14 Ekim 2021

BAL KABAĞI CADILAR BAYRAMININ SEMBOLÜ…


SEMBOL KABAK:Cadılar Bayramı'nın sembolü gülen bal kabağıdır. Bal kabağının içi boşaltılarak gülen bir surat şeklinde oyulduktan sonra içinde bir mum yakılarak şeytani bir surat oluşturulmaya çalışılır.

Her yıl ekim ayında kutlanan Cadılar Bayramı renkli görüntülere sahne olur. Cadılar Bayramı etkinlikleri kapsamında ABD ve Avrupa ülkelerinde Cadılar Bayramı yürüyüşü, kostüm partileri ve farklı etkinlikler düzenlenir. Kabaklar oyulur,içlerine mumlar konur.  Kapı kapı dolaşılır.

Halloween yani bir başka deyişle 'Cadılar Bayramı' Hıristiyanlar tarafından kutlanan Pagan kökenli bir ritüeldir. Günümüzde dinden ayrı şekilde popüler bir kültür öğesine dönüşen bayram, her yıl ekim ayında kutlanır.

Her yılın 31 Ekim tarihi Paganlar’da yazın bitişi ve kışın başlangıcı olarak simgelenir.Amerika'da oldukça büyük ve görkemli bir festivaldir. Cadılar Bayramı, Anglosakson dünyasında ve başlıca Batılı ülkelerde Halloween olarak adlandırılır.Cadılar Bayramı'nın kökeni antik Britanya'da pagan Keltlerin kutladığı Samhain Festivali'dir. Keltler 1 Kasım'ı yazın bitişi, kışın başlangıcı kabul ediyorlardı. Samhain kelimesinin kökeni Eski İrlandaca sam (yaz) ve fuin (son) sözcüklerine dayanır.

CADILAR BAYRAMI NASIL KUTLANIYOR?

Cadılar Bayramı'nın sembolü gülen bir bal kabağıdır. Bal kabağının içi boşaltılarak gülen bir surat şeklinde oyulduktan sonra içinde bir mum yakılarak şeytani bir surat oluşturulmaya çalışılır.

En yaygın olarak tüketilen şekerleme, elma şekeridir. Çocuklar korkunç kıyafetler giyerek kapı kapı gezerler ve ev sahiplerine "Şaka mı, şeker mi?" diye sorarlar. Ev sahibi "Şaka!" derse çeşitli muziplikler yaparlar. Büyükler çocuklara şekerleme ikram ederler veya harçlık verirler. Bu uygulamanın kökeni geçmişte Britanya'da yoksulların kapı kapı dolaşarak "ruh keki" toplaması geleneğidir.

GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ

Röportajlar, insan hikayeleri, belgeseller… Binlercesi YouTube kanalımızda.

 

 

9 Eylül 2021

Bozcaada' da bir küçük bağbozumu hikayesi...

 

Suzan Peker yazdı

Bozcaada’nın bağbozumu turları yaklaşık 20 gündür sürüyordu. ‘Kargalar yimeden sen yi’, ‘Bağda izin olsun yemeye yüzün olsun’ yazılı traktörlerin arkasındaki römorklerde ellerinde sepetler, darbuka ve klarnet eşliğinde güle oynaya üzüm toplamaya gidenler, evimizin önünden geçerken biz de üzümlerimizi toplamak için gün sayıyorduk. Bizim küçük bağımızda da bir bağbozumu hikayesi başlıyordu.

O sabah saat 7’de uyandık. Üzümlerimizin kaliteli bir şarap olabilmesinin ön koşullarından biri olan, belli bir şeker oranına ulaşması için ölçümlerini yapmış, birkaç gün öncesinden bağbozumu gününü belirlemiştik. Kasalar yıkanmış, bidonlar yıkanıp dezenfekte edilmiş, herkesin bağına misafir olan iş bitirici sap ayırma makinesi yerini almıştı. Ne mutlu ki imeceyle yapıyoruz bağbozumunu, bir sene sonra da hep birlikte içiliyor bir yılın emeği. Saat 8.00 gibi 12 kişilik bir ekip, ellerimizde bağ makasları girdik bağa. Üzümlerin toplanacağı kasalar rengarenk yerleştirilmişti bağın arasına.

Gün ışığı ne de güzel vuruyordu yaprakların arkasından. Kırmızı, yeşil, yer yer sararmış yaprakların arasındaki üzümler, üzüm rengiydi. Bordo diyemem, mor diyemem, kırmızı üzüm derler ama tarif etmek çok zor. Beyaz üzüm değil diyeyim, siz anlayın. Bambaşka bir renk…Alicanteler, Merlotlar, Cabarnet Sauvignonlar, Sensolar, Kuntralar ve görece daha az Shirazlar…Renk cümbüşü…Kuru bir daldan nisan başında küçücük yeşil bir yaprak olup, birkaç ay içinde yaprak ormanına ve üzüme dönüşmek. Toprak ananın bir mucizesi işte. Şükürler olsun ki  bir kez daha görebildik bu mucizeyi.

Üzümler imece usülü hep beraber toplanıyor... 

“Ellere dikkat” dedi bir ses, “üzümü alttan tutun, sapı görmeden kesmeyin” Dört yıldır bağ bozumu yapıyoruz her seferinde yapıyor herkes birbirine bu uyarıyı. Çünkü bağ makası çok keskin ve üzümler çok gizliyor saplarını. Öyle bir tutunuyor ki tellere bazıları yaşamı bitmesin istercesine. Kasalar üzüm dolmaya başlıyor. “Çok doldurmayın kasaları” diyor biri. Öyle ya taşırken zorlanılmasın. Bir kasa ortalama 25 kg üzüm alıyor. Bağ aralarındaki rengarenk kasaların içlerinde üzümler son yolculuğuna hazırlanıyor. Sonrası apayrı bir yaşam. Şişelerin içinde yıllarca…

Asmanın çoğunlukla en üstünde neferiyeler vardır. Neferiye yani nefer..Üzümden askerler. Küçük bir saptan sallanan bir üzüm yumağı. Neferiyeler, bağ bozulduktan sonra ekim sonu, kasım başı gibi bize son üzümleri verir. İşte bunlara hiç dokunmayız. “Neferiyeleri kesmeyin” dedi asmaların arasından bir ses. Bu uyarı da hep yapılır ama zaten kimsenin kesmeye eli gitmez bu minikleri.

İmece olunca birkaç saatte bitti üzüm kesme işi. . Zaten bizimki küçük bir bağbozumu hikayesi. Hepimizde tatlı bir yorgunluk. Kasaları taşıyanlar biraz daha fazla terledi.. Şimdi üzümler, saplarından ayrılacak. Tanelenip, patlatılacak. İlk yıl tek tek elle ayırdığımız ve gecelere kadar ugraştığımız işi, bu şahane makine küçücük bir zaman diliminde hallediyor. Sağolsun makinenin sahibi komşumuz. İki kişi 25 kiloluk kasaları kaldırıp makineye boşaltıyor, bir kişi uzun tahta bir çubukla üzümlerin sıkışmasını önlüyor. Diğeri işin en zevkli kısmının, üzüm çeşmesinin başında. Kan kırmızımsı, morumsu, vişnemsi renkte akan patlatılmış üzümlerin bidonlara girmesi için onlara elleriyle yol gösteriyor. Birimiz de ayrılan sapları büyük poşetlere dolduruyor. Onların müşterisi de keçiler. Hiçbir şey boşa gitmiyor doğada. Nefis bir döngü.  

Sap ayırma makinasından bidonlara geçen üzümler....

Bidonlara dolan patlatılmış üzümlerin adı artık mayşe. Mayşeler, burada bir hafta dinlenecekler.. Sonrası başka bir yazının konusu. Şimdi sap ayırma makinesi ve kasalar temizlenip yıkanacak ki, bir sonraki imeceye hazır olsun.

Bağ bozumu turlar düzenleniyor...

Bağbozumunun kalan üzümlerini de Afiş  topladı.......

İşin bol sohbetli ve yemeli, içmeli kısmına geçiyoruz artık. Cemal Süreya’nın dediği gibi  “kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”, hele ki dostlukla, imeceyle yapılan bir bağbozumu kahvaltısının…

Gözlerim bağa takılıyor. Asmalar yapraklarıyla el sallıyor rüzgarda, “görüşmek üzere” der gibi.

 

 

1 Eylül 2021

FETHİYE'DE BİR SAKİN KÖY: YEŞİLÜZÜMLÜ

  

Köy meydanı...

SUZAN PEKER YAZDI

Sevgili dostlarımızın davetiyle Fethiye’deydik geçen hafta. Denizi, güneşi, çarşısı, güzel yemekleri, keyifli sohbetleriyle çok güzel birkaç gün geçirdik. Gezdiğim yerleri paylaşmadan edemem bilirsiniz.

Fethiye’nin çok da adı duyulmayan bir köyünden bahsetmek istiyorum. Adı Yeşilüzümlü ama halk arasında Üzümlü deniyor. Fethiye’ye 16 km uzaklıkta, denizden 700 metre yükseklikte Yeşilüzümlü. Şehrin sıcağından kaçmak ve sıcacık bir köy görmek isterseniz, burası tam size göre.

Kadyanda antik kentinin eteklerindeki bu şirin köy, adını üzüm bağlarından alıyormuş. Ev şarapçılığı önemli bir geçim kaynağıymış. Ancak biz köyü gezerken konuştuğumuz birkaç kişi, ev şarapçılığının yavaş yavaş terk edildiğini söyledi. Anlattıklarına göre yörenin kendine özgü üzümlerinden çok, Cabarnet, Kalecik Karası gibi üzümlerle şarap üretiliyormuş. Bir şarapevi var ama biz gezerken bomboştu. Aslında köy bile bomboştu denilebilir..


Şarap evinin boş koltuklarında arkadaşım Nurhan ve ben.(üstte) Eski taşevler sakin sokaklar(altta)

Fethiye’yi İngilizler çok sevmiş ve hatırı sayılır bir İngiliz nüfus var. Yeşilüzümlü’de de öyle. Ancak biz oradayken İngiltere pandemi nedeniyle Türkiye’yi kırmızı listeden çıkarmamıştı. Hal böyle olunca Yeşilüzümlü’deki villalar da sessizliğe bürünmüştü.

Taşevleri, tarihi dokusu, dar sokaklarıyla adeta bir film stüdyosu Yeşilüzümlü. Eski evlerin yanı sıra lüks villalar da çoğunlukta.

Olcay Yılmaz, geleneksel el dokuması Dastar'ı anlatırken bir yandan da dokumasını sürdürüyor...

Geleneksel dokuma Dastar

‘Sakin Şehir’ olmaya aday köyün sokaklarında dolaşırken açık bir kapıdan başımızı uzatınca ‘buyurun’ ‘buyurun’ diye içeriye davet edildik. Sonradan adının Olcay Yılmaz olduğunu öğrendiğimiz bu hanım, Üzümlü Dastar ve El Dokuma Evi’nin sahibiymiş. Düven dediği el dokuma tezgahının başına geçip, Dastar’ı nasıl dokuduğunu gösterdi bize. Dastar; yüzde 100 pamuk iplikle dokunan ve yöre halkının başına bağladığı bir çeşit örtü. Söylediğine göre yazın sıcağı geçirmediği için kadınlar bağda, tarlada çalışırken kullanıyormuş Dastar’ı. Şimdilerde Dastar, şal, fular, elbise, masa örtüsü olarak dokunup, satılmaya başlamış. Gerçekten hepsi birbirinden güzel, el emeği göz nuru ürünler. Buradaki köy evlerinin çoğunda düven denilen el dokuma tezgahları varmış. Hatta Avrupa Birliği’nin bu geleneksel el sanatını desteklemek için bir projesi de bulunuyormuş.

Kuzugöbeği Mantar Festivali

Yeşilüzümlü aynı zamanda bir mantar cenneti. Pandemiden önce her yıl nisan ayında Kuzugöbeği Mantar Festivali düzenleniyormuş. Bu mantarla yapılan yemeklerin sunulduğu, sempozyumların düzenlendiği festival, tam bir şenlik havasında geçiyormuş.

Biz bu köyü çok sevdik. Sakin, sessiz, sıcacık…Fethiye’ye yolunuz düşerse üğramadan geçmeyin.

.

21 Temmuz 2021

FOTOĞRAFTAN DOĞAN ŞİİR...

 Suzan Peker

Arnavut kaldırımlı sokak

Cumbalı evden hiç ayrılma

Köşedeki zakkumdan da

Hep böyle kalsın akasya

Asma, biraz gölge yapsın

Çok değil...


Olmadı söylersin

'Güneşimden kaç' diye

Rüzgarın sesi 

delsin kulaklarını

Bir de söyleyiver iki sevgili otursun

Merdivenlerine cumbalı evin

Ayakları sende 

Başları gökte

Budur senden isteğim...


18 Temmuz 2021

FOTOĞRAFLA ŞİİRİN KAYNAŞMASI.....

 

Suzan Peker

Şuraya bir bağ koyalım

Yanına da bir zeytin ağacı

Masmavi bir deniz olsun mu az ileride...

Olsunnnn...

Bir de yelkenliye ne dersin...

O da tamammm

Bunların önüne de bir kaç kiremit çizelim...

İşte, sana çok güzel bir resim


25 Ocak 2021

Bir saklı güzellik: Tahtalı Göleti...

 


Suzan Peker

Pandemiden bunalınca yollara düşmek istedi canımız. Gitmek sadece gitmek bazen o kadar iyi geliyor ki.

 İstanbul trafiğinden kurtulup Şile Otoyolu’na girdiğimizde saat 10.30 civarıydı. Şile, Ağva derken, arkadaşlarımızdan duyduğumuz Tahtalı Göleti’ne mi gitsek dedik. Bilmediğimiz yerler her zaman daha çok ilgimizi çekiyor. Aslında Tahtalı Göleti, İstanbul’dan Kocaeli’ne giderken Derince’nin kuzeyinde kalıyor. Yaklaşık 1.5 saatte gidilecek bir yerken biz kuzeyden dolaşıp, güneye kıvrıldık. Ağva’dan güneye doğru bir çizgi çekerseniz Tahtalı Göleti’ne ulaşırsınız. Tabii, Derince’ye daha yakın.

Neyse bizim amacımız gezmek. Şile’yi geçtikten sonra yollar keyiflendi. Yolun iki yanı ağaçlı. Kıvrım, kıvrım ilerliyoruz. İstanbul’da dört gözle beklediğimiz kar yerden kalkalı bir hafta oldu ama buralarda hala en az 15 cm kar var. Küçük küçük köylerden geçiyoruz. Bacalardan çıkan dumanın kokusu burnumuza geliyor. Uçsuz bucaksız beyazlık görüyoruz bazen. Yolların üstünde yatan köpekler çıkıyor önümüze çoğu yerde. Her yer kar olduğu için asfaltın görece sıcaklığıyla idare etmeye çalışıyorlar.

Uçsuz bucaksız yer bırakır mı insanoğlu. Bir süre sonra meskun mahallere yaklaştıkça emlakçı furyası başlıyor. Adım başı emlakçı. Sağlı sollu en az 50 emlakçı gördük desem abartmış olmam. Kuzey Marmara Otoyolu’yla birkaç kez kesişen yollardan geçtik. Belli ki otoyolla birlikte rant iştahı kabarmış.

Tahtalı Göleti tabelasını çok yakınlaşmadan göremediğimiz için bir süre GPS ile ilerledik. Daha sonra tabelaları takip ettik. Sonra birden gölete ulaştık. Saati  1 yapmıştık ve kahvaltı için kendimizi buraya saklamıştık. Çayımızı bardağa koyduk, simidimizden bir ısırık aldık… Temiz havayı içimize çektik. Ohh be dünya vardı ve pandemi yoktu!

Bir saksağan yaklaştı, ardından iki çoban köpeği… Uçup giden saksağana biraz simit verdik, belki biz gittikten sonra yemiştir ama iki koca çobanı doyurmak zordu. Eğer giderseniz köpek maması bulundurun yanınızda, göl çevresinde özellikle kışın aç canlar çok.

 Türkiye’nin 6. Büyük göletiymiş Tahtalı. Etrafı ağaçlarla kaplı bu saklı güzelliğin adından son yıllarda söz edilir olmuş. Tahtalı Köyü sınırları içindeki göletin çevresinde TEMA Vakfı, ağaçlandırma ve erozyon önleme çalışmaları yapmış. Derince Belediyesi, göl çevresinde bir ‘Doğapark’ yapmak için kolları sıvamış. Tahtalı Köyü’nde göl manzaralı arsa ilanları internette arz-ı endam ediyor. Anladığımız burası da bakir kalmayacak çok yakında. Tavsiyem, bozulmadan gidin…

 

28 Aralık 2020

Temiz hava araçları:ELEKTRİKLİ ARABALAR


Oğlum işi gereği Norveç’te çalışıyor. Ailesi ile birlikte Norveç’in güneyindeki bir şehrine yerleşti.Tabii ilk akla ulaşım geliyor. Araştırdılar, elektrikli otomobil almaya karar verdiler. Bir baktılar talep fazla. Sıraya girdiler, bir ay beklediler.Talebin nedeni çok açıktı; Norveç hükümeti teşvik için bir çok kolaylıklar getirmişti. En önemli teşvikte vergi alınmamasıydı.Gelelim otomobili biraz tanıtmaya;

Ev otoparklarındaki şarj edilme aleti. Elektrikli arabaların şarj edilme yeri

 

Kaputun altında bilinen klasik motor yok, onun yerine iki tane elektrik motoru var. Biri ön tekerleklerder. biri de arka tekerleklerde. Böylece araç  4x4 oluyor.Ön kaputun altında motor yerinde kabloları koyacak bir kutu var.

Otomobil kendi kendine de gidebiliyor. Çok iyi bir kamera sistemi var, öndeki arabaları, şeritleri, yayaları, trafik işaretlerine görüyor ona göre yavaşlıyor veya hızlanıyor. Direksiyonu da kendi çeviriyor. Direksiyonu bırakınca bir süre sonra “kontrolu al” diye uyarıyor.

 

15 Kasım 2020

Şehrin ortasındaki cennet:ATATÜRK KENT ORMANI

 

 Her gün pencereden gördüğüm ağaçlı bölgeyi hep merak etmiştim. Halka kapalı bu alan yıllarca ihmal edilmiş. Hacıosman ile Derbent arasında derin bir vadiyle ikiye bölünmüş bu bölge fikir olarak park alanı düşünülmüş o kadar.

İstanbul’a büyük şehir belediye başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu alanı gezdiğinde şaşkına dönmüştü. Şehrin içinde kalan bu cennet alan halkın hizmetine açılmalıydı. Verdiği sözü tuttu; Atatürk Kent Ormanı hizmete açıldı.

Bu vadide iki doğal gölet (Büyük Gölet, Küçük Gölet) ve Büyük Gölet'in hemen yanında, Vadidibi Göleti diye adlandırılan küçük bir gölet daha yer alıyor.

Yol kenarlarına bitkiler dikilmiş.


Oturma gruplarına bisikleti koyup kilitleyecek yerler yapılmış.



Ormandaki ondan fazla ağaç türü var. Bu ağaç türleri korudaki panolarda sapsız meşemazı meşesi, Macar meşesi, kızılağaçakkavaktitrek kavakcevizerikkızılçam,karaçam, fıstık çamısahil çamısarıçamservi ve dişbudak olarak sıralanmış. Bunların dışında ormanda incirelmakirazalıç gibi meyve ağaçları da var. Kent ormanının tanıtım panosunda çalı tipi bitki türleri olarak fındıkkızılcık, dikenli pırnal meşesi, pembe çiçekli laden, beyaz çiçekli laden, kurtbağrı, funda, katırtırnağıkocayemiş, kuşburnu, geyik dikeni, akçakesmekarabaş otumuşmula, sırımağu ve morcak yer alıyor.


Atatürk Kent Ormanı’nda pek çok çiçek türü de mevcut. Yol kenarlarındaki başlıca çiçekler arasında lavanta, zakkum, ortanca, düğün çiçeği, veronika, ballıbabaçuha çiçeğimenekşe, turnagagası, karahindiba, papatya, yabani bezelye, çayır düğmesi, beşparmak otu, üçgül, yonca ve yabani fiğ sayılabilir.

Engelli yolu bir köprü ile vadiye ulaşıyor.

Atatürk Kent Ormanı, geniş ve çok çeşitliliğe sahip bitki örtüsü ve göletleriyle kuş türlerine zengin bir ortam sağlıyor. Ormandaki en yaygın kuş türleri kızılgerdançit kuşukaratavuk ve bülbül. Koruda ayrıca, yerleşik hale gelmemiş olmakla beraber papağanlar yaşıyor. Kent romanında, mevcut kuşlar için en uygun gözetleme noktaları da işaretlenmiş.




Ormanı gezenler için büyük tur ve küçük tur yapılabilecek düzgün yürüyüş ve bisiklet yolu yapılmış; spor alanları, çocuklar için parklar, oturma grupları da yerleştirilmiş, ayrıca Hacıosman metro çıkışından parkın içine uzanan engelli yolu düşünülmüş ve büyük bir etkinlik ve festival alanı da açılmış.

Burnumuzun dibindeki cenneti sonunda biz de keşfettik.

20 Ekim 2020

Sonbaharın dansı…

 Suzan Peker- Bozcaada

Poseidon yine kızgın. Kime kızdıysa bu sefer. Deli gibi esip, gürlüyor.

Bağbozumu biteli çok oldu. Asmalar yine de yapraklarını dökmedi bu sene hayret. Kimisi kırmızı, kimisi sarı, yeşil kalmaya direnenler de var. Ya üzerindeki kararmaya yüz tutmuş kuruyup kalmış çavuş üzümleri, Cabarnetler, Merlotlar, Alicanteler... İnsanın içi acıyor.  

Ahh o canım Alicanteler... Yaprakları sonbaharla birlikte bir şölene dönüşen Alicanteler. Kırmızı gelinliklerini giymiş, rüzgârda dans eder gibi salınan Alicanteler...

Çavuşların yaprakları sarı, yer yer kahverengiye dönmüş.  Adanın üzümü olduğu için hem annesi, hem babası gibi diğerlerinin. Adaya gelen tüm üzümler  misafir de o, ev sahibi sanki. Tatlı, taptatlı bir ev sahibi.

Merlotların kolları yerlerde.  Hele bazıları Cabarnetlere kol atmış, sanırsın birlikte halay çekecekler. Aman ha çok yaklaşmayın birbirinize pandemi var bu sene. Her şey uzaktan uzağa. Maske şart.

Zeytinlerin arasında en az 1.5 metre var. Onlar kurtardı. Ama onlara da bu sene filizkıran hastalığı geldi. Örümcek ağları var yaprakların arasında. Bir bakıyorsunuz canım yaprakçılar yenip yok olmuş. Zeytin vermedi hiçbiri. Yok senesi herhalde. Sadece bağa inerken sol yandakinin üzerinde 15-20 adet zeytin var. Simsiyah kocaman zeytinler. Gidip gelip konuşuyorum onlarla.  

Karga sürüleri çığlık çığlığa uçuyorlar. Bu kadar büyük sürüyü yazın bir arada görmek zor. Denizden doğru büyük bir grup geçti az önce üzerimden. O kadar güzeller ki, gözümle hep fotoğrafını çekiyorum onların. Belleğimde çok karesi var, bağların üzerinde raks eden kargaların.

Ben bunları yazarken, şimdi yağmur tıpırdamaya başladı. Poseidonla Zeus kol kola vermiş eğleniyor galiba yeryüzündekilerle. Ama mis gibi kokuttular toprağı. İçime çekiyorum, şükür ediyorum.

Sağ ve sol yanımda iğde ağaçları eğiliyor iki yana. Üzerinde iğde çok fazla bu sene. Şimdi sağdaki iğdenin altına bizim bir gözü kör olan kedi yavrusu geldi. Bir kavgada kaybettiğini düşünüyoruz gözünü. Üç kardeşin arasında tüyleri en parlak olan da en küçük olan da bu. İsim veremedik hiçbirine. Ama hepsini tanıyoruz. Anneleri bizim bahçede büyüttü onları.  Sadece yemek saatlerinde gelip karınlarını doyurup gidiyorlar.  

Lavanta ve gavuraların arası yabani ot dolmuş. Ayıklamaya koyuldum geçen gün ama bitmiyor. En çok da yapışkan Anduz Otu sıkıyor canımı. Kökleri sağlam çapayla çok uğraşmak gerekiyor. Ama adada bu ottan o kadar çok ki, savaşmanın boşuna olduğunu düşünmeye başladım. Baharda kelebeklerin gözbebeği olan mis kokulu lavantaların sadece yaprakları kaldı. Rüzgârda nazlı nazlı salınan gavuraların da çok az çiçekleri. Yavaş yavaş kış uykusuna hazırlanıyorlar.

Sardunyalar en dayanıklıları. Köşede mavi yaseminle kırmızı, beyaz, pembe renk cümbüşündeler hala. Yazdan kalan anılar gibi. Itırlar biraz kuytu seviyor. Ne güneşi, ne rüzgârı çok sevmiyorlar. Neler çektim bu Itır çiçeğini bulana kadar. Kaç çiçekçiye sordum. "O eski çiçek abla, konu komşuda varsa koparacaksın bir dal" dediler. Ada sokaklarında az insan kollamadım, Itır çalacağım diye. Neyse bir tanıdık verdi de çoğalttım sonra. Mis gibi kokuyor. O yüzden mis çiçeği de deniyor. Anneannem, Itırlı muhallebi yapardı çocukluğumda. Tadı hala damağımda. Gelip geçerken elimle okşayıp elimi koklamadan geçemiyorum ıtırın yanından.

Sukulentleri babaannemin yadigârı emaye tencerelerin içine dikmiştim. Onlar da sevgiyi hissettiler herhalde, mutlular.

Bir serçe uzaklardan ıslık çalıp şarkı söyleyerek geldi. Çimenlerdeki kâseden su yudumluyor şimdi. Yağmur, yalnızlığın sesini örtüyor. Sadece rüzgâr, kuşlar ve yağmur...


15 Mart 2020

Tespih!


Suzan Peker yazdı:
 Başparmak ve işaret parmağı tespihin tanelerini soldan sağa geçiriyordu.  “Allah, Allah, Allah” diye mırıldandığı duyulmuyordu bile.  Belki 80 yıldır aşina olduğu tespihin taneleri, şimdi ne kadar da yabancıydı O'na. Dertlerini mi sayıyordu, yıllarını mı belli değildi.  Amaçlı ama amaçsızca görünen bir kısır döngünün içindeydi.
90'ına yaklaşıyordu. Son zamanlarda yaptıklarını hatırlamaz olmuştu. Koltuğa oturup bir, bir buçuk saat boyunca tespihiyle uğraşıyordu. Evin sessizliğini sırayla saatin tıkırtısı ve tespih tanelerinin sesi bozuyordu. Bir tık saatten, bir tık sarı ahşap yuvarlaktan. Tık, tık... tık, tık...Zamanın sesi, imanın sesi, zamanın sesi, imanın sesi...
Doksandokuz tane küçük yuvarlağı her zaman aynı yöne düşüremiyordu. İşte böyle zamanlarda yüzü düşüyor, azıcık kalan morali tümden kayboluyor, kafası iyice karışıyordu. İşte böyle zamanlarda evde olmayan kimseleri görüyor, evi tanımıyor, bilmediği bu evden gitmek için çantasını  toplamaya başlıyordu.  Neler yoktu ki yanından ayırmadığı çantasının içinde.  Dört tane yakın ve uzak gözlüğü, Beş tane tespih, mendil, çorap, makas, para ve çok sevdiği bir kekin tarifi. İşte böyle zamanlarda bir can simidi arıyor ve kızına bağırıyordu:
- Zelihaaaa  gel ben yine karıştırdım.
Zeliha koltuğun yanına ilişiyor. "Anne bak soldan sağa doğru tek tek çekeceksin" diye gösteriyordu O'nun elindeki tespihin tanelerine uzanarak. "Hiç ters çevirme" diyordu. "Soldan sağa çekeceksin"
Başıyla onaylayıp yeniden Allah, Allah diye mırıldanmaya başlıyordu.  
Öğle ezanı biter bitmez Zeliha bağırdı:
 -Ezan bitti anne kılabilirsin.
Ellerini göğsünde kavuşturdu, dudakları mırıldandı, gözleri kapandı...Namaz kılarken artık çoğu zaman uyukluyordu. Namazı bitince kızına seslendi:
-Zelihaa gel beni kaldır.
Zeliha ellerinden tuttu, birinci denemede başaramadı. İkincide de.  Koltuk sanki bırakmıyordu O'nu. Üçüncüde Zeliha'nın ellerine sarıldı, doğruldu, yavaş ve küçük adımlarını  atmaktan korkarak masaya kadar gelebildi. Öğle yemeğine oturdu. Aç karnına olan ilaçlarını içti. Önlüğünü giydirdi kızı.
-Canım yemek istemiyor dedi.
-Olmaz anne yemelisin dedi Zeliha.
Birkaç yudum aldı
-Doydum dedi
Zeliha
- Biraz daha anne dedi
Birkaç yudum daha aldı...
Tok karnına olan ilaçlarını içti.
- Kaldır beni artık dedi.
Masadan güç alarak, Zeliha'nın da desteğiyle doğruldu. Zar zor attığı birkaç adım O'nu lavaboya ulaştırdı. Önce ellerini, sonra takma dişlerini, sonra yeniden ellerini, sonra yeniden dişlerini yıkadı. Son kez ellerini yıkayıp Zeliha'nın verdiği havluya ellerini sildi.
Zeliha'ya uzattığı elleri, küçük adımlarına destek oldu. Kendini koltuğa atınca derin bir “oh” çekti...
Sonra biraz önce kapı koluna astığı sarı tespihe uzandı eli. Evirdi, çevirdi baktı tespihe, çok eski bir dostunu tanımaya çalışır gibi. İlk taneyi geçirdi soldan sağa parmakları derin bir
-Allah
çıktı dudaklarından. Sonra mırıldandı:
-Allah, Allah, Allah...
Saatin yelkovanı da sanki “Allah Allah” demeye başlamıştı ki;
- Zelihaaa dedi, gel ben yine karıştırdım.