25 Ocak 2021

Bir saklı güzellik: Tahtalı Göleti...

 


Suzan Peker

Pandemiden bunalınca yollara düşmek istedi canımız. Gitmek sadece gitmek bazen o kadar iyi geliyor ki.

 İstanbul trafiğinden kurtulup Şile Otoyolu’na girdiğimizde saat 10.30 civarıydı. Şile, Ağva derken, arkadaşlarımızdan duyduğumuz Tahtalı Göleti’ne mi gitsek dedik. Bilmediğimiz yerler her zaman daha çok ilgimizi çekiyor. Aslında Tahtalı Göleti, İstanbul’dan Kocaeli’ne giderken Derince’nin kuzeyinde kalıyor. Yaklaşık 1.5 saatte gidilecek bir yerken biz kuzeyden dolaşıp, güneye kıvrıldık. Ağva’dan güneye doğru bir çizgi çekerseniz Tahtalı Göleti’ne ulaşırsınız. Tabii, Derince’ye daha yakın.

Neyse bizim amacımız gezmek. Şile’yi geçtikten sonra yollar keyiflendi. Yolun iki yanı ağaçlı. Kıvrım, kıvrım ilerliyoruz. İstanbul’da dört gözle beklediğimiz kar yerden kalkalı bir hafta oldu ama buralarda hala en az 15 cm kar var. Küçük küçük köylerden geçiyoruz. Bacalardan çıkan dumanın kokusu burnumuza geliyor. Uçsuz bucaksız beyazlık görüyoruz bazen. Yolların üstünde yatan köpekler çıkıyor önümüze çoğu yerde. Her yer kar olduğu için asfaltın görece sıcaklığıyla idare etmeye çalışıyorlar.

Uçsuz bucaksız yer bırakır mı insanoğlu. Bir süre sonra meskun mahallere yaklaştıkça emlakçı furyası başlıyor. Adım başı emlakçı. Sağlı sollu en az 50 emlakçı gördük desem abartmış olmam. Kuzey Marmara Otoyolu’yla birkaç kez kesişen yollardan geçtik. Belli ki otoyolla birlikte rant iştahı kabarmış.

Tahtalı Göleti tabelasını çok yakınlaşmadan göremediğimiz için bir süre GPS ile ilerledik. Daha sonra tabelaları takip ettik. Sonra birden gölete ulaştık. Saati  1 yapmıştık ve kahvaltı için kendimizi buraya saklamıştık. Çayımızı bardağa koyduk, simidimizden bir ısırık aldık… Temiz havayı içimize çektik. Ohh be dünya vardı ve pandemi yoktu!

Bir saksağan yaklaştı, ardından iki çoban köpeği… Uçup giden saksağana biraz simit verdik, belki biz gittikten sonra yemiştir ama iki koca çobanı doyurmak zordu. Eğer giderseniz köpek maması bulundurun yanınızda, göl çevresinde özellikle kışın aç canlar çok.

 Türkiye’nin 6. Büyük göletiymiş Tahtalı. Etrafı ağaçlarla kaplı bu saklı güzelliğin adından son yıllarda söz edilir olmuş. Tahtalı Köyü sınırları içindeki göletin çevresinde TEMA Vakfı, ağaçlandırma ve erozyon önleme çalışmaları yapmış. Derince Belediyesi, göl çevresinde bir ‘Doğapark’ yapmak için kolları sıvamış. Tahtalı Köyü’nde göl manzaralı arsa ilanları internette arz-ı endam ediyor. Anladığımız burası da bakir kalmayacak çok yakında. Tavsiyem, bozulmadan gidin…

 

28 Aralık 2020

Temiz hava araçları:ELEKTRİKLİ ARABALAR


Oğlum işi gereği Norveç’te çalışıyor. Ailesi ile birlikte Norveç’in güneyindeki bir şehrine yerleşti.Tabii ilk akla ulaşım geliyor. Araştırdılar, elektrikli otomobil almaya karar verdiler. Bir baktılar talep fazla. Sıraya girdiler, bir ay beklediler.Talebin nedeni çok açıktı; Norveç hükümeti teşvik için bir çok kolaylıklar getirmişti. En önemli teşvikte vergi alınmamasıydı.Gelelim otomobili biraz tanıtmaya;

Ev otoparklarındaki şarj edilme aleti. Elektrikli arabaların şarj edilme yeri

 

Kaputun altında bilinen klasik motor yok, onun yerine iki tane elektrik motoru var. Biri ön tekerleklerder. biri de arka tekerleklerde. Böylece araç  4x4 oluyor.Ön kaputun altında motor yerinde kabloları koyacak bir kutu var.

Otomobil kendi kendine de gidebiliyor. Çok iyi bir kamera sistemi var, öndeki arabaları, şeritleri, yayaları, trafik işaretlerine görüyor ona göre yavaşlıyor veya hızlanıyor. Direksiyonu da kendi çeviriyor. Direksiyonu bırakınca bir süre sonra “kontrolu al” diye uyarıyor.

 

15 Kasım 2020

Şehrin ortasındaki cennet:ATATÜRK KENT ORMANI

 

 Her gün pencereden gördüğüm ağaçlı bölgeyi hep merak etmiştim. Halka kapalı bu alan yıllarca ihmal edilmiş. Hacıosman ile Derbent arasında derin bir vadiyle ikiye bölünmüş bu bölge fikir olarak park alanı düşünülmüş o kadar.

İstanbul’a büyük şehir belediye başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu alanı gezdiğinde şaşkına dönmüştü. Şehrin içinde kalan bu cennet alan halkın hizmetine açılmalıydı. Verdiği sözü tuttu; Atatürk Kent Ormanı hizmete açıldı.

Bu vadide iki doğal gölet (Büyük Gölet, Küçük Gölet) ve Büyük Gölet'in hemen yanında, Vadidibi Göleti diye adlandırılan küçük bir gölet daha yer alıyor.

Yol kenarlarına bitkiler dikilmiş.


Oturma gruplarına bisikleti koyup kilitleyecek yerler yapılmış.



Ormandaki ondan fazla ağaç türü var. Bu ağaç türleri korudaki panolarda sapsız meşemazı meşesi, Macar meşesi, kızılağaçakkavaktitrek kavakcevizerikkızılçam,karaçam, fıstık çamısahil çamısarıçamservi ve dişbudak olarak sıralanmış. Bunların dışında ormanda incirelmakirazalıç gibi meyve ağaçları da var. Kent ormanının tanıtım panosunda çalı tipi bitki türleri olarak fındıkkızılcık, dikenli pırnal meşesi, pembe çiçekli laden, beyaz çiçekli laden, kurtbağrı, funda, katırtırnağıkocayemiş, kuşburnu, geyik dikeni, akçakesmekarabaş otumuşmula, sırımağu ve morcak yer alıyor.


Atatürk Kent Ormanı’nda pek çok çiçek türü de mevcut. Yol kenarlarındaki başlıca çiçekler arasında lavanta, zakkum, ortanca, düğün çiçeği, veronika, ballıbabaçuha çiçeğimenekşe, turnagagası, karahindiba, papatya, yabani bezelye, çayır düğmesi, beşparmak otu, üçgül, yonca ve yabani fiğ sayılabilir.

Engelli yolu bir köprü ile vadiye ulaşıyor.

Atatürk Kent Ormanı, geniş ve çok çeşitliliğe sahip bitki örtüsü ve göletleriyle kuş türlerine zengin bir ortam sağlıyor. Ormandaki en yaygın kuş türleri kızılgerdançit kuşukaratavuk ve bülbül. Koruda ayrıca, yerleşik hale gelmemiş olmakla beraber papağanlar yaşıyor. Kent romanında, mevcut kuşlar için en uygun gözetleme noktaları da işaretlenmiş.




Ormanı gezenler için büyük tur ve küçük tur yapılabilecek düzgün yürüyüş ve bisiklet yolu yapılmış; spor alanları, çocuklar için parklar, oturma grupları da yerleştirilmiş, ayrıca Hacıosman metro çıkışından parkın içine uzanan engelli yolu düşünülmüş ve büyük bir etkinlik ve festival alanı da açılmış.

Burnumuzun dibindeki cenneti sonunda biz de keşfettik.

20 Ekim 2020

Sonbaharın dansı…

 Suzan Peker- Bozcaada

Poseidon yine kızgın. Kime kızdıysa bu sefer. Deli gibi esip, gürlüyor.

Bağbozumu biteli çok oldu. Asmalar yine de yapraklarını dökmedi bu sene hayret. Kimisi kırmızı, kimisi sarı, yeşil kalmaya direnenler de var. Ya üzerindeki kararmaya yüz tutmuş kuruyup kalmış çavuş üzümleri, Cabarnetler, Merlotlar, Alicanteler... İnsanın içi acıyor.  

Ahh o canım Alicanteler... Yaprakları sonbaharla birlikte bir şölene dönüşen Alicanteler. Kırmızı gelinliklerini giymiş, rüzgârda dans eder gibi salınan Alicanteler...

Çavuşların yaprakları sarı, yer yer kahverengiye dönmüş.  Adanın üzümü olduğu için hem annesi, hem babası gibi diğerlerinin. Adaya gelen tüm üzümler  misafir de o, ev sahibi sanki. Tatlı, taptatlı bir ev sahibi.

Merlotların kolları yerlerde.  Hele bazıları Cabarnetlere kol atmış, sanırsın birlikte halay çekecekler. Aman ha çok yaklaşmayın birbirinize pandemi var bu sene. Her şey uzaktan uzağa. Maske şart.

Zeytinlerin arasında en az 1.5 metre var. Onlar kurtardı. Ama onlara da bu sene filizkıran hastalığı geldi. Örümcek ağları var yaprakların arasında. Bir bakıyorsunuz canım yaprakçılar yenip yok olmuş. Zeytin vermedi hiçbiri. Yok senesi herhalde. Sadece bağa inerken sol yandakinin üzerinde 15-20 adet zeytin var. Simsiyah kocaman zeytinler. Gidip gelip konuşuyorum onlarla.  

Karga sürüleri çığlık çığlığa uçuyorlar. Bu kadar büyük sürüyü yazın bir arada görmek zor. Denizden doğru büyük bir grup geçti az önce üzerimden. O kadar güzeller ki, gözümle hep fotoğrafını çekiyorum onların. Belleğimde çok karesi var, bağların üzerinde raks eden kargaların.

Ben bunları yazarken, şimdi yağmur tıpırdamaya başladı. Poseidonla Zeus kol kola vermiş eğleniyor galiba yeryüzündekilerle. Ama mis gibi kokuttular toprağı. İçime çekiyorum, şükür ediyorum.

Sağ ve sol yanımda iğde ağaçları eğiliyor iki yana. Üzerinde iğde çok fazla bu sene. Şimdi sağdaki iğdenin altına bizim bir gözü kör olan kedi yavrusu geldi. Bir kavgada kaybettiğini düşünüyoruz gözünü. Üç kardeşin arasında tüyleri en parlak olan da en küçük olan da bu. İsim veremedik hiçbirine. Ama hepsini tanıyoruz. Anneleri bizim bahçede büyüttü onları.  Sadece yemek saatlerinde gelip karınlarını doyurup gidiyorlar.  

Lavanta ve gavuraların arası yabani ot dolmuş. Ayıklamaya koyuldum geçen gün ama bitmiyor. En çok da yapışkan Anduz Otu sıkıyor canımı. Kökleri sağlam çapayla çok uğraşmak gerekiyor. Ama adada bu ottan o kadar çok ki, savaşmanın boşuna olduğunu düşünmeye başladım. Baharda kelebeklerin gözbebeği olan mis kokulu lavantaların sadece yaprakları kaldı. Rüzgârda nazlı nazlı salınan gavuraların da çok az çiçekleri. Yavaş yavaş kış uykusuna hazırlanıyorlar.

Sardunyalar en dayanıklıları. Köşede mavi yaseminle kırmızı, beyaz, pembe renk cümbüşündeler hala. Yazdan kalan anılar gibi. Itırlar biraz kuytu seviyor. Ne güneşi, ne rüzgârı çok sevmiyorlar. Neler çektim bu Itır çiçeğini bulana kadar. Kaç çiçekçiye sordum. "O eski çiçek abla, konu komşuda varsa koparacaksın bir dal" dediler. Ada sokaklarında az insan kollamadım, Itır çalacağım diye. Neyse bir tanıdık verdi de çoğalttım sonra. Mis gibi kokuyor. O yüzden mis çiçeği de deniyor. Anneannem, Itırlı muhallebi yapardı çocukluğumda. Tadı hala damağımda. Gelip geçerken elimle okşayıp elimi koklamadan geçemiyorum ıtırın yanından.

Sukulentleri babaannemin yadigârı emaye tencerelerin içine dikmiştim. Onlar da sevgiyi hissettiler herhalde, mutlular.

Bir serçe uzaklardan ıslık çalıp şarkı söyleyerek geldi. Çimenlerdeki kâseden su yudumluyor şimdi. Yağmur, yalnızlığın sesini örtüyor. Sadece rüzgâr, kuşlar ve yağmur...


15 Mart 2020

Tespih!


Suzan Peker yazdı:
 Başparmak ve işaret parmağı tespihin tanelerini soldan sağa geçiriyordu.  “Allah, Allah, Allah” diye mırıldandığı duyulmuyordu bile.  Belki 80 yıldır aşina olduğu tespihin taneleri, şimdi ne kadar da yabancıydı O'na. Dertlerini mi sayıyordu, yıllarını mı belli değildi.  Amaçlı ama amaçsızca görünen bir kısır döngünün içindeydi.
90'ına yaklaşıyordu. Son zamanlarda yaptıklarını hatırlamaz olmuştu. Koltuğa oturup bir, bir buçuk saat boyunca tespihiyle uğraşıyordu. Evin sessizliğini sırayla saatin tıkırtısı ve tespih tanelerinin sesi bozuyordu. Bir tık saatten, bir tık sarı ahşap yuvarlaktan. Tık, tık... tık, tık...Zamanın sesi, imanın sesi, zamanın sesi, imanın sesi...
Doksandokuz tane küçük yuvarlağı her zaman aynı yöne düşüremiyordu. İşte böyle zamanlarda yüzü düşüyor, azıcık kalan morali tümden kayboluyor, kafası iyice karışıyordu. İşte böyle zamanlarda evde olmayan kimseleri görüyor, evi tanımıyor, bilmediği bu evden gitmek için çantasını  toplamaya başlıyordu.  Neler yoktu ki yanından ayırmadığı çantasının içinde.  Dört tane yakın ve uzak gözlüğü, Beş tane tespih, mendil, çorap, makas, para ve çok sevdiği bir kekin tarifi. İşte böyle zamanlarda bir can simidi arıyor ve kızına bağırıyordu:
- Zelihaaaa  gel ben yine karıştırdım.
Zeliha koltuğun yanına ilişiyor. "Anne bak soldan sağa doğru tek tek çekeceksin" diye gösteriyordu O'nun elindeki tespihin tanelerine uzanarak. "Hiç ters çevirme" diyordu. "Soldan sağa çekeceksin"
Başıyla onaylayıp yeniden Allah, Allah diye mırıldanmaya başlıyordu.  
Öğle ezanı biter bitmez Zeliha bağırdı:
 -Ezan bitti anne kılabilirsin.
Ellerini göğsünde kavuşturdu, dudakları mırıldandı, gözleri kapandı...Namaz kılarken artık çoğu zaman uyukluyordu. Namazı bitince kızına seslendi:
-Zelihaa gel beni kaldır.
Zeliha ellerinden tuttu, birinci denemede başaramadı. İkincide de.  Koltuk sanki bırakmıyordu O'nu. Üçüncüde Zeliha'nın ellerine sarıldı, doğruldu, yavaş ve küçük adımlarını  atmaktan korkarak masaya kadar gelebildi. Öğle yemeğine oturdu. Aç karnına olan ilaçlarını içti. Önlüğünü giydirdi kızı.
-Canım yemek istemiyor dedi.
-Olmaz anne yemelisin dedi Zeliha.
Birkaç yudum aldı
-Doydum dedi
Zeliha
- Biraz daha anne dedi
Birkaç yudum daha aldı...
Tok karnına olan ilaçlarını içti.
- Kaldır beni artık dedi.
Masadan güç alarak, Zeliha'nın da desteğiyle doğruldu. Zar zor attığı birkaç adım O'nu lavaboya ulaştırdı. Önce ellerini, sonra takma dişlerini, sonra yeniden ellerini, sonra yeniden dişlerini yıkadı. Son kez ellerini yıkayıp Zeliha'nın verdiği havluya ellerini sildi.
Zeliha'ya uzattığı elleri, küçük adımlarına destek oldu. Kendini koltuğa atınca derin bir “oh” çekti...
Sonra biraz önce kapı koluna astığı sarı tespihe uzandı eli. Evirdi, çevirdi baktı tespihe, çok eski bir dostunu tanımaya çalışır gibi. İlk taneyi geçirdi soldan sağa parmakları derin bir
-Allah
çıktı dudaklarından. Sonra mırıldandı:
-Allah, Allah, Allah...
Saatin yelkovanı da sanki “Allah Allah” demeye başlamıştı ki;
- Zelihaaa dedi, gel ben yine karıştırdım.


25 Kasım 2019

Bozcaada da “gaura” güzelliği!

Yaz sonu yolumuz Bozcada’ya düştü. Çok sevdiğim bir dostumuzun bağ evinde birkaç gün geçirdik.
Evin etrafında ilk defa gördüğüm çalı bitkisi dikkatimi çekti. Bildiğim çalı cinsi ama çiçekleri çok güzel.
Çiçekleri sanki göğü yakalamak ister gibi. Sordum dostuma ne çiçeği bu diye. Gaura çalısı dedi.
Çevremde görmemiştim bu çiçeği. Araştırdım, bulunca 4 tane alarak binamızın girişine diktim.

Gaura çalısı, oldukça hızlı gelişen bir bitki. Düz yeşil – kırmızı karışımı alacalı yaprakları var.
Mayıstan itibaren pembeli beyazlı çiçekler açıyor. Çiçekler de kasım sonuna kadar devam ediyor.
Kışın sonlarına doğru yapılan budamalar, bitkinin ertesi baharda sıkı formlu ve bol çiçekli olmasını sağlıyormuş.
Gauralar toprak türü bakımından seçici değil; ikinci yılından itibaren su isteği düşüyor.
Gaura çalısı bitkisi, bahçelerde olduğu gibi; büyükçe saksılarda da uzun süre yaşayabildiği için, çatı, balkon veya teras gibi açık alanlarda rahatlıkla yetiştiriliyor.


21 Kasım 2019

“Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözü ve efsaneler kulesi: KIZ KULESİ

İstanbul’da yolunuz Üsküdar’a düştüğünde kıyıya yakın bir kule görürsünüz. Kulenin tarihçesinden önce, çıkarılan efsaneler insanların ilgisini daha çok çekmiş.
Bugün turistik bir yer haline getirilen Kız Kulesi ziyaret edilen bir yer artık.
Biz de sizinle bu kulenin önce efsanelerini, sonra da tarihçesini paylaşalım:


                  HERO ve LEANDER EFSANESİ: Tanrıça Afrodit’in 
                  rahibelerinden biri olan Hero kulede kalmaktadır. Karşı sahile geçtiği bir gün Leander ile karşılaşır ve birbirlerine aşık olurlar. Leander’in her gece yüzerek geldiği bu kulede buluşurlar. Hero’nun Afrodit’e söz verdiği için aşk yasağı vardır. Leander’in yüzerek geldiği fırtınalı bir gece, kuledeki yol gösteren kandil söner ve Leander yolunu bulamaz, boğulur. Sabah sevgilisinin cansız bedenini kayalıklarda gören Hero da intihar eder.

  YILANLI KIZ (Sepetteki Yılan) EFSANESİ: Kahinler, Bizans imparatoruna çok sevdiği kızının on sekiz yaşına gelince bir yılan tarafından öldürüleceğini söylerler. Bunun üzerine imparator deniz ortasındaki kayalığa bir ev yaptırır ve kızını yılanlardan korumak için oraya yerleştirir. Yıllar geçer, kız on sekiz yaşına geldiğinde, kuleye yollanan üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi sokarak öldürür.
 HANIM SULTAN EFSANESİ: Bu efsane de Yılanlı kız efsanesinin Selçuklu dönemine ait anlatılanıdır. Selçuklu sultanlarından biri, kızının bir yılan tarafından öldürüleceğini rüyasında görür. Kızını İstanbul’a getirip bu kuleye yerleştirir, kimsenin yaklaşmasına izin vermez ama kızı bir gün hastalanır, hekimler gelip iyileştirir. Hanım sultana hediyeler gelir, gelen hediyeler arasında bir sepet üzüm ve içinde gizlenen bir yılan da vardır.

 BATTAL GAZİ EFSANESİ (Atı alan Üsküdar’ı geçti): Efsaneye göre Seyit Battal Gazi, İstanbul’un ilk kuşatmasında görevlidir. İslam orduları çekilir ama Battal, gitmez yedi sene Üsküdar’daki karargahında kalır. Burada kalmasının sebebi Üsküdar tekfurunun kızına aşık olmasıdır. Tekfur, kızını Battal’dan kaçırmak için kız kulesine kapatır. Şam seferinden dönen Battal Gazi kızın orada tutulduğunu öğrenir ve bir gece kuleyi basarak hem kızı hem de Tekfurun orada sakladığı hazinesini alarak kaçar. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözünün buradan kaynaklandığı söylenir.     
                                            Lokanta...
                                            Tavandaki harita...
                                            Kulenin merdivenleri...
                              Dıştan kulenin görünüşü..
                                             Tuğralı ana kapı...
TARİHÇESİ:
İstanbul’da Salacak açıklarındaki bir kayalığın üzerine    5. yy. da inşa edilen bu yapı, günümüze kadar çeşitli işlerde kullanılmış, çeşitli efsanelere de konu olarak halk tarafından çok benimsenmiş. Efsanelere göre çeşitli adlarla da anılmış. Atina kralı Hares’in güzel eşi Damalis ölünce buraya gömülmüş, kule “Damalis Kulesi” adıyla anılmış, Romalılar zamanında “Yılanlı Kule” ve Osmanlılar zamanında “Kız Kulesi” adını almış.
MÖ 400’ lü yıllarda Athenalı general Alkibiades  tarafından deniz ticaretini kontrol amacıyla kurulmuş.
12. yy.da Bizans döneminde,  İmparator Manuel Komnenos buraya ilk kuleyi yaptırır. Amacı Boğaz’ın güvenliği ve gümrük kontroludur.
1453’te İstanbul’un fethinde yalnız Venedikli komutan Gabriel Trevixan tarafından gözetleme kulesi olarak kullanılmış; Fetihten sonra da burası artık “Kız Kulesi” adıyla anılmaya başlanmış. 1509 depreminde hasar görmüş ve Padişah Yavuz Sultan Selim tarafından onarılmış. 

Ahşap olan bu kule 200 yıl sonra fener olarak da kullanıldığı için yağ kandillerinden tutuşarak yanmış yerine taştan bir kule yapılmış.1750’lerde Padişah I. Mahmud döneminde, zindan ve sürgün yeri olarak kullanılmış. 1830’daki kolera salgınında karantina hastanesi olmuş. 1832 II.Mahmud zamanındaki tadilatta padişahın tuğrasını taşıyan bir kitabe ile sütunlu bir kapı ilave edilmiş. 1920 işgal yıllarında çakar fenerli olan kule, işgal kuvvetleri tarafından gözetleme kulesi yapılmış.

1944’te tadilat geçirmiş, 1964’te Savunma Bakanlığına devredilmiş, 1982’de radar konmuş, 1990 dan itibaren Üsküdar Belediyesi kendisine devredilmesi için imza toplamış, 1995’te açılan ihale ile işletmesi bir özel şirkete geçmiş. 1999 depreminden sonra depreme dayanıklı hale getirilmiş ve 2000’den itibaren turizme ve sergilere açılmış.

3 Mayıs 2019

Louvre Abu Dhabi’de yer ve zaman ayrı ama benzer figürler!


 ISI GEÇİRMEYEN ÖZEL BOYA: Müzenin kafes kubbesi çöl güneşini içeri alacak, havalandırma sağlayacak, ısıyı geçirmeyecek şekilde tasarlandı. Jotun firması kubbeyi ısı geçirmeyen özel bir boya ile boyadı.

2007’de Abu Dhabi ve Fransa hükümeti arasında yapılan bir anlaşmayla Louvre Abu Dhabi hayata geçirildi. Müze şehir merkezinin hemen dışında yer alıyor.Müze Fransız mimar Jean Nouvel'in eseri. Tasarımda Medine'den ilham alındı. Müze 55 oda ve 23 sabit sergi alanından oluşuyor. Louvre ismini kullanabilmek ve Paris'te bulunan eserleri sergileyebilmek için, Fransa'ya yüz milyonlarca dolar ödendi. Yapımına 1.3 milyar dolar harcandı. Fransa'nın başkenti Paris'te milyonlarca ziyaretçinin akın ettiği Louvre müzesinden de 300 eser kiralandı. Müzede sergilenen bazı eserlerin ortak özelliği ayrı zaman dilinde ayrı ülkelerde yapılmasına rağmen benzer motiflerin kullanılması..

ÇİFT BAŞLI FİGÜRLER: Bu buluntulardan biri MÖ 6500 yıllarına ait, Ürdün’de bulunmuş. Diğeri ise MÖ 2000 yıllarına ait. Bizden  Kapadokya’dan çıkmış. Birbirlerinden yer olarak da zaman olarak da farklı bu iki figür dikkat çekiyor.


ÖLÜME YOLCULUK: Buluntulardan çıkan bilgilere göre ölünce insanlar bir başka dünyaya gidiyor. Bir çok buluntuda bu inanışa rastlanıyor.
DUA EDEN İNSAN FİGÜRLERİ: MÖ 2000 yıllarına ait yunanlı kadın, MÖ 2000 yıllarına ait Suriyeli ve Gabonlu. Eller göğüste birleşmiş.

SÜRAHİLER: 18 yüzyıl Türkiye zemzem sürahisi, 16 yüzyıl Güney Çin sürahisi ve 16. yüzyıl Hint sürahisi. Farklı yıllarda farklı bölgelerde yapılmış ama birbirlerinden etkilenmişler.
ÖLÜ EVLERİ: 19 yüzyılda Fiji’de,13 yüzyılda Fransa limoj’da, MÖ italya'da bulunmuş aynı konseptte lahitler.
 Farklı yerlerde bulunan kadın figürleri.
 Yine farklı zaman ve yerlerde bulunan atlı figürleri.
Müzenin heykeller bölümünden genel görüntü.

2 Mayıs 2019

Yaşamak için…


Suzan Peker yazdı

27.03.2019...Suriyeli göçmenlerin anısına...

Yüzünün yarısı kuma gömülmüştü.  Ayaklarındaki bir çift kırmızı potini okşuyordu deniz. Mavi şortu ve kırmızı t-shirtü sırılsıklamdı. Bir eli annesinin elini tutmak ister gibi uzanmıştı. Dünkü hırçın halinden eser kalmayan deniz, bir tutuyor, bir bırakıyordu o küçücük eli.
Açti gözlerini açıp Rubar diye mırıldandı, sonra bir daha, sonra bir daha  Rubarrr...Ses vermiyordu Rubar, iki gözü, canparesi neredeydi. Güçlükle doğruldu sağa sola bakındı. Uçsuz, bucaksız kum yığınında Rubar'ı aradı gözleri. Allahım kıyıda yatan evladı mıydı. Koştu, tökezledi. Düştü, kalkıp yeniden koştu.. Bağıra, bağıra ağlaya ağlaya vardı Rubar'ın yanına. Küçücük beden bu kadar ağır değildi tekneye binerken..Sarstı Rubar'ını, gülyüzünü öptü ağladı, öptü ağladı ve kapandı üzerine.
Bestun, kurtarmak için çocuğunu ve karısını saatlerce savaşmıştı dalgalarla. Ama hırçın ve soğuktu deniz. Rubar'a son nefesine kadar sarıldı babası...
İnşaat işçisiydi Bestun. Vücudu çelimsizdi ama her işin üstünden gelirdi. Çekirge gibi ataktı. Kara kıvırcık saçları, pos bıyıkları vardı. Aşti'yle sevdalanıp evlenmişlerdi. Oğulları Ezman olunca, dünyalar onların olmuştu. Ezman demişlerdi adına gökyüzüydü anlamı. Çünkü ayaklarını yerden kesmişti bu küçük kara bebek. Sonra Rubar doğdu. O da kapkara kıvırcık saçlı yumuk gözlü..Oğulları için herşeyi yapardı Bestun.
Rubar'ı, yaşatmak istemişti Aşti ve Bestun. İyi yaşatmak değil sadece yaşatmak için. Suriye'den savaştan kaçmak için varını yoğunu satıp 2 bin dolar biriktirdiler. Almanya'ya gideceklerdi. Günlerce bu eski teknenin kamarasında gizlenerek umutla ilerlediler. Rubar'ın ismini koyarken yaşamının bir akarsu gibi olmasını istemişlerdi. O yüzden küçük akarsu anlamına gelen Rubar koymuşlardı adını. Ağabeyi Ezman gibi O'nu da göklere göndermemek için kaçtılar Suriye'den.
Aşti, kalkamadı  Rubar'ın üzerinden. Gözyaşları, akarsu olup aktı denize rubar gibi. 1974'ten beri terkedilmiş Maraş'ın ıssızlığını; hayalet kasabayı ayıran tel örgülerin ardındaki bir inşaat işçisinin söylediği Aşık Veysel  türküsü bozuyordu:

Selam saygı hepinize
Gelmez yola gidiyorum
Ne karaya ne denize
Gelmez yola gidiyorum
Ne şehire ne de köye
Ne yıldıza ne de aya
Uçsuz bucaksız deryaya
Gelmez yola gidiyorum
Gemi bekliyor limanda
Tayfaları hazır ondan
Gözüm kalmadı cihanda
Gelmez yola gidiyorum
.....
Aşti, kucağındaki Rubar'ı usulca denize bıraktı ve arkasından yürüdü.

30 Nisan 2019

Dubai’de altın merakı bir başka!

Dubai’de Kuyumcuların bulunduğu çarşı altın pırlanta dolu dükkânları barındıran bir çarşı. Kapalı çarşıya benziyor. Geleneksel çarşı Dubai’nin ticaret Bölgesi olarak da bilinen Deira bölgesinde kurulu. Çarşıda büyük çoğu kuyumcu olan 300’den fazla dükkân var.
İşte altınların sergilendiği vitrinler: