bahçelerini gezmek için bir tam gün ayırmak lazım ama bizim Viyana’da saatlerimiz sayılı.
St Stephan Katedrali: Gotik mimarinin en iyi örneklerinden...