17 Kasım 2012

Batan gemiyi göremediler! Uydurma dediler...

Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar Yazı dizisi -6-

Ertesi gün ekibim iki kat büyümüş gibiydi... Gerçekten Tercüman sistemleri ile olan bağlantımı anında kestim...”
Zihnimde yer eden o döneme ilişkin, üç önemli çekişme sayabilirim... Bunlardan biri batan gemi ve resimleridir. Çarpışan iki gemiden biri batar. Kroki çizilir, geminin nasıl battığı detaylarıyla anlatılır. O dönemde Rıfat Tanık, Tercüman kadrosundadır ve gece çalışmaktadır. Olayın fotoğrafını çekmiştir. Tercümancılar haberi küçük kullanır. Ertesi gün Bulvar Yazı İşleri Müdürü Akın Kamacıoğlu, Tercüman Yazı İşlerine çıkar. Gemi fotoğraflarından birini Tercüman yazı işleri müdürü Yüksel Baştunç’tan ister. Tercüman yazı işleri müdürü kullanmadığı bir fotoğrafı uzatır.  Akın fotoğrafa bakar. Bir şey dikkatini çeker. Gemi arkadan görünmektedir ama pervaneleri dışarıdadır. Resmi Tercümancılar gibi dik tutmuştur. Ama pervane onu şüpheye iter. Fotoğrafı yatırıp bakar. Gemi batmak üzeredir ve belli belirsiz bir görüntü vardır. Fotoğraf  dokuz sütuna manşetten basılır. Bu sefer, Tercümancılar veryansın eder: Fotoğrafın üzerinde oynama yapıldı diye.
Olaylar geldikçe gerilme artmaktadır...Artık Bulvar da öne çıkan isim Akın’dır. Konuşmaları yapan haber alış verişlerinde olan kişi !
Yalçın Kamacıoğlu durumu şöyle açıklıyor...
“Tüm ilişkileri Akın yürütmeğe başladı. Haberi alıyor, konuşmaları yapıyor, şikâyetleri de o dinliyordu... Haber çatışmasının ilk örneğini gene Akın yıllar sonra açtığı PUNTO adlı bir blogda yayımladı... Önce bu olayı onun kaleminden ve arşivinden izleyin istiyorum...

Bir fotoğrafın hikâyesi (Bak: Punto 2006 yılında yayımlananlar)
"Gazetelerin isimleri önemli değil. Bir büyük gazete düşünün. Bu gazete kendi bünyesi içinde bir başka gazete daha çıkarıyor. Hürriyet grubunda yayınlanan Hürriyet, Gözcü gazetesi gibi, Milliyet grubunda yayınlanan Milliyet, Posta ve Radikal gibi, Akşam Grubunda yayınlanan Akşam, Güneş, Tercüman ve Bulvar gibi.
Aynı haber kaynaklarını kullanarak çeşitli kulvarlarda gazete yayınlamak ticari açıdan önemli tabii.
Biz hikâyemize dönelim. Bir büyük gazete ve o grubun içinde bir başka gazete yani küçük gazete.
Henüz öğlen olmamış. İki gazetenin yazı işleri o gün yapacakları gazetelerin haberlerini toparlamaya çalışıyorlar. Bir gece önce de Marmara Denizi’nde bir gemi batmış. Onunla ilgili haber yazılmış ama geminin fotoğrafı var mı?.
Büyük gazetenin istihbaratından gece nöbetçisi muhabir olaya gitmiş. Hatta geminin içine girmiş, gemi batmadan birkaç dakika önce kendini tekneye zor atmış. Ve ayağını kırmış. Hastanede yatıyor. Ama haberini yazmış fotoğrafları ( tabii siyah beyaz. Zira fotoğraf gece baskılarına girecekse renkli çekmenin sakıncaları var. Renkli fotoğrafın banyosunun uzun sürmesi zaman alacaktır. Ve haber baskı devam ederken gazeteye gireceği için zaman önemlidir. Haberi ne kadar çok gazeteye girerse o kadar çok görünecektir.)
Neyse. Küçük gazetenin yazı işleri müdürü büyük gazetenin yazı işlerine çıkar. Yetkili müdüre akşamki olayla ilgili fotoğraf olup olmadığını sorar. Müdür de işine yaramayan fotoğraflardan birini uzatır. Güzel fotoğrafları doğal olarak kendilerine saklamıştır, aynı fotoğrafların küçük gazete de çıkmasını istemez.
Küçük gazetenin müdürü ne yapsın. Alır fotoğrafı şöyle bir bakar. Gemi arkadan görünmektedir. Müdürün avantajı denizcilik tarafının olmasıdır. Bir gariplik var diye düşünür bu fotoğrafta. Muhabir bu fotoğrafı deniz seviyesinin belirli bir yüksekliğinden çekmiştir. Peki geminin pervaneleri nasıl görünür? Zira biliyor ki gemi yüküyle birlikte batmıştır.
Küçük gazetenin müdürü herkes gibi fotoğrafa dik tutarak bakmaktadır. Şöyle bir çevirir fotoğrafı yatay tarafından bakar. Gözlerine inanamaz. Gemi dikilmiş, kıç kısmı yukarıda, baş kısmı yarıya kadar denize gömülmüş durumdadır.
Bir şey söylemez büyük gazetenin müdürüne. Alır malzemeyi aşağıya kendi yazı işlerine döner. Kendi genel yayın müdürünün önüne bırakır. Bir şey söylemez.
Tesadüf küçük gazetenin genel yayın müdürü de denizci bir aileden gelmektedir. O da fotoğrafı dik tutar. Önce kızar. Bunu mu verdiler sana diye. Sonra dikkat eder. Yahu bu fotoğrafta bir terslik var der. O da refleksle fotoğrafı çevirir ve geminin yarısının suya gömülü olduğunu görür. Kafasını kaldırır, “farkındalar mı” diye sorar. Küçük gazetenin müdürü “hayır” der.
Fotoğraf gece çekildiği için deniz ve dışarısı gri tondadır ve deniz seçilememektedir.
Ressama verirler fotoğrafı. Ressam biraz üzerinde oynadıktan denizle havayı ayırdıktan sonra manşetten yayımlarlar. Foto montaj iddialarına karşı ertesi gün bir fotoğrafın hikayesi başlığı altında hem rötuşlanmış hem de orijinal fotoğraf yayımlanır ama kimse inanmaz.
Ve kıyamet kopar. Patron neden bu fotoğrafın küçük gazetede kullanıldığının hesabını sorar büyük gazetenin müdürlerine. Onlar da şöyle savunma yaparlar:
“Böyle bir fotoğraf yok aslında. Küçük gazetenin müdürleri foto montaj yaptılar. Zaten bunların bu tavrı gazetecilik mesleğini zedeliyor.”
Fotoğrafı çeken ve bu uğurda hayati tehlike geçirerek ayak kırılmasıyla kurtulan büyük gazetenin muhabiri bu fotoğrafıyla Gazeteciler Cemiyeti’nin her yıl düzenlediği yılın gazetecileri yarışmasına katılır. Kazanamaz.
Nedenini cemiyet yetkilileri şöyle açıklarlar.”Fotoğraf foto montajmış”.
Peki nereden biliyorlar foto montaj olduğunu. ?
Efendim. Büyük gazetenin genel yayın müdürü aynı zamanda cemiyetin de yönetim kurulunda. Ona soruyorlar. O da bükemediği eli öpeceğine kendi muhabirini ve kendi gazetesini bir ödülden ediyor.
“Ödül vermeyin. Fotoğraf foto montaj” diyor. Fotoğrafın filmini istemek kimsenin aklına gelmiyor ve bir büyük emek meslek kıskançlığına kurban ediliyor".
..............................
İşte Akın Kamacıoğlu tarzı bu... Şimdi buna benim eklemeler yapmam gerek... Fotoğrafçı Rıfat Tanık... Gecenin ilerlemiş saatinde beni evden aramıştı...
--Abi gemi çarpışması var. Tercüman olayı resimlemek istemiyor...aa’ dan alırız diyorlar...Ben ne yapayım.? Gemilerden biri mutlaka batacak diyorlar...
--Olay yeri neresi Rıfat...
--Kumkapı açıkları ...
--Yüksek asalı siyah beyaz fimlerden bolca al... Kumkapı’ya in... Balıkçı kahvesinden motoru olan birinden tekne kirala... Hemen gemiye ulaşmaya çalışın...
--Haberi Tercüman’dan öğrendim...
--Sor bakalım onlardan da gelen var mı? Onlar gelmese de bizden film alırlar... Hemen yola çık... İsterlerse onlara haberi resimleri veririz...
....................
Geceden bildiğim halde olayın akışına karışmamaya özen gösterdim... Öyle ya..Hangi habere gideceklerine nasıl kullanacaklarına karışıyor da olabilirdim... Haberi resimsiz ve kısa olarak gece geç saatte İstanbul baskısına zaten Akın koydurmuştu... Yetiştiğimiz noktadan itibaren girmiş! Zira biz hep erken basılıyorduk! Haberin geleceği yer bizim masa sonunda diye düşündüm... Resimleri görmemiştim... Bu şans mıydı diye de sorulabilir... Hem Akın hem de ben çok mu şanslıydık? Yoksa çok müthiş gazeteciler miydik? Hayır... Hayır... Bu sistem farkı idi... Biz muhabirliğin, gazeteciliğin temeli olduğuna inanıyorduk. Oradan gelen her şey önemliydi ve değerlendirmede, yani haber ve resim değerlendirmesinde en küçük bir hata bizi herkesten çok üzerdi...
Akın da, ben de çekilmiş fotoğrafların üzerine yıkılır kalırdık... Işıklı masada elimizde lup iyice bakar, sabırla bakar bu da yetmez, çok kere resmi çeken arkadaşımız oralarda ise mutlaka olayı anlattırır, onunla birlikte neleri çektin neleri çekemedini hemen sıcağı sıcağına tartışırdık...
Yani çıplak gözle kontak alınmış karelerdeki hemen her şeyin, bazen de çok önemli ayrıntının görülemeyeceğini bilirdik.!
İŞTE O FOTOĞRAF: İlk bakışta suda yüzen ve arkadan görünen bir gemi. Hiç bir özelliği yok gibi.
Fotoğrafı çevirince görünen manzara da bu. Gemi yarısına kadar suya gömülmüş. Fotoğraf siyah beyaz olduğu için denizin rengi ile karanlığın puslu görüntüsü birbirine karışmış.

 Film gece yıkanmıştı... Ben Rıfat’a negatifleri fotoğrafhane de bırakma... Sende dursunlar demiştim... Normal uygulama film yıkanır kaç kare varsa zarfına konmadan tüm karelerden kontak alınır. Ve bu kontaklar filmleri ile birlikte yazı işlerine sunulurdu... Çok kere yazı işleri kontaklara bakar istediği resmi işaretleyerek yeniden büyük olarak karta basılmasını isterdi. Biz çok kere arkası simsiyah olan resimleri kontaktan görmeyi yeterli bulamıyorduk... Filmi montaj masasında veya küçük bir ışıklı masada lupla inceliyor, görüntünün ayrıntılarını da bilmek istiyorduk...
Rıfat’tan isteyince banyoyu beklemişti. Çektiği üç karenin de banyodan temiz çıktığını söylemişti. Her üç karede de siyah tüm görüntüye hakimdi... O haber ve resimler diğer işlerle birlikte Tercüman yazı işlerine gitmişti. Şu bilgi önemli... Bakarken biz bu geminin battığını ve muhabirinizin son anda 3 kare resim çektiğini biliyorduk! Beklediğiniz bir görüntü vardı... Öyle bakınca siz bilerek beklediğiniz görüntüyü arıyorsunuz... İlk bakışta resmin ne anlattığını bulmak gerçekten çok zordu... Hiç bir zaman Tercümandaki meslektaşlarımız bunu neden göremediler demedik... Bakışımız sistemlerimiz ayrı idi! Anlatmaya çalıştığım daha iyiler veya vasatlar değil, sistem ve uygulama farklılığıdır... Olayı baştan itibaren Yazı İşleri bilirse önüne gelen resimleri daha doğru değerlendirebilir...
İkinci yanıltıcı unsur resim dik olarak kontak alınmış... Dik dururken bakıldığında deniz çizgisi geminin ve ufkun karanlığı ile birleşmiş... Üzerinde ÇOKCA durarak bakmaz iseniz normal yüzüyor gibi de görmek mümkün... Ben bakarken Akın meseleyi çözmüştü...
--Ağabey yatır bak... Pervane havada... O anda gemi suya gömülüyor. Su üstü çizgisi karanlık ayrılmıyor...
Öyle yaptım..Birden manzara ortaya çıktı...
--Bunu böyle basarsak her okura bir de anlatıcı bulmamız gerekecek...  Anlatamayacağımıza göre... Baskıda biraz daha da kaybolacak çizgiler... Resmin koyu bölümünü açarsak denizin sathı belirginleşir gemi gerçek durumu ile görünür...
Öyle yaptık..Ressam suyun üzerinde kalan pervanenin ucunu da belirginleştirdi! Resmi 9 sütun yaptık... Bizde vardı ve tekti...Yani değerliydi..

Akın’ın şifrelerini açmam gerekiyor... Büyük Gazete diye söz edilen gerçekten büyüklüğünü hiç bir zaman tartışmadığım ama daha büyük olması için gidilecek yolunu doğru bulmadığım gazete TERCÜMAN idi... Küçük gazete Bulvardı!... Küçük gazetenin yazı müdürü Akın Kamacıoğlu, Genel Yayın Müdürü Yalçın Kamacıoğlu. Tercüman’ın Genel Yayın Yönetmeni ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetim kurulu üyesi de Ünal Sakman...
Akın şu kadarını aktarmış... Rıfat Tanık fotoğraf yarışmasına girdiği halde hakkı yenen biri oldu! Zira çektiği resim peşin bir hükümle ve gerçek dışı bir iddia ile yarışma dışı kaldı. Montaj kabul edildi...
Girip de derece alamaması başka bir işti... Ama yarışmaya gerçek olmayan bir gerekçe ile sokulmaması vahşi bir hata idi. Benim için ölçü Rıfat’tı... Ona yapılanı asla unutmadım... Hazmettim mi? Galiba edemedim.... Birden bire TGC’ye olan inancımı yitirdim... Her zaman bunu inanılmaz vahşi bir tavır olarak gördüm... Beni yıldıran, kıran, mesleği bilmeyenlerin muhabirlere eziyeti olmuştur... Onlar yazı işlerinin kalbi değil mi? Mesleğin temel unsuru, acıyı, eziyeti, sıkıntıyı çekenler onlar değil mi? Gazete için temel ve tek kutsal şey haber değil mi? Habere yönelik hata cinayettir... Vahşettir... Neden vahşet anlatacağım...

Akın, Bulvar Tercüman kargaşası içinde benim en sağlam fren sistemimdi... Çok kere gelir “ağabey sen bu konuyu duymamış ol ve karışma bana bırak der” ben devre dışı kalırdım... Bilirdim ki o gün beni çok sinirlenecek bir sorundan daha korumuştur.
Durumu neden sonra öğrendim... Ve o günlerde Cemiyet Yönetimine yazılı bir başvuru yapmayı “foto montaj” denen resmin nasıl foto montaj olduğunu ispatlamalarını istemek için hazırlandım...

Cemiyeti öteden beri bu yarışmaların haksızlığı konusunda ikna edemiyordum... Yarışmalar, şartlar eşit olduğunda geçerlidir. Gazeteciler arasında belli konularda belki bu şartların eşitliği sağlanabilir ise adil bir yarışma olabilir. Ama genelde yapılan yanlıştı! Hürriyette veya imkânı daha büyük bir gazetede çalışan özel uçakla olaya gidiyor. Maaşını üç ayda bir alan diğer gazeteci dolmuşla olayı kovalıyor... Bu işin maddi dengesizliği.... Aynı şartlarda bu olayı takip ediyorlar denebilir mi? Biri hemen nerede ise olay olur olmaz konunun içinde, diğeri sonradan yakalamış... Ana hatları ile böyle bir değerlendirme doğru değil... Adil değil!

Ödül aldı diye de o gazeteci çok çok önde sayılmamalıdır! İkinci sakatlık... Gazeteye giren her iş Yazı işlerinin dikkatinden geçiyor... Muhabiri daha iyi kullanan özelliklerini daha öne çıkarabilen bir yazı işleri ödüle daha yakın imkânlar sağlıyor... İşi özenle yapmayan yazı işlerinin elinde kalan muhabirin işi ya gazeteye girmiyor ya da yanlış aksettiriliyordu... Burada muhabirin kendi kusuru yok ki..!

Bu nedenler de eklenince itiraz etme arzum kuvvetlenmişti. Elimizde gerçeği ispat eden üç kare film vardı... Bunlardan birini ve karta basılan orijinal fotoğrafı hazırlattım... Bunlar pervanesi nerede ise belli belirsiz görünen resimdi... İstediğim basitti... Foto montaj yalanını kabul etmiyoruz diyor ve soruyorduk..
--Maden şüphe ettiniz,  neden sorgulamadınız? Neden..? Oysa bu yapabileceğiniz kolay bir işti.!. Nerede bu fotoğrafın filmi demediniz.. Deseniz gerçek anlaşılacaktı.
Dilekçe de “siz sormadınız ama işte o fotoğrafın filmi... Bana gerekçeyi de, neden böyle bir haksızlığı yaptığınızı şimdi siz açıklayın diyorum...Bekliyorum.... Bunu mesele yapmak istemem şahsi bir öfke değil... Yarışın küstürdüğü diğer fotoğrafçıların sizi ciddiye almamasını sağlamaktır!...
Tam metni saklamadım... Ama buna benzer cümlelerle tamamlanıyordu. dilekçe ...
.........
Fotoğrafı çeken Rıfat Tanık Akın’a gitmiş... “Yalçın ağabeyden sen rica et... Ben söylersem kızar ve kovar... Cemiyetle böyle bir KAVGAYA benim yüzümden girmeyin. Ben zaten Tercüman içindeki çatışmaları yaşıyorum... Daha derin bir kavganın sorumlusu olmak istemiyorum... Başka bir olayda daha iyi resim çekerim gene derece alırım. Siz üsteler ve işi büyütürseniz ben Tercüman’da çok zora girerim” demiş...
Akın o akşam üzeri benden “ağabey şu Cemiyete yazdığın dilekçeyi bir de ben okuyayım” dedi... Hiç tereddütsüz zarfı ona verdim...
Ve işe daldım... Üç dört gün sonra Akın geldi...
--Ağabey o dilekçeyi yollamamaya karar verdik!.. Haklı olabilirsin. Ama şu anda içinde bulunduğumuz durum doğru zamanlama gibi gelmiyor... Rıfat da geldi... Oda böyle bir şeyi istemiyor... Tercüman’da çok büyük bir rahatsızlık doğmuş!
--Yanlış yerde fren yapıyoruz... Ben değil aslında siz yapıyorsunuz... Hiç bir şey düzelmeyecek... Gene ayrık otu kalacağız! Foto montaj yalanı bize yapışacak! Onlar yayacak ve üsteleyecekler... Hata yaptık demezler!. Ama Rıfat’ın korkusunu anlıyorum... Onun isteğine uyalım... Sizin dediğiniz olsun... Bir kere de hata yapalım...
............
Yıllar sonra Cemiyetin çıkardığı Bizim Gazete’ye uğramıştım... Onun yayın hayatına sokulmasının da doğru olmayacağını Nail Güreli’ye o tarihte aktarmıştım... Ama ısrar edildi ve gazete çıkarma kararı onaylanınca cemiyetin istediğini yerine getirmiş maketini, içeriğini hazırlamış ve Bizim Gazete’yi yayına sokmuştuk... Yılmaz Tunçkol ve Cumhuriyet’te çalışmış bir hanımın büyük emek ve gayreti ile...
Cemiyet Gazete çıkarmasın derken endişemi de açıklamak isterim... Cemiyeti kendi üyeleri ciddiye almıyor... Üyelerin ilgilenmediği bir yayın organı kerhen çıkacaktı... Yani yardım eden olmayacaktı... Oysa hepimizi temsil eden Cemiyet, üyelerinin ilgisinin çok üstünde bir yer idi... Yakışır mı yakışmaz mı tartışması sürecekti... İlgisizlik sürecekti!
O gün zamanı dolan basın kartımı yenilemek için Cağaloğlu’na gitmiştim. Her Cağaloğlu ziyaretimde mutlaka Bizim Gazete bodrumuna uğrarım... Eski günler yüksek sesle anlatılırken bir soru geldi:
--İlk elden dinleyelim... Tercüman da her zaman sizin bir gemiyi nasıl foto montajla batırdığınız anlatılır... Sahi nasıl yaptınız? Doğru mu bu?
Allahtan cümlenin sonunda bir doğru mu bu? sorusu konmuştu... Benim ülkemde idam kalktı... Benim mesleğimde yargısız ölümler sürüyor! Yargısız infazları mesleki cinayetleri gören de yok... Bugünlerde ölümden beter bir gerçekden kaçış yok mu?
.............
Rıfat Tanık hissetmedi ama sinsi bir zehir onun fotoğrafla oynadığı gerçek dışı haber yapabildiği dedikodusunu yaydı... Hak etmediği lekesini silemedi... Bu çetenin patronu da bendim... Ona çıkan ağır fatura, yalan gerçekmiş gibi sergilendi... Bu haksızlığı yapanlar ertesi dönem de seçildiler... Gazetecileri temsil ettiler... Hiç bir şey yokmuş gibi devam ettiler... Alkışlar her zaman onlara olmuyor mu? SİSTEM seçime çeyrek kala telefonlara sarılıp oy istiyor!... Gazeteler bu yıl cemiyete şunu yoluyoruz hesaplarını yaparken mesleğe ne olduğuna asla bakmadılar... Kimseyi dinlemeseydim dediğim, dik kafalılığımdan vazgeçtiğim için kendimi günahkar hissettiğim anlar oluyor. Burada da yüreğimde bir yara, kendimi affetmediğim hata olarak kaldı bu olay... Belkide dik kafalı eleştirisi beni yormuştu!
Rıfat’a borçlanmıştım! Onun gibi haksızlık çeke çeke mesleğini köreltenlere borcum vardı...
Neden sonra Ilıcak’ların (M.Ali Ilıcak) Akşam gazetesi yayına hazırlanırken ismim akla gelmiş ve çağırılmıştım! Nazlı Ilıcak onlarla çalışmamı istemişti... Onun zihnindeki proje Tercüman hayalini içeriyordu. Veya bana yansıyan oydu! Gitmiştim ama gider gitmez de enterne edildim!. Mehmet Ali Ilıcak ile çalışmak istemeyeceğimi kendisi de biliyordu... Nazlı Ilıcak da! Açıkca söylemiştim... Belki de annesinin hatırını kıramamıştı... Usulen beni çağırmışlardı... Kerhen oradaydım ve bunu her saniye hissediyordum. 
Rıfat’ı bu hazırlıklar sırasında yeniden gördüm... Ekonomi haberlerine yardım ediyordu. Ama eskisi gibi makinesi omuzunda değildi. Fotoğraf çekmiyordu... Bırakmıştı!  İlk kez birine soru sormaktan çekindim... Ona neden fotoğraf çekmiyorsun diyemedim... O da zaman içinde gazetecilikten ayrılmağa kopmaya başlamıştı... Yan işler yapıyor arada da borsa haberlerini gazeteye aktarıyordu!
Bu doğal bir döngü müdür.?
İyiler teker teker gidiyor mu? Yoksa dikiş tutturamadıkları için, kıskançlık yalanları ile durumu olduğundan daha mı kötü gösteriyor ? Dünden bugüne Medya gerçekleri tüm çıplaklığı ile yansıyor da bizler mi göremiyorduk?

Rıfat Tanık sonlara doğru Köpek çiftliği işine girdi... O dönemde küçük oğlumun yanaşma köpeği Rus Teriye’sini ona verdik... Aynı cins dişi köpeği vardı bir erkek arıyordu... Çiftleştirmek istiyordu... Yapabildiğim tek şey bu oldu... Tek yardım bu oldu.... Bir akşam üzeri hızla salona  girdi..
--Ağabey 25 lira ver! Taksi aşağıda bekliyor...
Ulan Yalçın inşallah cebinde bu kadar para vardır dedim.... O gün şanslı günümdü... Cebimde 30 lira vardı! Parayı verdim... Tombul vücudunu sağa sola savurarak heyecanla uzaklaştı. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı... Elinde iki kalın paketle çıka geldi. –
---Girişe bırakacağım bunlar senin ağabey dedi...
Bu onu son görüşüm oldu... Ve son gördüğümde kan ter içinde yorgun ama yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Eve gelince kurşun gibi ağır paketleri açtım... Köpek ansiklopedileri, yabancı dillerde yazılmış değişik köpek bakım kitapları idi bunlar..
Şimdi çok net hatırlıyorum cümleyi;
--Sen anlarsın ağabey... Bunları da en iyi sen değerlendirirsin... Baktıkça beni an olur mu?

Tüm kitapları en iyi şekilde saklıyorum... İçimin acısına aldırmadan... Zaman zaman okuyorum... Köpekleri öğrendikçe... İhanet etmediklerini gördükçe... Öfkem azalmıyor Rıfat.... Senin hakkını koruyamadığım için ne denli üzgünüm bilemezsin... Senin gibi haksızlığa uğrayanların da! Haklarını geri alamadım! Yürütemedim... Bu işi beceremedim... Hepinizden özür dilerim...
.............
Rıfat Tanık çok geçmeden hayata gözlerini kapadı... Aramızdan ayrıldı... Çok kişinin haberi olmadı! Bu satırları vahşi medyanın içinde yaşanan, asla dillendirilmeyen haksızlıklar için yazdım... Gözleri açılan olacak mı dersiniz. Asla... İyiler ölene kadar belki diye beklediler... Umutsuzluktan ölüp gözlerini kapadılar... İyi ki görmüyorlar artık!. Adil olmayan çarkın baş aktörleri daha da kötü mü oldu acaba? Yaşarken gözleri bir yukarıdaki koltuğa dikili kalıyor. Duyar gibiyim...
--ADAM NEGATİF... NE OLACAK!
Beni bugünün şartları içinde normal bulmayanları öyle normal karşılıyorum ki!

GELECEK YAZI: BÜYÜK VATAN PARTİSİ VE BÜYÜK TELAŞ!

15 Kasım 2012

Kaş yaparken göz çıktı!

Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar Yazı dizisi -5-
 
İLHAN ENGİN: Bulvar Gazetesinin yayın hayatına başlaması fikrinin ortaya atıldığı ilk anlarda Genel Yayın Müdürü adayı idi... Gazetecilik kadar ağırlık verdiği uğraş sinema ve senaryolardı... Konuşmaktan, hayallerini dinlemekten mutlu olduğum bir kalemdi... Dalgınlığı bizi ilk gün yıktı ama benim yüreğimde hep sevimli ve babacan hali sıcaklığını korudu... Bir anlamda o benim gibi tren hareket ettikten sonra binmemişti... Benden önce hemen her toplantıda, konuşmada var olan biri idi... Gazete hayata geçtikten sonra da bana destek oldu... Giderek sinema tutkusu ağır bastı... Filmleri ve senaryoları ona ayrı bir yol çizdi... Gazetenin çıkışı GÖÇ YOLLARI TIKADI kitabının senaryolaşma çalışmasına denk geldi... Zihni karışık ve unutkandı!

Balonun iyi gittiği kadar gazete iyi gitmiyordu... Promosyon olarak seçilen ve Kemal Beyin Türkiye’yi ayağa kaldıracağız dediği kampanyada bir sakatlık vardı... Bu tür işler nedense gizli kapaklı oluyordu... Tek kupon karşılığında eski cam şişelerdeki kola veriliyordu... Cen Ajans reklamları bile hazır getiriyordu... Sanki bir başka firmanın ilanı gibi koyuyorduk!
Böyle olunca benim ısrarlı ikazıma rağmen gazeteden hiç kimse ilan metnini okumuyordu... Bunca sıkı trafikte gene iş bana kalıyordu! Bize şikâyet gelene kadar ilan metinlerindeki yanlış anlaşılmalar da fark edilemiyordu! Gazete kendi işini kendi anons etmeli... En azından gazeteyi yapanların verilecek şeyleri bilmeleri, yapılacak promosyonu benimsemeleri gerekir... Yoksa kendi promosyonunuz da olsa yabancı kalıyordunuz... Aynen bizim kola promosyonunda olduğu gibi... Nazlı Ilıcak’ın gazetenin çıkışı ile birlikte ilgisi ve sevinci yerinde idi. Nedense ben onu seyrederken işlerin iyi gittiği duygusuna kapılamıyordum!

Burada da bir başka kötü alışkanlığım gene başıma dert oldu... Hürriyet gazetesinin dağıtım kavgasında ben de vardım... Demirkent’in planı içinde bir gecede dağıtım şirketini değiştirmiş, yazı işleri dahil geniş bir kadro ile sabaha karşı tüm dağıtım noktalarını kontrol altına almıştık... Zincirin ne denli önemli olduğunu biliyordum... Kontrol etme ve sorma alışkanlığım sürüyordu... Belki de daha ilk hafta dolmamıştı... Yeni Levent’te otobüs durağının uzantısındaki gazete bayii hemşerimdi... Geçerken seslendi...
-Hemşerim... Hemşerim!.. Seni akıllı biri sanırdım... Bu hatayı nasıl yaptınız?
-Hangi hatayı? dedim..
-Verdiğiniz bedava malın fiyatı gazeteden daha yüksek! Bayi alıyor, gazetenizin ücretini ödüyor. Diyelim 10 kuruş... Bedava aldığı cola 15 kuruş... Gazeteni neden satsın ki... 10 kuruş üzerinden alacağı pay 2 kuruş! 10 kuruş gazeteye veriyor, 15 kuruşluk cola alıyor. Gazozdan ona kalan 5 kuruş! Gazetenizi alıp depoya atıyor. Kimseye de göstermiyor... Kârı daha fazla değil mi? Bu kime yarıyor anlamadım... O adam gazeteyi bunca işi içinde neden satsın ki... Bu hesabı sizde kim yapıyor... Hemşerim!

Çok moralim bozulmuştu... Benim uzaktan yakından içinde olmadığım bir programdı... Israr etsem neyin ne olduğunu mutlaka bana da anlatırlardı... Cen Ajans uygulaması yazı işlerini dışlıyordu. Yabancılaşmıştım... Kenara çekilmek bana göre bir iş de değildi ama öyle olmuştu! Kenardan seyretmiş, yayımlayacağımız ilanları bile son anda kerhen okumuştum...
Gazetenin çıkışında, ilk günler için böyle bir promosyon darbesi de yaşanmıştı... Pek çok bakkal paketle gelen gazeteyi alıyor, aynı sayıdaki kolayı tercih ettiği için gazete bakkal tarafından toptan satın alınıp saklanıyor, okurun eline geçmiyordu... Bakkal cola’yı daha iyi fiyatla satıyor, daha çok kâr ediyordu...

Çok gizli olunca çok iyi olur ya!. Kemal Ilıcak bir şekilde durumu şöyle açıkladı:“Sorma... Bir yanlışlık oldu... Düzeltiyoruz”  Oysa ben sormamıştım!
İşin aslını öğrenmek istemedim... Kırılmanın ilki bu noktada başlamıştı... Kendimi o sistemden ayrı görmek beni rahatlatıyor muydu?... Öğrenmek bile içimden gelmedi. Belki de bu bir başka kendini koruma refleksi idi... Gene birileri ile karşı karşıya gelecektim... Çalışma hayatında da beni çekilmez yapan huylarımdan biri ince ince, mıncık mıncık kafayı taktığım detaylar olmuştur... Allahın belâsı biri olduğumu hiçbir zaman unutmadım..Unutur gibi olunca da hemen hatırlattılar!...

İlk mekanımız tuvalet aralığında hızla çoğalıyorduk!... Müessesenin mikropları gibi! Mutlaka Bulvar’cıların kuvvetli mikropluğu bunu kolaya indirgiyordu! Ortam kargaşadan kavga ortamına dönüyordu...
Zira gazeteyi çıkarırken düzeltmek, neyin nerede olduğunu, nerede olması gerektiğini yayım sürerken karar verecek durumdaydık... Bana olan öfke, arkamdan konuşmaları aşmış, sataşmalar haline dönmüştü. Zaman zaman tanımadığım kişiler ki -pek çoğu Kemal Ilıcak’ın ben çocukluk arkadaşıyım, Kemal’le benim bin yıllık hukukum var –cümleleri ile giriş yapıp nasihat kısmına geçiyorlardı... Bu sataşmalar gazetenin çıkmasına bir kaç gün kala başlamış hız kesmeden sürüyordu...
-Kemal’i batırmak mı istiyorsunuz... Bu gazete nereden çıktı?
İlk günler sabır ve akıllılıkla-bana göre o sırada akıl cevap vermemek oluyordu- idare ettiğimi sanıyordum... Sustukça bu tür sataşmalar arttı... Öyle ki arkamdan bağırmalar halini aldı...
Genç biri idi bağıran... Kelime kelime aklımda kalmadı... Çok öfkelenmiştim... Ama yaklaşık anlamı zihnimde... Genç adamın yüzü de gözümün önüne geliyor..
-Hürriyetçi... Hürriyetçi!... Burayı ne zannediyorsun.?.. Tercümanı batırmak için sana kaç para verdiler?...
Durup baktığımda beklemedi... Merdivenleri hızla çıktı... Söyleyeceğini söylemiş, eteklerindeki taşları dökmüştü! Kim olduğunu sordum. Nafiz Ilıcak’ın küçük oğlu denildi.

Çok sonraları Almanya da bir trafik kazasında öldüğünü duyduğum an içimin o denli sızlayacağını o kadar üzüleceğimi tahmin edemezdim...
Merdivenlerin üst noktasına yaklaşırken dayanamayıp şu cevabı verdim..
-Kimseden para almadım genç adam! Amcandan da henüz tek kuruş almadım... 3 aydır çalışıyorum... Sen yardım et... Hatırlat! Alacağım maaşı seninle bölüşürüz... Kaç para aldığımı da öğrenmiş olursun!
Aslında bu cevap gerçekti de... Gazeteyi yayıma hazırladığımız ilk üç ay kimsenin aklına bana maaş vermek gelmemişti... 3 ay süre çalışıp ayrılmak isteğim duyulmuş, Tercümancılara öylesine cazip gelmiş olmalı ki, ayrıldı ayrılacak beklentisinden olacak maaş alabileceğimi düşünmemişlerdi!

Bazen Tercüman’daki iletişim hızının ve gücünün uzmanlarca araştırılması gerektiğine inanırım... Ne internet ortamı ne kablosuz yayın o hızı geride bırakamaz! Öyle hızlı yayılma ve öyle hızlı ulaşma kanalları vardır ki! Ben akıl erdirememiştim...
Hemen ertesi akşam Kemal Ilıcak çağırdı...
-Yalçın sana bugüne kadar maaş ödemediler mi?
-Kemal Bey benimle maaşı konuştunuz mu? Ben size üç ay çalışırım dedim ve işe başladım...
Telefona sarıldı... İdareden kiminle konuştu bilemedim... Gazetenin künyesi de bildirilmemiş, gereken evraklar tamamlanmamıştı...
Biraz dert yandı... Gazeteyi daha fazla gazeteciye ekmek yedirebilmek için düşündüğünü tekrarladı... En güvendiği isimlerin onu nasıl terk ettiğini, onu para için terk ettiğini anlattı...
-Kral dediklerimiz krallıklarını on kuruş için terk ettiler dedi..
-Kemal bey... Güneşi çıkaran yabancı biri değil ki... Eşinizin ağabeyi..
-Tanıyor musun? dedi....
-Görüyorum... Gazetecilerin eline iyi para geçiyor!.. Gazete yaşar mı yaşamaz mı bilemem! Doğru mu yaptı yanlış mı yaptı tartamam... Biraz fazla lüks bir adım... Ama bir hareket geldi... Gazetecilerin maaş seviyesi geçici de olsa arttı!
- Bu iş zaman işi... Sonunda kim ayakta kalır göreceğiz dedi...

İçeri girenler basın yayına verilmesi gereken evrakları getirdi... Ben o anda Bulvar ile ilgili evrakları imzaladım... İşim bitmişti kalkmak istedim.
-Bir dakika... dedi... Bekletti... Oda boşalınca bana gömleğinin sol üst cebinden bir çek çıkarıp verdi...
-Bu gecikmiş maaşlarına karşılık dedi...
-Mesele para değildi dedim..
-Önce para kısmını çözelim... Sana gerisini de anlatırım dedi.
Ben beklemedim çıktım...

Beni tanımayanlar alt alta yazılanlara bakınca “bu adamın her halde iyi bir geliri var... Parayı bu kadar dert etmediğine göre ya çok zengin ya da ortaçağdan kalma şövalye ruhlu” diyebilir...
Oysa benim durumum daha gariban bir noktada idi... Deli olmadığıma sizi ikna edebilmek için sabrınıza sığınıp biraz yetişme tarzımdan, geldiğim kültürden bahsetmem gerek... Yoksa beni olmadığım kadar idealist zannedebilirsiniz... Hayır hayır... Keşke olabilseydim.... Ne gezer! O günlerde durumun içler acısı idi... Büyük oğlum Murat, Saint Benoit Lisesini kazanmıştı! Ailece kara kara seviniyorduk! Yani oğlunuz bir yeri kazanınca sevinmez misiniz?.. Sevinme kısmını bu çocuğun tahsil parasını nasıl karşılarsınız suali tamamlarsa ne ala. Yok paranız yoksa sevinç ayrı bir baskı yaratıyordu. Kara kara düşünmek ile sevinmek anı anda yaşanıyordu...

Çocukluğum Kafkasya’dan göçle gelen büyük bir gürcü ailesi içinde geçti.... Aile bağlarının ve adetlerin gücü şehirli olmanın zaman aşımına büsbütün uğramamıştı! Sadece hafiflemişti! Hürriyet’ten ayrılırken çok az bir tazminat almıştım... Hatırlayanlar olabilir. Orhan Erkanlı çalışanların tüm tazminatlarını sıfırlamıştı... O nedenle ödenen tazminat iki maaşı bile bulmamıştı! Bu para da bitmek üzere idi... Zor durum başka nasıl anlatılır? Bu nedenle de bol paralı bir deniz planlaması yapmıştım ya!

Ama hem eşimin ailesi hem benim ailem aynı kültürün içinden çıkıp geldiği için sıkıntıyı tüm acımasızlığı ile hissetmedik. Anneannesi eksik bir şeyi, halası eksik başka bir şeyi, dedeleri diğer şeyleri görünmeyen bir üslupla hallettiler. Milyarder rahatlığımı, daha da doğrusu milyarderliği böyle tarif edebilirim... Bir başka yanlış terbiyeyi de ninemden kapmıştım... Beni yanında yatırırdı... Namaz öncesi yumurta sarısı, şeker ve kaymaklı sütle iyice karıştırıp köpük köpük yaptığı gogul-mogul ile doyurmadan sokağa da salmazdı... Böyle sabahların hemen hepsinde ben pek çok namazı ninemin sırtında geçirirdim... Sağa sola selam verdikten sonra beni kucağına alır okşardı... Asla bana kızmadı! Ağlayarak ve öne arkaya sallanarak söylediği şeyin neden sonra dua değil bir ayrılık şarkısı olduğunu öğrendim... Göç  türküsüydü... Özlem türküsü idi... Asla Gürcü’ce öğrenemedim. Nineme de o ağlarken ne diyor şarkı diyemedim... Ama unutmamam gereken şeyi çok tekrar etti... Ve unutamıyorum herhalde...
Önce uzun ömür diler “sen bin yıl yaşa” diye mutlaka eklerdi... Ve aynı nasihat unutulmazdı..
-Oğlum... Parayı sen kullan... Para seni kullanmasın!
Ben anneannemin kurbanıyım... Bana günümüze uygun iyi bir eğitim verebildiğini de sanmıyorum!...

Mağduriyetimi anlarsanız, bazı tavırlarımın nereden kaynaklandığını da çözebilirsiniz diye düşündüm... Bu terbiye, Gürcü geleneğinden gelen ve asla suçum olmayan bir tarz! Kadınlarla olan ilişkilerimde de başıma çok dert açtı... Keşke daha farklı olabilseydim... Çapkın biri olduğum izlenimini silemedim... İçki içmediğim halde akşamcı olduğum laflarını kesemediğim gibi. Bıçkın içkici biri olduğum yakıştırması da gerçek ötesidir ama bana yapışıp kaldı! Şimdilerde ben içmem deyince sadece şaşkınlık yaratmaya devam ediyorum! Düne dönük haksızlığın bedelini ödeyen çıkmıyor! Uyumsuzluğumu tarif edebilmenin rahatlığı içinde şimdi Bulvar macerama devam edebilirim...

Yabancılaşmama yardım eden bir başka gelenek de Tercüman’ın salı toplantıları oldu!
Bu garip bir uygulama idi... Yapılmaması gereken ne kadar dedikodu varsa salı toplantılarında tohumlanıyor, ekile ekile gelişiyor ve patron huzunda gerçekleştiği için de resmileşiyordu!.. Her zaman yarım demli ve ılık çaylarla gelen iyice tuzlu kurabiyeler dağıtılırken dedikodularda paylaşılıyordu... Hemen herkes Kemal Ilıcak’ın odasını doldurduğu an ateşe hazır kıta oluveriyordu... Zekâmın ulaşamadığı nokta, içerde düşman olan grupların kapı dışında sarmaş dolaş halleri oluyordu...

Çok kere, her halde Kemal Ilıcak, Bulvar’ı ve beni hedef göstererek aradan Tercüman’ı sıyırıyor şüphesi içine oldum... Bu toplantılara katılmamak için direndim... Sadece iki kere katıldım... İlkinde bir işe yarayacak sanıp ciddiye aldım... Uyum içinde çalışmamız gerektiğine gerçekten inandığım için ciddi ciddi ter döktüm... Dilimin döndüğü kadar anlatmaktan sıkılmadım... Tabağıma konan üç kurabiyeden birini bitirme şansım oldu... Hem cevap yetiştirme derdinden hem de konuşma tarzından iştahım kaçmıştı!
Salonda olan herkes bana döndü... Tercüman ve problemleri unutulmuştu... Söz dönüyor dolaşıyor bu gazete Tercüman ahlakına yakışmıyor... Bizim itibarımızı bozuyor da kilitleniyordu...
Biraz dikkatli dinleyince anladım ki benden Tercüman’a benzer bir başka Tercüman yapmam isteniyordu... Daha da güzel yanı, Kemal Ilıcak beni Tercüman kadrosu önünde açıktan desteklemekten dikkatle kaçınıyordu!

Ertesi salı günü, iş bana hakarete kadar vardı... Bağırıp çağırmam söz konusu oldu! Kimseyi işlerine karıştırmaz bir tavrı var dendi!.. Biz haber veriyoruz, alıyor yeniden yazdırıyor... Bu bize hakaret değil mi dendi... Üçüncü sayfaya kadın resmi basmayı sürdürüyor, biz ikaz edince dönüp bize siz kadından anlamazsınız ki... diyor  dendi...

Ne zaman ve neden bağırdığım asla söylenmez... Bağırmam öne çıkar! Gazete yaparken beni zamanın karşısına oturtursanız tüm dikkatimi işe yani gazeteye veriyorum... Kime ne demişim ses tonum siliniyor. Zamanında iş bana ulaşmamış ise çok kolay çileden çıkıyorum... Ses tonum nasılmış hiç önemli değil ki... Her şey siliniyor! Belki de Tercüman’da ki bu ses tonu ile ilgili şikâyet haklı idi... Ama bunu Tercümancılar dile getirdiği için dikkate alınacak bir şey gibi de görmedim... Çünkü, onların paylaşmadıkları bir şeyi ben arkadaşlarımla hep paylaştım... Sonunda iyi bir gazete çıkarma keyfi... Kendimizce elden geldiğinin en iyisini paylaşmak... Benim ses tonum, sinirim hep işle ilgili oldu... Ve çalıştığım arkadaşlar bunu bilirler... İş sonrası hiçbir şey kalmaz... Gazete çıkar mutluluk geri döner...

Gazetecilik açısından bakınca, iki anlayış arasında nasıl bir fark oluştu, bunu daha iyi sergilemek için örnek olayları da sunmam gerekiyor. O dönem çekirdek kadro kurma gerekliliği giderek acil önlem alma haline dönmüştü... Bir akşam üzeri Nazlı Ilıcak üst kattaki işlerini tamamlamış bir halde Bulvar’a geldi... Ankara için Isparta’ dan Demirel’inde ailesini iyi tanıdığı birini, Tayyar Şafak ismini ortaya attı... Benim isimlere ön yargım yoktu... Ama Tayyar Şafak adını TRT’ den duymuştum... Nazlı Hanım konuşur musunuz deyince mutlu oldum... Tayyar ile ilk konuşmamda her zaman yaptığım gibi kesin prensip aktardım... Haber kutsaldı ve kim tarafından olursa olsun çekiştirilmesine izin veremezdik.... Hele siyaset alanı içinde bu kuralın kesinlikle ihlal edilmeyeceğine inanmam gerekiyordu... Akçalı konuları asla konuşmayacağımı da ilettim... Sadece belli bir uyum politikasına dikkat ederdim. Onun dışında maaş pazarlığına hiç girmedim... İşte o günlerde idi... Nazlı Hanım Akın Kamacıoğlu ismini ortaya attı... Akın o sırada Hürriyet’te çalışıyordu, çalıştığı ortama uyum sağlamakta sıkıntısı da vardı... İnanılır gibi değil ama Nazlı Ilıcak çok normal bir tonda bana kardeşimi neden istediğini yaklaşık şu cümlelerle anlattı!
“Akın bey sizden daha sakin biriymiş... Çalışması daha kolay... Etrafında da sizin gibi tepki toplamayan, belki de Tercüman grubu ile ilişkileri daha yumuşatabilecek biri...”
ADNAN HOCA RÖPORTAJI: Nazlı Hanım zaman zaman Bulvar’da röportajlar da yaptı. Bu röportajlardan birinin konuğu Adnan Hoca idi. Bu yazı nedeniyle Nazlı Hanım, Akın ve Adnan Hoca yargılandılar. Nazlı Hanım ve Akın beraat etti, Adnan Hoca mahkum oldu.

Metheder havası da eklenince inanılır gibi değildi! Ama cümle kelimesi kelimesine doğru.. Kızgın ve daha çok şaşkındım... Bu nasıl bir söylem ve umursamazlık!... Söylediğim söz nereye gidiyor diye dikkat etmeyen biri yıllar sonra “beni hiç kimse sevmiyor” diyordu! Bugün nasıldır bilmem...Gene aynı kadın  mı.?.. Eski Nazlı Ilıcak mı? Biri yedisinde ne ise yetmişin de odur sözü ne kadar doğru? Uzunca bir süredir ne haberleri ne atışmaları ne de tartışmaları izlemediğim için gerçek anlamı ile dışardayım!
Tercüman ailesine mensup üst düzey gazete yöneticileri ve ben yılda bir hafta veya 5 gün tatil de yapardık... Bu ilk birliktelik Kemal Ilıcak’ın o tarihte ortağı olduğu Bodrum’a yakın Pina Tatil Köyünde hem Tercüman’cıların bir bölümü, hem de Ilıcak ailesinin birkaç aile dostu ile beraber olduk... İlk tanışmada Nazlı Ilıcak ile karım arasında şu konuşma geçmişti!
-Aaaa siz de mi Çerkezsiniz Birsen Hanım? Her zaman Çerkez kadınlarının güzel olduğu söylenir de!
- Belki de arada bir çirkinleri de çıkar demeyi unutmuşlardır... Nazlı Hanım!

Eşim bu cevabı vermişti, lafın üzerinde de durmamış göründü ama ömür boyu Nazlı Ilıcak’a uzak kaldı! Mesafeli oldu! Lafı unutmadı... Bu örnekler ciltleri doldurabilir... Şaşırtıcı olan Nazlı Ilıcak’ın neden kendisini çok kişinin sevimsiz bulduğunu bir türlü keşfedememesidir!
Nefret olmasa da bana göre de işler ters başlamıştı... Ama gene de onunla çalıştık... Çok dikkat edilirse içinde belli bir sıcaklık, kendini kabul ettirme gayreti ve zaman zaman çevresini hatırlama özellikleri vardır! Şok eden, böyle birinin bu tür soğutucu cümleleri çok sık ve gereksiz kullanmasıdır... Yıllar öncesine ait bir özellikten bahsediyorum... Yakın zamanını bilmiyorum... Nazlı Ilıcak kardeşimi neden tercih ettiğini anlatırken kullandığı çok nazik cümleleri umarım bugün de başkaları için kurmuyordur! Diliyorum değişmiştir!

Akşamüstü Beşiktaş’a gidecektik... Ailenin haftada bir babaanne günü vardı... O gün Akın, ben kız kardeşim Filiz ve çocuklarımız hep beraber babaannede olurduk...
Annemin en mutlu, evin en karışık, çılgın günü olurdu bu... İkizler M.Ali, Suphi ve benim oğullarım Murat- Aytek evi hallaç pamuğu gibi alt üst ederlerdi. Akın’la o gün iki üç cümle konuştuk...
-Ağabey Kemal Ilıcak aradı... Gelir misin diyor?
-Ağabeyin olarak söylemem gerekirse sana çok ihtiyacım var. Gelirsen yüküm yarıya iner... Ama bu konuda karar verirken hiç tanımadığın bir yere gidiyormuş gibi karar ver... Düşün...
-Duyduğum kadarı ile her şeyin faturası sana kesiliyormuş! Ben burada mücadele edeceğim diyorsan sonuna kadar birlikte olalım... Yok boş ver burada yapılacak iş bu kadar ise ben de gelmeyeyim....

Gerçekten soru beni şaşırtmıştı... İşe girerken kalmak istemediğimi Akın da biliyordu... Gemi işi giderek yavaşlamış yeniden hayal sınırının ufkuna geri çekilmişti..

--Ağabey benim için sıkıntıya girme... Bu işte garanti olan ne var ki... Her zaman her şey oluyor.  Bunu ne sen ne de ben önleyemiyoruz... Gerekçeleri dahi bilmediğimiz işler olmuyor mu!? Ben geleceğim... Ne gelirse benim de başıma gelir... Birlikte olalım...

Gelecek yazı:  Akıl almaz haksızlık

10 Kasım 2012

GAZETE TAMAM... MANŞET YOK!

Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar Yazı dizisi -4-

BULVAR YAZI İŞLERİ : Bir gazetenin baskıya erken girmesi her alanda sıkıntı yaratır... Bir de haber merkezi sizin dışınızdaki bir sisteme bağlı ise her an haber değiştirme sabrınızın yüksek olması gerekiyor... O tarihte yadırganan ama daha sonra tercih edilmeye başlanan belli sayfaların devamsız olması yoluna gittik... Haber toplantılarını da erken yapmak zorunda kalıyorduk... Tamamlanmamış haberler çok kere toplantı sonrası yetişiyordu... Haberler sayfalara dağıtıldıktan sonra bütün yük yazı işleri masasına kalıyordu. Haberler tek tek okunuyor, sayfa planına göre başlıklanıp sayfaya yerleştiriliyordu.

Bitmeyen hayalleri ile İlhan ağabey dünmüş gibi gözlerimin önünde... Her halde Hollywood partisine katılsa bu denli özenli giyinirdi...
Üzerinde siyah uzun bir pardesü vardı. Boynundaki bembeyaz ipek atkı ayrı bir hava veriyordu. Saçları berberden yeni çıktığı için mi yoksa iyice taradığı için mi bilemem daha da siyahlaşmıştı... Sinekkaydı tıraşını da olmuştu. Elleri normalden biraz daha fazla titriyordu ama keyfi yerine idi... Baloya gidecekti... Biraz İtalyan yönetmeni gibi duruyordu. Ama ben bu gazeteyi benimle çıkaracaklardan biri olduğu unutamıyordum! Gitmeden şöyle bir uğramış ve son kontrolleri de tamamlamıştı!.. Hemen hemen son üç gün süresince tekrar tekrar bana aynı şeyi sormuştu..
--Ne haberle çıkacaksın?... Bomba gibi bir haber gerek ha!

Haberi 10 dakika sonra dizgiye verecektim... İşin en önemli yanı hem Odhan hem de İlhan Engin bütün gün ortada görünmeseler de mutlaka bir zaman yaratıyor ve bana bir talimat vermeden asla o günü tamamlamıyordu... İlhan Engin’in de Odhan Baykara’nın da bu tavrı bana batmadı... Odhan kadar İlhan Engin’i de benimsemiştim...
İlhan Engin’ın son dakika kazası olacak iş değildi... Kazaya uğradıktan sonra bana “haberi neden verdin ki... Gerçek sorumlu sendin” diyenler oldu... Ama onlara saygımı kaybetmedim... İlhan Engin Genel Yayın Yönetmenimdi... Ondan daha fazla saklamam yakışık almazdı... Masadan alıp uzattım...
--İşte özel haberimiz İlhan ağabey... Kıbrıs’ta Rumların gizli ağır silahları... Resimledik de...
--İyi... İyi işte... Sana da bu yakışır... Şöyle bir okuyayım... Bir terslik olmasın...
--İlhan ağabey erken baskı yapacağız... Fazlaca basıyorlar bu ilk sayıyı da.
--Tamam... Tamam... Şimdi okur veririm..

Haberi son görüşüm oldu bu!.. İlhan Ağabey özenle haberi ve karta basılı fotoğrafları aldı... İtina ile siyah uzun paltosunun sol iç cebine koydu ve daracık koridorumuzdan ayrıldı... Zaten ayrılmak zorundaydı da... Zira o yol iki önemli şeye açılıyordu... Ve uzun zaman tıkalı kalması da imkânsızdı... Biri para almak için gelenlerin muhasebeye varmasına (para alıp alamayacakları belli olmasa da), diğeri ise sıkışanların rahatlamasına. Her iki halde de geçemeyenler çok öfkeleniyordu!..

İlhan Ağabey emin adımlarla muhasebeye doğru yürüdü gitti... 10 dakika geçti haber yok... Sayfa açık diğer sayfalar tamam... Manşet ve devam sayfası pikajda bekliyor... Ulvi Yanardağ da haberini yazmış çıkıp gitmişti... Haberi yazsak resimler tek... Fazlası yok! Basılı fotoğraf olarak almış... Resim yerleri ayrılmış... Büyük büyük... Bir anda dopdolu olan sayfa Sina Çölü gibi... Bomboş... Üstelik kutular da var... Silahların tarifleri... Anlaşmaların neler olduğu... Bir haber ve resimleri yok... Hatta ok bile sayfada... İşte Rumların sakladığı silahlar diye... Cengiz’inde (Kaluç) rengi gitmiş... Sapsarı..
--Ne yapacağız ağabey diyor?
Muhasebe sınırında sınır beyi olarak oturan Cengiz Kaluç var...
--Aman Cengiz bir bak... İlhan ağabey uzun kaldı... Paranın hepsini alıyorsa pay iste! Değilse bul da haberi geri al... Manşet açık...
--Ağabey... İlhan ağabey için muhasebeciler diyor ki... Geldi ve ağır adımlarla çıkıp gitti!...
--Nerede peki...?
--Ne yapacağız Yalçın ağabey?
--Peki İlhan Engin’in büyük boy bir resmi var mı? Birden sessizlik oldu... Durumu hızla normale çevirmem gerekiyordu... Devam ettim..
--İlhan ağabeyin resmini koyalım... Ok hazır. İşte bizi yerle bir eden Rum silahı deriz!
Kahkahanın yumuşattığı ortam gevşememizi sağladı... İlhan ağabeyin cebine koyduğu haberle baloya gittiğini ve bize yaptığı katkının ne denli büyük olduğunu nasıl açıklardınız? Sustuk ve yutkunduk!

Baskı zamanı geçiyordu... Kaderin bana oynadığı oyun öyle az buz değildi... Elimin hiç gitmediği, dursun bir kenarda dediğim habere mahkum olmuştum... Sıradan bir haber kullanacaktım... Yeni çıkan ve dünya kadar reklamı olan bir gazete için ilk gün haberi olmayacak bir haberdi bu !

Oturup haberi yeniden yazdık!.. İçime sinmeyen bir haberi manşete alıp yeni bir gazeteyi piyasaya verme bahtiyarlığı yaşamış oldum! Ertesi gün ben işi bıraksam ne güzel olur dedim kendi kendime... Bunu uzun süre kabullenemedim... Bana yakışmamıştı!
O gece gecikmelerden ve sinirden uyku uyumak ne gezer eve de gitmemiştim. Gazetenin ikinci günü yedekleri hazırlanmıştı... Neden sonra öğlene doğru İlhan Ağabey geldi...
Şöyle bir baktı...
--Manşeti değiştirmişsin dedi...
--Manşeti bulamadım ki ağabey dedim... Bulamadım... Sen alıp gittin ya!.. Bir bakayım dedin. Bari bakabildin mi ağabey?
--Manşeti doğru bana vermiştim... A evet... Onu sana geri vermeden mi gitmişim!
..............
Baloyu sordum... Balo iyimiydi ağabey?.. Nasıl oldu dedim?..
Ne anlattığını dinlemeden tuvalete doğru yürüyüp çıktığımı hatırlıyorum...

Rahatlamanın değişik yollarından biri de deliksiz bir uyku çekmek veya kafayı belli bir şeye takmamak oluyor... Ben ikinci gün özel haberimi geri alabildim. İlhan ağabeyi eve yolladık... Paltosunu o gün giymediği için haber evde kalmıştı... Yani paltonun iç cebinde... Benim tarif ettiğim adreste!.. Onu eve yollarken yanına da bir muhabir verdim... Tecrübe işte işe yaradı. Haberi bulduk!..
Bu olayı kendi aramızda bir yol kazası olarak gördük ve kapatıp geçtik... Zira hemen her gün aynı heyecan vardı... Biri bitmeden diğeri başlayan bir yarıştı bu... Yorgunluğumun zihin uyuşukluğu içinde bile farklı bir düşünce ve farklı bir görüntü öne çıktı... Düşündüm!

Nazlı ve Kemal Ilıcak gazete çıkışını etraflarına duyurmayı daha kaliteli bir gazete çıkarmaktan önde tutuyorlardı... Belli ki sosyetenin – o grup daha doğru nasıl tarif edilebilir bilemiyorum o yaşantının adının ne olduğunu kestiremiyorum- öncelikli bir kuralı da gösterişti!

BURHAN FELEK İLE KIRKPINAR’DA : Demokrasinin kesintiye uğradığı yıllarda da Kırkpınar duraksamadı... Davullar gümbür gümbürdü... Kispetlerin yağlandığı er meydanına Milli Birlik komitesini temsilen Ahmet Yıldız’da gelmişti... Bu tür etkinliklerin hemen hemen hepsinde Cemiyeti temsilen Başkan Burhan Felek yer alırdı... Törenlerin dışında da sohbet eder, genç gazetecilerin çalışmalarına yardımcı olurdu... Onun spor bilgisinin derinliğine hayranlığım yağlı güreşler sırasında aktardığı mini hikâyelerle başlamıştı. İlk kez kispet ile zembil ikilisini ondan öğrendim... Başpehlivanlığa soyunacak biri için “o kispetini zembille duvara astı” denmişti... Kispet’in geleneklere göre sazdan yapılan bir zembille taşındığını bu zembilin duvara asılmasının ise pehlivanın güreş tutmayacağı anlamı taşıdığını Burhan Felek’ten öğrendim...

Gelecek yazı:
Kaş yaparken göz çıktı!

Biz Atamızı böyle sevgiyle andık. Birilerine duyurulur!

Sitemizin mütevazı parkı ve parka köşeden sessizce bakan Atatürk büstü.
Çiçeklerle çevrelenmiş. . Parkın gözbebeği.
10 Kasım.
Duyuru yok.
Özellikle orta yaş ve üstü komşular kendiliğinden büstün önünde toplanmış.
Örgütleyen yok.
Her şey hayatın doğal akışı içinde.
İşte gerçek sevgi bu.
Atatürk sevgisi.
...Ve istiklal marşı.
Yöneten yok ama orada saygı için toplananlar içlerinden geldiği gibi söylüyorlar .
Biz Atamızı böyle andık.
Birilerine duyurulur.

7 Kasım 2012

“Sen deli misin?. Manyak laz!

Bir gazete nasıl doğar, nasıl batar Yazı dizisi -3-
 Hürriyet Gazetesi Enis Berberoğlu, Şemdinli'ye giderek bölgenin nabzını tuttu. PKK'nın en büyük saldırılarını gerçekleştirdiği bölgede beyaz örtülü bir masayaçiçekler koyup keyif kahvesi içti.
Kahveyi kolay bulmuştur ama keyfi nereden ele geçirdi bilmek zor! Resmi görünce hem keyfim kaçtı hem gazetenin 1 milyon tiraja yaklaştığı o eski günleri ve o günlerin yazı işleri müdürü Ferhan Devekuşuoğlu’nu hatırladım..(Resimde solda..Yazı Müdürüm....Birinci sayfayı tamamlamaya çalışıyoruz).

Bize kadar gelen Hürriyet geleneği içinde yazı işlerinin yani geminin kaptan köşkündekilerin asla öne çıkma hakkı yoktur kuralı işledi! .Yakın zamanda pek çok şeyle birlikte bu kural da yıkılıp gitti...Eskiden Hürriyet söz konusu iken şimdilerde Enis...Ertuğrul...Ahmet..Mehmet...Niyazi...mesela öne çıktılar! Muhabirlerin kuvvetlenmesi bölgelerinde sözlerinin geçer olması daha önemliydi... Üzerinde titizlendiğimiz temel konu partiler üstü kalmak siyasetin içine girmeme ve asla muhabirliğe soyunmamaktı... Fotoğrafa bakınca alttaki mütevazi masa çok mu sönük kalıyor? Şemdin’li manzaralı beyaz örtülü masa çiçekler ve Enis... Ne kadar büyük ve gösterişli!.. Zihnim rakam da belirliyor doğrusu... Dünün sönük masasında hayata geçen gazeteye halkın güveni tepede ve gerçekti.. Şemdinli’deki rüzgârlı tepede gösteriş değildi... Tiraj 1 milyona değdi değecek... Ya bu resimden sonraki günler… Üzerine kurgu serdiğiniz şey ölüm ve kan! . Masanın beyaz örtüsü gibi mi kaldı ortam ?. Bu fotoğrafın yayımından sonra kan durdu mu? Yoksa Hürriyet’in tirajı 3 milyonları mı aştı! Hürriyet bir resimle mi büyük gazete oldu?
Cen Ajans (Nail Keçili) ile Kemal Ilıcak ilişkisi Güneri Cıvaoğlu döneminden itibaren giderek gelişmiş bir ilişki olmuş!.. Benim geçmişte ne olup bittiği hakkında her hangi bir fikrim de yoktu... Fikrimi anında söyleme ve kimin neyi yaptığına bakmadan söyleme huyumu ben de beğenmem... Hemen söylemeden, hemşerim Mesut Yılmaz kadar araya ilan alacak kıvamda olmasa da biraz bekletebilsem. Zihnimden dilime kadar gelen düşünceleri frenleyemezdim... Bu huyumdan dolayı çok zarar gördüğüm oldu. Ama sırası gelince ve gerekli olduğuna inandığım anlarda politik davranamam... Yani kendimi tutamam... Belki de en kötü yanlarımdan biri budur! Nazlı Ilıcak kimin diktatör olacağı konusunu konuşmamızın ardından Kemal Ilıcak’a sordu mu sormadı mı bilemem ama bu konuda asla ikinci kez konuşmadık... Olaylar hızlanmıştı... Yerler ayrıldığı için çıkış günü gelip çatmıştı... Aslında kararı zaman veriyordu... Beğensen de beğenmesen de zaman yoktu... Böyle bir durumda akıllı bir adam ne yapar fikrini belli etmez... Hayır demenin hıyarlık olacağını bilir!

Nazlı Ilıcak yapışık düzendeki muhasebe tuvalet aralığı mekanından geçerken ikinci sıra ayağa kalkıyor, sandalyelerini kenara çekip patroniçemize yol veriyordu!. Siz bunu saygıya yorabilirsiniz. Bana göre çok da doğru olmaz... Ayağa kalkma mecburiydi başka bir gereklilikti! Daha ziyade tuvalete yetişme telâşı ve yeni bir gazeteye verilen önem gerekçe olabilirdi! Zira koridor gazete mekânına uygun düşünülmemişti! İki masanın yanyana genişliği nerede ise geçilecek yolu tamamlıyordu

Böyle bir akşam üzeri Nazlı Hanım da uğradı!.. O güne kadar Bulvar gazetesi ile değil yakından uzaktan bile ilgilenmeyen bir görüntüsü vardı... “Yalçın Bey işiniz hafiflerse yarın akşam üzeri Cen Ajans’a gidip reklam filmlerini birlikte seyredelim” dedi...

Ve Cen Ajans’a gittik... Taksim Pamuk Eczanesi yanından inen dik yokuşta indik. Merdivenleri ha kırıldı kırılacakmış gibi çatırdayan eski binada bizi bizzat patron Nail Keçili karşıladı... Odada ilk dikkatimi çeken masasının gemi dekoru oldu... Kocaman bir dümeni orta yere koymuştu!. Gerçekten çok hoşuma giden bir tercih olmuştu... Denizle ilgili oluşu bende bir anda sempati yarattı... Ve hemen toparlandım... Dümenle arası iyi olduğuna göre daha dikkatli davranmam gerek diye kendi kendime telkinde bulundum... Masaya yatırdığı kim bilir başka ne dümenler vardı? Anlamadığım bir ilişki idi bu! Cen Ajans ne derse o oluyor havası giderek dikkatimi çekmeğe başlamıştı... Kendi kendime aman ha bu işler sana göre değil bulaşmamağa bak deyip durdum!

Ama bulaşmadan da duramadım! İş beni mantık dışı bir kuvvetle ilgilendiriyordu... Korkularımın temelinde kabullenemeyeceğim tek şey başarısız olma duygusu vardı... Bundan her zaman korktum...

Reklam filminde spor yazarlığına birlikte başladığım, spor yazarı olarak duruşunu, spor spikerliğini ses tonunu beğendiğim Orhan Ayhan vardı... Film beni, kafamdaki gazete formatına uymadığı için şoka soktu! Ezbere bir filmdi... Orhan Ayhan da harcanmıştı! Orhan Ayhan’a bağlanan tanıtım, Tercüman’ın yıllardır yarattığı bir isimle, tanınmış bir isimle, bizi de yani yeni çıkacak gazeteyi de yanlış bir yere sürüklüyordu... Ayrıca reklam filminin, gazetenin o günlerde oturtmağa çalıştığımız çatısı ve içeriği ile de uzaktan yakından hiçbir alakası da yoktu... Bunda Cen Ajans suçlu da değildi!.. Tarih belirlenmiş bu iş Cen Ajans’a bırakılmıştı... Onlarda elden geldiği ölçüde ortada hiçbir veri yokken yapılacak hiç bir şey filmi yapmışlardı! O kadar moralim bozulmuş ve filme baktığım halde seyretmemişim ki bugün reklam filmini hatırlamakta zorluk çekiyorum... Taş Devriyle, Fransız ihtilali ve burjuvaları anımsatan ve benzer görüntülerle ortadan şeylerdi... Film felâketti! Yapacağımız gazeteyi anlatmadığı gibi reklam yayın frekansı da doğru seçilmemişti. Bu yanlış filmi olduğundan daha çok göstermek, yani gazeteyi yanlış tanıtmak için bu kadar çok reklam yapmanın mantığı ne olabilirdi? Bunu da anlamış değildim... Yüzümün duygularımı saklamadığını bilirim... Yüzüme bakınca ayrıca konuşmama gerek kalmadığı zamanlar da çoktur. Öyle bir zamandı... Bu sırada Nazlı Ilıcak sorulmayacak soruyu sorulmayacak zamana saklamıştı...
--Nasıl buldunuz?
--Bulvar içeriğini bulamadım... Bir gazete çokca reklam yaptı diye satmaz ki... Bu reklam hangi gazeteyi anlatıyor?.. Neden insanlar bugüne kadar aldıkları gazeteyi bırakıp veya o gazetenin yanında bir de bizi alacaklar? Bulvar’ı hangi özelliğinden dolayı tercih edecekler?. Soru bu değil mi?” dediğimi hatırlıyorum..

Nail Keçili de haklıydı... Belli bir gazete tarifi yapılmamıştı. Önceden TV’ lerde yerler de alınmıştı... Zannediyorum bir kere de ilan günleri ve saatleri kaydırılmış, reklamlar ertelenmişti...

Yani tren hızlanıyordu... Ya son vagona asılacaktık veya tren kaçacaktı! Bana kalsa treni kaçırmak en akla yatkın karardı!.. Ama yaptı, yapamadı, çıkardı çıkaramadı tartışması Kemal Ilıcak’ı etkiliyordu... Kızgınlığı ticari zekâsını aşmıştı!

Birden karamsarlığım baskın çıkmıştı... Nazlı Ilıcak gazeteye döndü... Ben onunla gazeteye gitmek istemedim, Mecidiyeköy’de inip otobüsle eve geldim... O gün kendimi Tercüman kadrosundakilerin yerine koydum... İkinci bir gazete fikri ortaya çıkmadan daha mutlu idiler. Aralarında yabancılar da yoktu... Rahattılar... Rölanti bir tempoda gidiyorlardı. Kimse burunlarından da kıl almıyordu... Yaptıkları hemen her şey beğeniliyordu... Öyle ki Kemal Ilıcak bile yazarlarından bahsederken işte kral diyecek kadar gurur duyabiliyordu... (Necmi Tanyolaç için sık kullandığı bir cümle!) Biri çıkıp geliyor durgun suyu birden bire karma karışık ediyordu. O güne kadar kimsenin ağzını açıp bunu şöyle yapsak daha iyi olur demediği konuları bile irdeliyor... Haberler üzerinde fikir yürütüyordu... Üstelik hiçbir şeyi de beğenmiyordu... Hürriyet kökenli, Tercüman ahlâkı dışında yetişmiş birinin işi! Hakkı Öcal’ın bulacağı adam da bu kadar olurdu... Bu kafa Tercümanı da batıracak bir kafa idi...

Eve geldiğimde eşim babamın aradığını söyledi. Bebeğe gitmek istiyordu... Baba oğul yaptığımız en iyi iş birlikte balığa gitmekti... Beşiktaş’ tan babamı aldım. Her zamanki gibi balığa çıktık... Aşiyan akıntısında kürekte kalmak benim işimdi... Babam çaparisini indirdi ama dikkati benim üzerimdeydi... İki nedenle... Tarif ettiği yere çabuk gitmem ve zihnimde ne var onu anlamak için...
--Dalgınsın... Kıyıya çek dedim duymadın!
--Balık kıyıda mı?
--Baksana kıyıdan balık alıyorlar... Bakmıyorsun ki... Gazete de işler kötü mü gidiyor?

Durumu özetledim... Bırakabileceğimi söyledim... Akıntı onun tarif ettiği yere doğru bizi atmıştı. Balık vurdu. Babamın yüzünü ve çapariyi sandala alıp balıkları çıkarırken söylediği cümleleri hatırlıyorum..

--Biraz önce balık yok diyorduk... Akıntıyı ciddiye almayıp kürek çektik değil mi? En kolay yol bırakmak oğlum... Seni tanımasam bırak derim... Ama bıraktın mı? Kotra ile balayına çıktığında büyük fırtınada bile rotanı değiştirmedin... Dayınla seni iki gün aradık... Battın mı hangi kıyıya sığındın diye... Unutuyor musun! Mücadele sana kuvvet veriyor.

Babam belki de bir çizgiyi anlatıyordu. Benim başıma çok iş açan bir çizgiyi... Aklımızın zaman zaman isyan ettiği bir çizgiyi...
.........
Gazetenin çıkmasına günler kalmıştı... İlk sıfır sayı hazırdı... Bu tür gazetelerde haberler eski haber olur... Siz baskısını göreceğiniz sıfır bir gazete yaparsınız... Baskı da beklediğimden kötü idi... Selahattin Aslan ile ilk kez dertleşmek fırsatı buluyordum. Selahattin uzunca yıllar Tercüman da çalışmış pikajdan montaja tırnakları ile kazıyarak haklı bir yere gelmişti... Dert dinler, kolay öfkelenmezdi... Ben daha sonraları direkt Kemal beye çıkmadan bazı şeyleri sadece ona söyleyince yerine ulaştığını da bilirdim!

O güne kadar bilinmeyen bir yanımı kullanmak zorunda kaldım... Üçüncü hamur kâğıtlarda baskıya pek çok şey etki yapardı... Hürriyet gazetesinde Nezih  Demirkent ile geçinemediğim için yazı işlerinden aforoz edildim. Atmaya kıyamadığınız ama kullanmadığınız bir eşya muamelesi gördüm... Yani teknik müdürlük gibi ara bir işte de çalışmıştım... Yazı işlerinden uzak ihtiyaç anında el altındaki bir mesafede kalarak! Burada kısaca da olsa konuyu açmaz isem ne dediğim kolayca anlaşılmayabilir.

(Demirkent bugün hayatta değil... Bu nedenle onun cevap veremeyeceği konuları yazmak bana yakışmaz... Her zaman ağabeyim gibi sevdiğim biri oldu... Tartışmalarımızın boyutu ne kadar büyük olsa da ona olan sevgim azalmadı... Zira konuların hemen hepsi iş ile ilgiliydi ve iş düzgün gidince tartışmaların, kırıklığı izleri kalmıyordu. Bugün sadece içimde keşke beni daha çok dinleseydi daha iyi olurdu ben de bu denli hırpalanmazdım duygusu var!)

Hürriyet’ te (o dönem için 1970’ li yıllarda) her zaman yazı işleri mutlak dikatatördür... Nezih Demirkent zamanında idare ve teknik servisler biraz da önem kazandı... Öne çıktılar. Yetkileri arttı! Şöyle bir mantık gelişti... Teknik servisler kullanılan malzemeden tasarruf yapmak üzere seçilmiş dialara bir kere daha bakmak yetkisini elde ettiler. Yani renk ayrımına gelen dia flu mu net mi renkler yerli yerinde mi diye onlar da bakıyorlardı!... Aslında bu yanlış bir karardı... Eksik uygulama idi. Hemen kısa bir süre sonra yazı işleri- teknik servis kavgası başladı... Yazı işleri dia yolluyor, teknik servis olmaz bunun rengi bozuk veya daha sık olan uygulama ile bu dia flu net değil deyip taramak ve kullanmak istemiyordu! İdari birimler ile yazı işlerini kıyaslamada doğru kantar şu olsa gerek..Yazı işleri para harcar, idare tasarruf yapar! Bu çok yanlış bir değerlendirmedir... Ama değişmezdir. Gazetecilikte para harcayan yazı işleri yerinde olmak kaydı ile diğer gazetelerle fark yaratır ve gazete öne çıkar!

Nezih Demirkent beni işten almış ama karşıda yapılan yeni binada kendi odasına yollamıştı.“Git benim odamda otur... Sana her zaman ihtiyacım olabilir!”demişti... Aradan bir iki hafta geçmişti..O gün çağırıp bu kargaşayı önle dedi. Eldeki dia gerçekten flu bir dia idi. Net değildi... Ama olay resmi idi... Teknik servise Demirkent ekonomi yapabilmek için özel yetki vermiş “flu diaları taramayın ” demişti!. Yanlış yaptığını yüzüne söylemiştim! Teknik servise dia’nın flu olduğunu ama olay resmi olduğunu anlattım... Gazete bunu kullanmak zorunda siz de hünerinizi gösterin... Mümkün olduğu kadar netleştirmeye çalışın”.dedim..Kim ne derse desin yazı işleri genelde yetkisini kullanmalıydı! Bir şey daha ekledim..” Her gazetede katolog resmi gibi cam gibi görüntü olamaz... Bazen resme ve olayına göre flu’luk hareketi de gösterebilir. Net bir resim yerine flu olanı tercih de edebilirsiniz!” Yani aslında baskıyı, resmi, filmi ve renk ayrımını iyi bildiğimi Hürriyet teknik ekibi farkındaydı! Çok kere, tipo döneminden bahsediyorum gazete geç kalınca kurşun kalıpların frezelerine dahi yardım ederdim...

Selahattin Aslan da ilk konuşmada o güne kadar tanıdıklarından daha farklı biri olduğumu anlamıştı... Pikaj döneminden bahsettiğimi hatırlatmam da yarar var... Sütunlar halinde çıkan yazılar mumlanıyor, pikaj kartonlarına geliyor ve yapıştırılarak mizampaj yapılıyor, daha sonra gazete sayfaları filme çekiliyordu...

Bulvar olarak belli sayfaları maket için de öne aldık... Teknik kapasiteyi bilmeden zamanlamayı yapmak imkânsızdı! Yedek yapılacak sayfaları teknik ekiple birlikte takvimledik... Pek çok sayfada devamı kaldırdık... Yazı aynı sayfada başlayıp bitiyordu... Zira aynı anda Tercüman sayfalarını da açınca pikaj servisinde yer kalmıyordu...

Sonuç olarak baskı makinesinin blanketlerinin yenilenmesi, renk ayrımı sisteminde daha farklı bir metod kullanılması gerekiyordu... Bunları söylemedim... Ama direkt tramlamada kullanılan tramların kalınlaştırılırsa baskının iyi olacağını anlattım... (Zannediyorum 48 tram kullanılıyordu).Üçüncü hamur gazete kağıdı için çok ince kalıyordu.. 38 veya 40’ lık tramdan daha iyi sonuç alırız dedim. Daha sonra bu iyi niyetli teklif ukala sıfatıma destek oldu... Oysa işin aslı kalın tram baskıda daha zor doluyordu... Resimler daha temiz basılma şansı yakalıyordu. Bildikleri gibi devam ettiler. Bana kalan daha iyi görüntü için büyük resim kullanma tercihi oldu... Gene de mürekkepte takılıp kaldık... Yerli bir siyah mürekkep kullanılıyordu... Baskı daha iyi olabilir iken olmuyordu! Yerli mürekkep normalden fazla dağılıyordu...

Bir gece saatler geceyarısını geçmişti... Ben ve bir kaç kişi hazırlıklardaki son metreleri tamamlamaya çalışıyorduk... Odhan Baykara geldi... Kumkapı... dönüşü!... Kumkapı’dan nasıl geliniyorsa öyle gelmişti!... Masalara baktı... Elini boynuma attı..
--Ulan sen deli misin? Manyak laz!.. Tüm işleri sen mi düzelteceksin? Milletin işine ne bulaşıyorsun? İşi al götür dedik ama sana her şeye maydanoz ol demedik ki!
--Kimin işine bulaşıyorum?
--Ne makine dairesi kalmış ne renk ayrımı!
--İyi de renk ayrımı da baskı makinesi de yaptığımız gazete işinin içinde değil mi? Gazeteyi o sistem ve o makine basmayacak mı?  BEN BÜFE İŞLETMEKTEN BAHSETMİYORUM Kİ. Yaptığımız gazete nasıl basılacak bilmeyecek miyiz? Hangi makine basacak?
--Basacak tabiii... Ama sen şimdi ne yapıyorsun? Milletin ayağına basıyorsun! Bırak kalemi kâğıdı... Bırak... Ağabeyin olarak söylüyorum... Gel bir yere daha uğrayalım sana anlatacaklarım var. Bir iki kadeh bir şey iç... Gerilme... Anlatacaklarımı da dinle dedi...

Ayakta zor duruyordu... Bugün keşke onunla daha sık akşamları içmeğe gitsem dediğim çok oluyor... Onu haklı da buldum... Bütün bunları bak ben neler biliyorum havasında mı yapmıştım? Olabilir de! Ama başka bir gerçek daha ağır basıyordu... Bilmelisin... Öğrenmelisin baskısı yer etmişti... Böyle olmalı diye benimsemiştim.. İlgim de vardı.. Fotoğrafa... Mekaniğe... Baskıya... Kaldı ki matbaalarda da çalışmıştım... Elim kumpas tutmuştu! Hurufat kasalarına da değmişti. Terslik şu olabilirdi... Benden bildiğimi bilmemezlikten gelmem isteniyordu... Oysa seyrettiğim manzara şöyle değil miydi?. Bilmeyenlerin çoğu bilmediklerini biliyormuş gibi gösteriyordu! Bu marifet gibiydi! Peki ya bilenlerin görüntüden çıkması!.. Görüntüde istenmemeleri!..

Kemal Ilıcak’ın inandığı insanlar vardı... Onlarla konuşup kararlar alıyordu... Benim neyime, nasıl isterlerse öyle yapsınlar demek hakkımdı... Böyle olaylarda geceleri uykum kaçıyordu... Ertesi sabah mücadele etmem gerektiğini düşünmeye başlıyordum... Kendime göre çizdiğim dürüstlük çerçevesini daraltamıyordum... Sonuçta söylediklerim, bildiğim deneylerle öğrendiğim şeylerdi. Bunları aktarmaz isem daha mı iyi biri oluyordum?.. İşi değil kendini öne çıkaran biri olmaz mıydım? Bana ve gazeteye karşı gelişen düşmanlığı gördüğüm halde nasıl bir yol izlemem gerektiğini kestiremiyordum!

Hâlâ, Tercüman’da çalışanların hemen hiçbiri, benim gazeteciliğimin yanında baskı konusunda teknik bilgi sahibi olduğumu, belli aralarla seminerlerle hem baskı hem film hem de renk ayrımı için eğitim aldığımı bilmez! Tabii dijital ortam gelmeden önce! Benim anlayamadığım başka bir şey daha vardı... Bulvar, Kemal Ilıcak’ın istediği, Tercüman’da çalışanların hemen hiç birinin istemediği bir yayımdı! Kemal Bey arkadaşlar işsiz kalmasın bir ekmek kapısı daha açalım diyordu... Onlar kapıdan geçmek istemiyordu!

Ben de Bulvar’da çalışmak istemiyordum... Bir ölçüde iki taraf olarak aynı şeyi ister durumumuz yok muydu? Aynı şeyi istiyor olmak bizi yaklaştırmaz mıydı? Ama bu konuda da Tercüman grubu ile neden anlaşamadığımızı anlamamıştım!

Makine kapasitesi Kemal Ilıcak’ a göre fazla fazla vardı ama bana göre problemdi... Baskı zamanlaması nasıl yapılmıştı bilemiyorum... Bunun hesaplanmasında makine hızı, tirajınız ve servise konacak gazete miktarı temel ilkelerdi... İlk günler ve çıkış tirajları hariç bu hesaplarda da Bulvar için ikinci sınıf gazete muamelesi vardı... Gerek taşralarda, gerekse İstanbul içi baskılarda önce Bulvar basılıyordu... Yani erken bastığınız için habercilikte bir geri kalış söz konusu oluyordu.... Ama benim kalkıp bu neden böyle deme şansım yoktu... Çare olarak yapılacak iş de belli idi... Mutlaka aktüaliteyi yakalamak, gündem yaratmak bu gecikmeye ilaç olacak işlemdir. Yani özel haber üretecek bir siteme ihtiyaç vardı... Bunu ilk günlerin çıkıyoruz telaşı içinde kime ne kadar anlatabilirdim... İnanılmaz bir hava vardı...

İlhan Engin protokol sırasındaki yerini her zaman koruyordu... Odhan ise beni her zaman destekleyerek gerçek bir arka çıkış, ağabeylik sergiledi.

Ama benim, özel habere, özel haber yapacak muhabire ihtiyacım vardı... O sırada Hürriyet’in Ulvi Yanardağ’ı işten çıkardığını duydum... Ona hemen gel dedim... Kıbrıs hâlâ sıcak bir konu idi... Milli bir dava olarak işlenecek haber de vardı... Ulvi Yanardağ’a ne istediğimi anlattım... Kıbrıs’ ta anlaşmalarla aykırı olarak Rum kesimi ağır silahlar almıştı. Bu haberi doğrulatır ve Kıbrıs’a giderek resimleyebilirsek ilgi de uyandırabilirdik. Bana göre en az ilk TV kampanyası içinde böyle 8-10 özel ve ses getirecek habere ihtiyaç vardı..

Ulvi gitmeden irtibatlarını kurdu... Belli resimleri bulabileceğimiz ortaya çıktı. Ve Kıbrıs’a uçtu. Bunu biraz gizli yapmak ihtiyacını duydum... Bu da mesele oldu. Muhasebe para ödemedi... Nazlı Ilıcak ile sorunu çözdük... Parayı ve bileti temin etti. Ulvi son anda hızır gibi geldi... Haberi olgunlaştırdık... Resimleri de temin etmişti. Yalanlanan, Rumların yok dediği silahların resimleri elimizde idi artık... Manşette yerini hazırladık... Şöyle de bir sıkıntı vardı... Hangi haberle çıkacağımız merak edildiği için çalınma ihtimali büyüktü... İçerden biri şu haber der ve özel durumumuz kaybolurdu. Bu nedenle baskı sınırına kadar haberi elde tuttuk... Ve gazeteyi basacağımız gece bir de balo verdiler... Buna karşı çıkmıştım... Bunu bir hafta sonra yapın gazete çıkışlarında her zaman aksilikler kargaşa olabilir..Kutlamayı erteleyin dediysem de beni kimse dinlemedi..
GÜREŞİN BABASI: Vehbi Emre.... Güreşin ölümsüz ismi... Modern güreşe geçişi sağlayan teknik ve idari yenilikleri hayata geçiren spor aşığı! Güreşin dışında bisiklet sporu ile uğraşmış, futbol oynamış ve su sporları da yapmıştır. 1981 yılında hayata gözlerini kapadığı zaman geride ismini yaşatacak pek çok şey bırakmıştı... (1903-1981) Türk güreşinin federasyon olarak külüpleri toplaması sırasında (1923 yılında) Federasyon Başkanı Ahmet Fetgeri Aşeni'nin yanında çalışmış 1937-1940 yılları arasın federasyon başkanlığı görevinde bulunmuştur. 3 yıl aradan sonra Emre’nin başkanlığı 7 yıl aralıksız sürmüştü... (1950) Almanca, Fransızca, İngilizce'yi çok iyi konuşan Vehbi Emre, 1976 yılında Fila kongresi tarafından FİLA Şeref BAŞKANLIĞI Payesi ile ödüllendirilmiştir. Hatırasını yaşatmak üzere Türkiye Güreş Federasyonu'nca 1983 yılından bu yana Uluslararası Vehbi Emre Güreş turnuvası düzenlenmektedir.
Benim çokca bilinmeyen spor yazarlığım (Futbol yazarlığı değil) günlerinde sıkca ziyaret ettiğim akıl aldığım genel anlamda doğruları öğrendiğim çok az kişiden biriydi... Zihnimde yer eden geçmişi sahiplenmedeki kibarlığı ve titizliği oldu... Hemen her fırsatta Ahmet Fetgeri beyi anar onun hangi zorluklarla güreşe yön verdiğini unutmaz “onun bıraktığı yerden bayrak yarışını sürdürüyorum” sözünü sık sık tekrarlardı.. Bugün eskileri kötüleme yarışının “hiç bir şey yapmadılar... Bir çivi çakmadılar” edebiyatının Vehbi Emre’nin hizmet yıllarından öncesine ait bir zamandı diye düşünürüm...
Türk Güreşinin bugün geldiği noktada ,Ahmet Fetgeri beylerin, Vehbi Emre’lerin yokluğu mu, medya’nın ata sporunu görmezden gelişi mi daha etken bilmiyorum... Bildiğim yüreğimi acıtan şey o günlerin geri gelmeyeceği oluyor!. Güreşi ilgi alanı dışına ittiğimiz oluyor. Unutulanların elindeki imkan ,parlayan güreşe halkın altın değerindeki ilgisiydi. Yoksa dünün şartları içinde imkan deden şey Emirgan kampı ve biraz daha temiz havası olabilir... Halkın ilgisini yeniden güreşe çevirmeden gelişemeyiz... Ahmet Fergeri bey Beşiktaş JİMNASTİK KÜLÜBÜNÜ kurdu... O günden bu yana Beşiktaş isimi ilgi yönünde değişti... Önce Beşiktaş Spor- daha sonraları da Beşiktaş Futbol Kulübü imajı öne gelmedi mi? Tercüman gazetesinde yapılacak en iyi işin GÜREŞ sporuna her yönü ile destek çıkmak olurdu... Bir ara hamleyi kaleme de döktüm... Birden anladım ki Vehbi Emre gibi adam kalmamış! Ülkenin sporunu keşke bugün de Vehbi Emre ile konuşabilsem... Sorardım! Öğrenirdim...


GELECEK YAZI:
Manşete düşen İlhan Engin bombası!