18 Temmuz 2015

ENTRİKATÖR!

Torba (Zorba) kanunlar nedense (!) açık hatta çok çok açık ve de şeffaf ve de milletin takdirine saygılı bir şekilde yapılır!. Ve de çok kere,değil halkın, milletvekillerinin de haberi olmaz!. 26 Mart günü sabaha karşı sadece Başbakana verilen örtülü ödenek hakkını % 52 oyla halkın seçtiği Cumhurbaşkanı Erdoğan “örtülüyü ” örtüsüz bir hamle ile götürdü!. Davutoğlu da aldığı emri tekrarladı! AKP Grubuna bir talimat patlattı.(!) “Örtülü Erdoğan’a verile. Ve de acele edile” Anladık ki bizim ileri demokrasimiz o gün de yıkılmadı. Ayakta kaldı. Örtülü ödenek düzenlemesinin seçimler öncesi kaçak saraydaki 1100 odanın doldurulmasına yani başkanlık sistemine hazırlık olduğu yazıldı. Ve çok kere hukuka karşı ve bir çok kere de sabaha karşı verilen bu imkanla Cumhurun başkanı “ne hakla” dedirtmeden Örtülü ödeneği cebine koyuvermiş oldu! Nasıl olsa alacağı kararlardan artık sorumlu değildi. (Anayasa:105. Madde Cumhurbaşkanı alacağı kararlardan sorumlu değildir.)
MADDE 104.– Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Bu amaçlarla Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır: a) Yasama ile ilgili olanlar  b) Yürütme alanına ilişkin olanlar  c) Yargı ile ilgili olanlar...
Şu sıralar, özgür icraatını göremediğimiz arada kaybolmuş gibi duran ve geleceğimizi emanet ettiğimiz sorumlu kim? Anayasanın 112. Maddesine göre Bakanlar Kurulu ve Başbakan genel siyasetin yürütülmesinden sorumludurlar. Ne kadar örtülürse örtülsün, örtülemez olan Örtülü ödenekten harcama yapma yetkisi sadece Başbakana, belli hizmetler için verilir gerçeğidir.  Özetle kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükümet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan bir ödenektir. Cumhurbaşkanının Anayasa’ da sayılan ve yapması gereken işler arasında örtülü ödenek harcamasını gerektiren bir görevi yoktur. Muhtemelen bizim bilmediğimiz başka bir örtülü babayasa vardır! Çok az sözü edilen fakat çatır çatır işleyen bir Örtülü ortaklık ise iş başındadır. Meclis Başkanlığı seçiminde AKP örtülü ortağı MHP desteği ile başkanlığı almadı mı? Delil isteyenler TRT yönetimi seçilirken isimlerin gösterdiği işaretlere bakabilirler. MHP’nin AKP’yi omuzladı ve muhalefetin çok şikayetçi olduğu TRT’ye AKP adaylarını seçtirdi...
Para musluğu açık kalınca hangi örtülü işler sürüp gitmiştir? Nedense benim zihnim mi arızalı! Çok şeye artık akıl erdiremez haldeyim. Öncelikle 12 ayın Sultanı’nı da anlamıyorum!. Aç olanın halinden anlamak için aç kalmıyor muyuz? Yoksulluk ve açlık rakamları büyürken bu yemek gösterisi, bu reklam merakı ne? Yemekler, tarifler, anlatımlar! Yarı aç yarı tok gezenlerin gözüne sokulan gösterişli İftar Sofraları! Bu Sultanlıkta sofraya oturanlar 12 ay yetecek kadar mı yemek yiyor? Kıtlıktan çıkmış gibi! Belediyeler kimin parasını harcayarak yapabiliyor bu gösteriyi? Sultan’ı anladık diyelim. Ya geride kalan garibanın 11 ayı ne olacak?
Kini, mezhebi, ayrıştırmayı sürdürmeden gerçeği nasıl görebileceğiz? Cumhurbaşkanı bir iftar yemeğinde gene konuştu. Siyaset meydanını tarif etti: “Siyaset meydanı er meydanıdır. Millet siyasetçilerden, partilerden hizmet bekliyor. Eğer siyasetçi kendisi meseleyi çözemiyorsa, bu meseleyi çözecek olan milletin ta kendisidir. Birbiriyle ve diğer makamlarla didişme halindeki partilerin koalisyonu, Türkiye’ye fayda değil, zarar getirir. Böyle bir zaman ve enerji kaybına milletimiz rıza gösteremez. Artık Cumhurbaşkanı, diğer görevlerinin yanı sıra millete karşı da doğrudan sorumludur. Türkiye’nin büyük projelerini rafa kaldırma tartışmalarıyla başlayan bir koalisyon görüşmesi, karşısında herkesten önce beni bulur.” Yani ben yeniden sahaya iner AKP nin tek başına iktidarını sağlayacak 3-5 puanı yeni bir seçimle alabilirim. Siz iyisi mi yeniden seçime gidin ben de istediğimi yapabileyim. Uzatmayın… Koalisyon moalisyon…
Onlar görmese de dinlemiş inanmışlardır!. Okumaya, araştırmaya, acaba mı demeye terbiyeleri el vermez! Toplum katmanlarının neresine bakarsanız bakın hangi yaşanmış hikayeyi alırsanız alın o daima başrolü oynar. Değişmez vazgeçilemez her zaman galip gelir. Ürettiği entrikalarla büyümüştür. ENTRİKATÖR olmuştur. Prensip sahibidir!.Sonunda yalan olduğu yalanı yaratanlar tarafından dahi kabul edilse bile hala Kabataş’daki başı örtülü bacım türküsü çalınıyor. Doğruyu söylemek sorumluluktur! Cesaret değil!
“Kanunlar çiğnenmemiştir” diyen biri size ne anlatıyor! Kanunların uyulması gereken şeyler olduğunu mu? Muhalefet ise durmadan normale dönmeden bahsediyor.Hukuk normalleşsin. Neden bugün anormal bir hukuk var denemiyor. Mezhepçilik yapılmaz, partizanlık olmaz, adam kayrılmaz desem! Geometrik hesaplaşma kalmadı demek mi daha açıklayıcı. Paralel lafına girmeden... Türkiye’nin büyük projeleri desem ne anlarsınız. RANT gelecek hemen her yerde hizmet götürüyoruz deyip GÖTÜRMÜYORLAR MI? Tarafsız, herkese eşit konumdaki Cumhurun başı her sıkıntının tam üstünde kalacak iken hemen her işin tam ortasında değil mi? “Türkiye’nin büyük projelerine karşı çıkanlar karşılarında beni bulur” Hala inşaatla içiçe! Birbirine bağlı insan, kalitesi yüksek insan, birbirini seven sayan insan yetiştirmek çok mü kötü? İşler her gün daha mı iyiye gidiyor? Kürtler seçim öncesi oyalanmadı mı? Dün çözdü çözülecek, ha oldu ha olacak idi. Bugün sorgusuz sualsiz babanızdan kalmış gibi DİGİTÜRK’ü kanun boşluğu bulup Katar’a sattınız. Katar’la nasıl bir bağınız var?. Çözüm süreci ile neyi çözdünüz? Şimdi ne oldu? Şimdi katar katar asker sevkiyatı, çatışma haberleri neyin işareti? Kürtlerde var olan öfkeye bir de kandırılmış olma kızgınlığı yüklenmedi mi? Pazarlıklar kimle nasıl yapıldı kim kime ne söz verdi?. Kim kimden ne söz aldı? Hangi entrikaya karşı hangi karşı entrika sahne alıyor? KİM biliyor olan biteni?...Mutlaka bir bilen var  ENTRİKATÖR! Ama o da Türkçe bilmiyor!
*Sabah erken kalkıp, en yeni gömleğimi buldum. Yakın çevreme en güler yüzümle Günaydın dedim. Oysa belim gene ağrıyordu. Aklım memlekette,.yollarda... Bir süre sonra TV yi de kapattım... Kazalar... Olumsuzluklar... Sahte yüzler... Gerçek gibi anlatılan yalanlar.. .Birden... Şeker bayramının şekeri kaçmıştı...

Gene de iyi bayramlar! Sevgiyle... 17 07 2015

9 Temmuz 2015

Sahi... Hepsi senin mi?


Zorlukla karşılaşmayan rahatın değerini bilmez. (Çerkes ata sözü)
*Seçim gelip geçecek. Ama mücadele bitmeyecek. 8 Haziran’dan sonra daha da sertleşecek. Gerçeği bulamayan göremeyenleri kim tedavi ediyor dersiniz? ... 
Yalan Doktoru AKP... Ona göre…KELAYNAK  31.05.2015
................................
Potamyalı (RTE) siyasetten yenilerek çekilmeyi kabullenemiyor! Kabullenemez! Aslında yeniden tek başına iktidar olabilmek için, yeniden, bir daha, bir kere daha seçim istiyor... Onun seçim derdi geçim derdinden daha büyük. AKP oylarının düşeceği korkusu ile yeniden seçime hevesli değilmiş gibi de yapıyor. Politikayı halkı kandırma sanatı olarak görürseniz bin bir plan üstüne yedek olarak birkaç bin plan daha yapabilirsiniz! Yapmalısınız... Halka gerçeği söylemek mi? O da ne demek! Söylememek için!
Kaçak Saray’da olanlar zaman zaman yansıyor. Milli idarenin (!) tecellisi gibi mi? Saray... Odalar, odalar, başkanlıklar, başkanlıklar. Kurgular. Parlamenter rejime ters ne varsa onların hazır odaları!.. Toplantılar, iftar yemekleri... Kalabalıklar gruplar... TEK ADAM ve diğerleri! Kim kimi kandırıyor dersiniz!
Kaçak Saray görüntüleri roman gibi... Muhtarlar ile saatlerce konuşuyor. Pardon onlar hala Tayyip Erdoğan muhtarı mı? Kaçak Sarayı her gördüğümde Çavuşevsku’nun halkı yoksulluk içinde kıvranırken inşaa ettirdiği saraya benzetiyorum. İnşallah akıbeti benzemez. Ufak tefek adamla uzun adamı mukayese etmek istemem. Çavuşevsku sarayının da bekleme salonu “Türk gazetecileri konuk olarak ağırladıkları” salon muhteşemdi. Belki tek büyük ve de yuvarlak  masası yoktu!. Türk gazetecileri kabul ettiği günü hatırlarım.  Tek tek ellerimizi sıktı. Hepsi o kadar. Ne bir şey sorabildik ne de cevap alabildik! Polis çok sertti, emretmek için ağzını açar ama halk sımsıkı kapardı... Neyse... Öyle benzer sahneler var ki...

Ben merak ettim... 7 Haziran seçiminde RTE ne kadar Anayasa hükmünü çiğnedi... Zaman geçince halkımız gördüğüne inanıyor. Olması gereken unutuluyor. Daha da önemlisi vesayetten kurtulmak için yola çıktık, az gitmedik, uz gitmedik nereye geldik... AKP nin getirdiği Erdoğan vesayetine! AKP onun kaptanlığında hemen her şeyi saklayarak geliştirmedi mi? Sünni bir mezhepci davayı yürütmedi mi? Biz neden burnumuzu Suriye bataklığına soktuk. Esad’la ailece görüşen ben değildim... Erdoğan ve Emine hanımdı... Canciğer kardeşler neden kanlı bıçaklı oldular? Recep Tayyip Erdoğan’ı siyaset Cumhurbaşkanı yaptı... Erdoğan Meclis Kürsüsüne çıkıp yemin etmedi mi? Neye söz verdi?
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma,”
En azından yeminin bir bölümüne sadık kaldı mı? Üstüne üstlük tereddütsüz yeminin tümünü okudu ve ant içti. İçtiği ne idi dersiniz? İktidar iksiri mi? Ne ile sarhoş oldu? Bunca antidemokratik yasayı emrindeki AKP milletvekillerine işaret edip “Geçirile” dedi. Torbalaya torbalaya kimi zaman bir gece yarısı, kimi zaman bir madde altına sokup kanun haline sokmadı mı? Torbalarla geçen yasalar ile torbalıp torbalanıp bugüne gelmedik mi? Rejim düşmanlığı depreşmedi mi? Hangi yaptırımla karşılaştı? Devletin Yüksek Seçim Kurulu kılını mı kıpırdattı?. Devletin hukuk sistemi “hoooop” mu dedi? Devletin hangi imkanını ne kadar harcadı. Daha başka bir ifade ile onun Cumhurbaşkanı olmasını istemeyenlerin  (en az %48) vergilerinden ne kadar parayı kullandı. O para milletin parası idi... Gider ayak bir el çabukluğu daha görmedik mi? Son saniyede sadece Başbakan için var olan Örtülü Ödenek Cumhurbaşkanlığı için yeniden yaratmadı mı? Nedir bu söylerim yaparsınız hali?. İleri değil aşırı demokrasi mi? Oysa siyasette sahne alanların her hangi bir partiye, herhangi bir lidere biat etmeden önce bilmesi gereken şey şu değil midir: Bir ülkede özgürlükler ne kadar genişlemiş ise, sosyal yapı ne kadar sağlam ise tek adamlar ne kadar sıradan vatandaş gibi yaşıyorsa o ülke o kadar hızlı kalkınır...
İnsanların tercihlerini kullanabildiği yarışma ortamında eşit şartları adil bir şekilde paylaştıkları ve hemen her şeyi araştırabildikleri rejimlerde serbest seçim halkın iradesini belirleyebilir. Ve yandaşların olmadığı ortam katılımı güçlendirir, kabiliyetleri keşfeder, laik olanı yükseltir...
AKP rejimi mezhepçi ,dayatmacı, yeşilden koyu yeşile oradan da zihni altında yıllardır yaşattığı şeriat  yoluna geçmek için otoriteyi besleyen kanunları torbalamadı mı? 13 yıl kadar her şeyi sardı sarmaladı Boyadı, alladı, pulladı. Benim muhtarım dedi. Benim milletvekilim dedi. Benim hakimim dedi. Benim polisim dedi. İktidarını payandalarken “AKP’nin torbalarından” neler çıktı şimdi gün ışığında değil mi? Gide gide çok mu demokratik bir ortama uyandık. Hala tam amlamı ile uyanabildik mi? Ve 7 Haziran’da halk AKP ve onun kurucu liderine şunu sormadı mı?.. Sahi... Hepsi senin mi? Diğerlerine % 60 kadarına hiç bir şey bırakmadın mı? Mecliste yasaları çiğneyip yeni lezzetler tatmadan, beşinci parti gibi hareket etmeden bir soluk al! Neden torbaladın torbaladın ama sonunda çuvalladın... İktidar elinden çıktı.? Şimdi anladın mı hepsi senin miydi?

*Önemsiz bir not: Elimde olan sebepler yüzünden, bir süre canım yazmak istemedi. Karışanı olmamanın ve patron emri dinlememenin tadını çıkardım...

Sevgiyle...Yalçın Kamacıoğlu

4 Haziran 2015

Yalıkavak tepelerinde “çalışır yel değirmeni”!

 Bodrum’un güzel kıyılarından biri de Yalıkavak. Yalıkavak’a bir tepeden iniliyor. Tepede bir cafe dikkatimizi çekti. Arabayı park edip cafeye girdik. Girdik diyorum dışarıda oturmak zordu zira rüzgar tepeyi uçuruyordu.
Tabii bu kadar rüzgar alan bir tepeye yel değirmeni yapmak da doğaldı. Oradaki çalışanlara yel değirmeninin çalışıp çalışmadığını sorduk.
Çalışıyormuş. Pervanenin kanatlarını çalışma sırasında takıyorlarmış. Yel değirmenleri ile rüzgâr enerjisini kullanmak çok eskilere dayanıyor.
Elektrik kaynağı olarak kullanılan ilk yel değirmeni ise 1890 yılında Danimarka'da yapılmış. Bu tarihten sonra rüzgârla çalışan değirmenler küçük ev ve çiftliklere elektrik sağlamak için kullanılmış.
1970'li yıllarda yel değirmenleri aracılığıyla elektrik üretimine ilgi arttı. ABD'de kurulan rüzgâr çiftliklerinde yel değirmenleriyle elektrik üretimi yapılıyor.
İlk yel değirmenlerinin 7. yüzyılda İran'da, daha sonraları Çin'de kullanıldıkları ve sonraları da Avrupa'ya yayıldıkları eldeki belgelerden anlaşılıyor.


29 Mayıs 2015

YALAN DOKTOR’u!...


Ne yazık ki ben 55 yıllık gazetecilik hayatımda haksever kaldım ama hiç bir zaman Oğuz Haksever olamadım... Belli ilkeler için direnince gerçeği arayan gazetecileri yadırgadılar... Silinip gittikleri de onlara uygulanan soykırım “dinozorların yok oluşu” olarak takdim edildi. Oysa gazetecinin gerçeği arama inancı mesleğin omurgasıydı. Yani o zaman da medyada dik durmaya çalışanlar oldu! Yok olmanın fark edilmeyen kısmı medya patronlarının meslekten gelenlerle ticaretten gelip medyayı daha zengin olabilme aracı görenlerin yer değiştirmesi ile gerçekleşti. Gerçek ve görünmeyen çürüme böyle başladı... Beni her zaman tebessüm ettiren söylemler sıklaştı. TV lerde yüzlerini görüp sözlerini dinlediğim, yılların deneyimli gazetecileri 20 yıllık 25 yıllık meslek geçmişlerinden örnek vermeyi ihmal etmediler. Benim için bu konuşmalar bir kere daha geriye dönmeyi gerektirdi. Bugün HÜRRİYET gazetesi üzerinden yürüyen tartışma böyle bir ayrımı çok iyi anlatacaktır.
Zaman zaman çok iyi işler yapmış gibi anlatılan Turgut Özal sadece daha kısa boylu idi. Mehmet Barlas gene aileye yakındı. Zaman zaman o tarihe yön veren yazılarında sadece şöyle bir şikâyeti görürdünüz! “Ben çağrılmadım sanmıştım. Meğer Turgut bey beni de yemeğe davet etmiş. Meğer benim davet edildiğim yemek Ankara da değil İstanbul’daymış.” Mehmet Barlas yönetenlerden fazlaca ayrı kalamaz. O dönem yanak sıkma huyu yoktu. Siz ne şekersiniz gibi mesleği acıtacak cümleleri keşfetmemişti! Ama görüntü değişmemişti. Turgut Özal’ın acımasızlığını, kindarlığını ve de gaddarlığını Bulvar Gazetesi Genel Yayın Müdürü iken yaşadım. Bilirim değil, iyi bilirim.. Olayları duymadım. Bizzat yaşadım. Bugün mesleği yaptım sananlar siyasetin saptığı yanlışa saplanıyorlar. YALAN ONLARA DA KOLAY GELİYOR!
Bir gazete sahibi ne kadar gazetesine sahiptir? Bir gazeteci ne kadar kahramandır?
Dünden bugüne gelişi anlamaya yardım edebilmek için anlatmam gereken şeyler var!
Aydın Doğan ile tanışacaktım. Bulvar gazetesi kapatılmıştı. Yani ben gene işsiz kalmıştım. TAKSİM’ e çıkarken sol kolda bir apartmana ve elimde bir küçük bir çanta gelmiştim. Tanışırken önce söylenen iltifat cümleleri nasıl biter o dönem ezberlemiştim.
-Yalçın kime sorsam senin gazeteciliğin hakkında çok müspet şeyler söylüyor. Ama ben sana gazeteci olarak gel bizde bir yere otur diyemem. Biliyorsun sen de Turgut beyin kara listesindesin. Ama sen bize promosyonlarda yardım et.
- Ama Aydın bey... Savunduğumuz basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü bu listelere itibar edilip uygulandıkça nasıl korunacak? Beni dinlemediğini fark ettim. O getirdiğim çantayı açmış içindeki kitaplara, yani promosyon malzemelerine bakıyordu. Kitabı incelerken konuştu.
-Sonuçta burası da ticari bir müessese...
İş bulma sevinci yaşamadığımı hatırlıyorum. Eşim benden çok heyecanla bekliyordu. “Ne oldu? sorusuna ne mi demiştim. Eski Hürriyet asla geri gelmeyecek. Eski gazete patronları da!
Zaten Aydın Doğan katıldığımız hemen her toplantıda beni eski Hürriyetçi olarak ayırma nezaketi göstermişti. Bugün Aydın Doğan’a siyasetin yaptığı haksızlığı kabullenmek mümkün değildir. Laik demokratik hukukun üstün olduğu bir rejimi savunurken “seçim bitecek her şey geçecek” masalına bel bağlayamayız. Gerçek veya yarı gerçek kahramanlara da... Keşke Aydın Doğan’ın gazete patronluğu kimliği, iş adamlığı kimliğinden daha fazla olsa. Direnebilirdi. Patrondur. Ve sonuçta ağır basan PARA olur... Diyeceğim gerçeği arama görevi kâr etme yerine zararı göze alabilecek gerçek gazetecilere kalıyor. Havuzdan çıkmalarla, hayallerle gerçekleri karıştıran, Dolmabahçe kalemşörlerine gelecek kavgasında ihtiyaç yok!
Aydın Doğan meselesini açmamın temel sebebi küçümsemek değil.
Ben zor doğa şartlarına rağmen Texas’da  OY kullandım. Elçiliğe ulaşmak için araba ile 4 saat yol aldık. Yağmur ve sel burada da felaketlere yol açmıştı. Zaman zaman ana yol tıkandı. Pek çok tali yol ise kırılıp düşen ağaç ve taşan sel yüzünden kapanmıştı. Kamacıoğlu ailesi olarak kararımız mutlaka OY KULLANMAKTI! Kullandık... Bir anlamı ile görevimizi tamamladık... İzin verirseniz konuşma hakkımız var!

Şimdi uyarma hakkını da kullanmalıyım... Seçim gelip geçecek. Ama mücadele bitmeyecek. 8 Haziran’dan sonra daha da sertleşecek. Gerçeği bulamayan göremeyenleri kim tedavi ediyor dersiniz?. Yalan Doktoru AKP... Ona göre.

25 Mayıs 2015

TATİL KENTİ BODRUM’UN TARİHİ KALESİ!

Türkiye’nin belki de yarısı Bodrum’a gitmiştir. Gitmiştir de kaç kişi Bodrum Kalesi’nde sergilenen tarihi buluntuları gezmiştir?
Bodrum bir tatil cenneti olduğu kadar tarihi bir kent de. Kaleyi gezerken  
Ben de eşimle sırf tarihi yerleri gezmek, görmek için gittim Bodrum’a. Kaleyi gezerken çoğunlukla yabancı turistlerle dolaştık salonları.
BEŞ KULELİ KALE
Bodrum Kalesi iki liman arasında, üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir yarımada üzerine kurulmuş. Kuzey yönünden karaya bağlı. En yüksek yeri deniz seviyesinden 47,50 metre yükseklikteki Fransız kulesi. Bu kuleden başka İngiliz, İtalyan, Alman kuleleri ile Yılanlı kule olmak üzere dört kule daha var.
İç kaleye, yedi kapı geçilerek ulaşılıyor. Kalenin I. kapısı kuzeybatı köşesinde.
Kesik tonozlu bir koridorla iç kaleye giriliyor. Bu koridorun altında bir sarnıç bulunuyor. İç avluda antik dünyanın ve yörenin tüm ağaç ve çiçeklerini görmek mümkün. Bunlardan biri defne. Kralların ve soyluların gölgesini sağlıklı buldukları çınar ağacı kalenin orta avlusunda. Antik dünyada çok önemli yeri olan zeytin ağacı ile pek çok törende kullanılan mersin de yetiştirilmekte. Mersin, Afrodit'in kutsal ağacı idi. Kuşlardan güvercin, çiçeklerden de gül Afrodit'e adanmıştı. Güvercinlerin selamlamalarıyla karşılaşmak ve gül kokularını duymak belki de kaleyi gezenlere Afrodit'i anımsatacak. 
 AMPHORA SERGİLEMESİ:İki kulplu,sivri dipli, taşınabilir lan bu kaplar antik devir ticaretinde zeytinyağı,şarap, kuru gıdaların taşınmasında ve depolanmasında kullanılmış.
 CAM SALON;Bu salonda M:Ö:XIV yy ile M:S XI yy arasında tarihlenen cam eserler sergileniyor.
 CAM BATIĞI:Marmaris'in 24 mil kadar batısında Bozuk Kale yakınlarındaki Serçe Limanı içinde bulunan Cam Batığı diye bilinen gemiye ait buluntular sergileniyor. Bu buluntular içinde ağırlık yapsın diye ahşap çapaların içine dökülen kurşun kalıplar ilgi çekiyor.

 İNGİLİZ KULESİ:Kule İngiltere’nin İngiltere dışındaki en büyük yapıtı. Kule IV. Henri zamanında yapılmaya başlanmış. Kulenin duvarlarında şövalyelerin adları bulunuyor.
 Kale burçlarından limanın görünüşü.
 KALENİN ŞEMASI:Antalya-Gelidonia Batığı kazısından çıkarılan eserlerin getirilmesiyle kale, 6 Kasım 1964 yılında Bodrum Müzesi açılmış. Müzede sergilenen eserlerin büyük bir bölümünü su altından çıkarılan kültür varlıkları oluşturduğundan 1981 yılında Su altı Arkeoloji Müzesi adını almış.
 Tarihi dönemlerde Bodrum'da kullanılan teknelerin bir benzeri kalede sergileniyor.
 DEVASA ZAKKUMLAR:Yaz boyunca en güzel moru açan ipek karanfilleri, her türlü rengi olan sardunyaları, çeşitli kaktüsleri, begonvilleri ve Kıbrıs akasyasından, çam, gölge ağacı, nar ve duta kadar Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağacı kalede görmek mümkün.
GENÇ TUĞ BATIKLARI:Bu bölümde Gelidonya burnu Batığı Şeytan Deresi Batık eserleri sergileniyor.Tunçtan yapılmış dev çapa bunlardan bir tanesi.

Kaynak:T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü

20 Mayıs 2015

Turgutreis’te “alın çöpüzü başınıza çalın” heykelleri!

 Bodrum’a mutlaka gitmişsinizdir. Turgutreis bölgesine de. Turgutreis'de Bodrum’un kargaşasını göremiyorsunuz.
Beldeye girdiğinizde D- Marin’de sizi geniş ve sakin bir park karşılıyor. Çöp sanat Parkında ilginç eserler var.
Denizi kirleten çöplerden yapılan heykel hemen dikkatinizi çekiyor. Pet şişe ve kapaklarından yapılan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Sadun Bora’nın portreleri de sizi acı acı gülümsetiyor.
Sanatçı Koçak çöplerden sanat eserleri yapıp birilerine mesaj göndermiş ama anlayan var mı acaba?
 Pet şişe ve kapaklarından yapılmış tekne heykel, sanatçı heykeltraş Rıfat Koçak imzasını taşıyor.
 Sanatçı Rıfat Koçak’ın kendi çalışması olan Halikarnas Balıkçısı metal büst heykeli.
 Pet şişe ve kapaklarından yapılan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın  portresi (üstte) ile ünlü denizci Sadun Bora’nın portresi  (altta) parkın dikkati çeken heykelleri arasında.

19 Mayıs 2015

19 Mayıs’a yasak getirenler, Atatürk sevgisini daha da perçinledi!

 Bugün Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı .
 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştı ve bugün İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir.
 Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmişti ama Atatürk’e karşı cepheleşen güç 2012'de, Mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Mili Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü'nce okullara gönderilen bir yazıyla engellendi.
Engellendi engellenmesine ama Cumhuriyet ve Atatürk sevgisi kalplerden sökülüp atılamadı. Bilakis bu sevgi daha da perçinleşti.

4 Mayıs 2015

Dünya çocuklarının çekim merkezi Legoland!

Dünyadan haberimiz yokmuş. Oğlum “baba. Üç günlüğüne Almanya’ya gidiyoruz. Mete ile Selin’i Legoland’a götüreceğiz” dediği zaman ismini duydum. Bizim ülkemiz ıvır zıvırla uğraşırken adamlar  Dünya çocuklarını kendilerine çekebilecek projelere imza atmışlar.
Legoland Danimarka kökenli bir proje. Bu eğlence parkları Danimarka, Almanya, İngiltere ve Amerika’da bulunuyor.
Almanya’daki park  Münih ile Stutgart arasına eşit mesafede bulunan Günzburg kasabasına kurulmuş.. Legoland Almanya  lego temalı eğlence parklarının Almanya’da bulunan tek outdoor yani açıkhava parkı . 2002 senesinde açılmış.

Parkta, lego teması altında pek çok oyun Legolardan yapılmış izlenimi verilerek hazırlanmış. Park, 7 ayrı bölümden oluşuyor.Ben de sizi bu lego dünyası ile baş başa bırakıyorum:







26 Nisan 2015

Bizim KATIR’larımız!

Benim kaçağa giden katırlarımız... Yolu olmayan dağları mesken bilen katırlarımız... Benim az yiyen çok çalışan... Sarp kayaları asfalt gibi tırmanan uysal katırlarımız! Benim kurşunlandıktan sonra intihar etti denen katırlarımız! Aldırmayın. Bu sizin fıtratınızda var! Benim tarafsızlık yemini edip hergün her konuda taraf  tutan Cumhurbaşbakanım, partili kaymakamım, valim, polisim-anti paralel olanlarım, muhtarım, yoldaşım, teröristim, sırdaşım yatıp kalkıp sana dua ediyorlarsa onları yeniden anlamaya çalışacağım... Biri her taraftan, her daim takdir alabiliyorsa onun hakimi, onun kanunu, ona göre işliyorsa ben bir daha sormayacağım. Bu Demokrasi mi?

Bu toplum, dini abartıp put perestliği taklit eder hale nasıl geldi? Kim ayırdı... Mezhep mezhep kim biledi onları? Kuran-ı kerimi pastaya çevirecek yaratıcı fikir kimden çıkabilir? Manzara bir anlamda ektiğin tohumun ürünü değil mi? Nihayet millet Kuranı sindirmedi mi? Yalayıp yutmadı mı? Şimdi damaklarda pasta tadı yok mu? Sadece Kuran da değil... Kâbe’yi de gecekonduya benzetmediler mi? Aaaaa bir bakıldı ki Kâbe de Üsküdarlara kadar gelmiş... Hangi rüzgar atmış?.. Lodos mu? Şiddetli Karayel mi? Yoksa senin rüzgârın mı? “Benim dindarım benim kindarım” tekrarı neyi nereye taşımış dersiniz?. Bir sabah uyananlar Kâbe’yi Üsküdarda görmediler mi... Mucize gibi!...

Üsküdar Belediyesi tarafından kurulan Kâbe maketi tartışmalara yol açtı ama olsun tartışılsa da kutlu ve mutlu bir olay oldu! Diyanet İşleri Başkanlığı da “Kâbe maketi etrafında tavaf büyük vebal” dese de kimi tepki tavaf edenlerin görüntüsü de çıkageldi. Ve nihayet yeterince duyulup görüldükten sonra Asr-ı Saadet Köyü'ndeki Kabe maketi Üsküdar Belediyesi tarafından kaldırıldı. Yanlışa düşmeyelim, yanlış bir işti bu yapılan diye kalkmadı. Niye kalktı?  “Kutlu Doğum haftası programları kapsamında, Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi bahçesine kurulan Asr-ı Saadet Köyü maketlerimizi, bizden yoğun istekte bulunan diğer kurumlara göndermek için sökmek zorunda kaldık Neymiş... Yanlış okumadınız... Onlar doğru derse ne oluyormuş. Doğruuuuu… Gel de katırları, kurşuna dizip intihar ettiler diyenlere hak verme!

Uzunca bir zamandır 23 Nisan EGEMENLİK ve Çocuk Bayramı Amatör ROL YAPMA günü gibi kullanılıyor. En son Davutoğlu aslı gibi davrandı... Yanına bir çocuk gelince 23 Nisan çocuğu olmaktan sadece üç-beş dakika kadar kurtuldu. Keşke çocuklar sürekli o koltukta kalsalardı! Bugün, egemenliğimizi halk olarak nasıl kullanıyoruz deme günüdür. Çocuk oyuncağı veya çocuk işi değil egemenliği gerektiği gibi kullanabiliyor muyuz sorusunu sorma günüdür! Bu çocukların işi de değildir. Hele çocukca bir iş hiç  değildir! Aslında Egemenliğin sultandan alınıp halka verildiği gerçeğini kavrama günüdür! İşte o 23 Nisan günü Egemenlik sultandan dini ve kutsal yapıdan alındı ve halkın temsil edildiği Milletin Meclisine devredildi… Yani Egemenlik çok açık bir simgedir. Osmanlının bitiş, Türk Ulus devletinin kuruluş simgesi… Modası geçmiş gibi bir muameleyi asla hak etmez!

Modası geçmeyen bir tartışma da SOYKIRIM-TEHCİR ikilemi üzerinden yürüyor… Ben lise yıllarına kadar Kadıköy Yeldeğirmeni’nde yaşadım. En yakın iki ardaşım Kirkor ve Yorgo idi... Ermeni ve Rum… Önce Kirkor’un ailesi dükkanını kapadı. Dört yol ağzından iskeleye inerken solda kundura dükkanları vardı... Ardından Yorgo Yunanistana göçtü. Sonra Yeldeğirmeninde benim için çocukluk günleri mutlu günler sona erdi. Biz de Beşiktaş’a geldik. O günleri ve onları her zaman özlemle anıyorum. Ben biliyorum ki daha çok sıkca karşılaşacağımız ,bir uzun yılan hikayesi Ermeni Tehciri tartışmasıdır. Beceriksiz politikacılar gene akıl dışı hatalarla işi geçiştirme peşindeler. Olacak şey mi? Çanakkele Zaferi kutlamaları ile Tehcir’i anma tarihleri çakışınca çok mu iyi oldu? Kuranı pasta yapıp yeme gibi bir şey değil mi? Gene hazırlıksız oldukları ortaya çıktı. Ermeni diasporasının hız kesmeyen hazırlığına karşı “Türkiyedeki 100 bin Ermeniyi sınır dışı etmedik” demek ne kadar haklı olabilir ki! Onlar en az benim kadar sizin kadar Anadolu insanı değil mi? Tarihi araştırmak arşivlere gömülmek çare değil aslında… Ermeni diasporosı için sorun İstanbul’un fethine kadar gidiyor. Yani mesele tarihi değil ki siyasi… Neden hala tarih kitabından başımızı kaldırmıyoruz. Soykırım yapılmadı. Yaptırılmadı… Ve asla Soykırımı kabul etmiyoruz. Edemeyiz… Doğru değil! Karşılıklı ölümleri Rus –Osmanlı savaşı ortamında kargaşayı kabul ederiz. Müşterek kayıplarımız olmuştur. Müşterek acıları kabul ederiz .Soykırım kararı alan bir devlet olsak yağmacıların idama mahkum olduğunu göremezdik!. En ufak bir delil olsa o tarihte de ceza vermek isteyen milletler çoktu… En heveslisi İngilizler, Malta’da olaylarla ilgili mahkeme kurdular.. 140 a yakın Osmanlı yetkilisi aylarca yargıladı!. Hukuki bir delil bulunamadı ki! Yani Soykırım yoktu! Şimdi bugüne dönüp sormalıyız?.. Kim bu Ermeni diyasporası? Ne yapmak istiyor? Amaç sadece tarihi bir yanlışı düzeltmek mi? Tarihle yüzleşmek mi? Hayır…Dışişleri çok iyi yetişmiş elemanlarla yaptığı amansız karşı çıkmayı çok başarılı sürdürdü. Monşer deyip AKP iktidarının çöpe atar gibi harcadığı dış işleri mensupları katır inadı ile mücadele ettiler! Ermenilerin 49 diplomatımızı, değişik yerlerde ve tarihlerde şehit etti. Biz o kıymetli vatan evlatlarını unutamayız!.


Ezbere katırları vurup intihar ettiler diyemeyiz! Bazen bizim Katırlarımızın inat etme hakkından vargeçmemesi gerekiyor!. Yol ne kadar çıkmaz gibi görünse de kayalar ne kadar sarp ve geçit vermiyor olsa da… Ezbere vurmayalım katırları… Onlar, en zor şartlarda şikayet etmez, intihar etmez. Hak için direnir ve çok kere haksız yere vurulurlar! 

25 Nisan 2015

Bir de Türk Ermenilerini dinleyin!

 Facebook’ta paylaşılan bir yazı dikkatimi çekti. Türkiye.Net internet sitesi yayımlamış, bir çok kişi de paylaşmış. Ben de hiçbir yorum katmadan bu yazıyı sizlere aktarıyorum:
"4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray’da nargile keyfi yapıyorduk. Lâf döndü dolaştı malum konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli: Ermeni asıllı bir Türk ve sade bir T.C. Vatandaşı olarak Dünya’ya ses nasıl duyurulur?
Ünlü bir sanatçı, politikacı veya bir dernek başkanı değilsin ki mikrofon uzatıp röportaj yapsınlar. Gazeteci değilsin ki fikirlerini köşenden dünyaya duyurabilesin.
İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor.
Bir tarafta “Ermenilere soykırım yapılmıştır” diyenler; diğer yanda
“soykırım yoktur” diyenler. Şimdiki moda ise “tarihçilere bırakalım” diyenler.
Soykırım yapılmıştır diyenlere bakıyorum, hepsi ya kindar Ermeni diasporası mensubu, veya bunlardan çıkarı olan siyaset erbabı. Yoktur diyenlere bakıyorum, bu konuda derin bir bilgileri yok ama adettir diye reddediyorlar.
Tarihçiler deseniz, neyi ortaya çıkartacaklar, Allah aşkına? Soykırımın belgesi mi olur? Es kaza ortaya bir belge çıksa, muhakkak karşı bir de belge çıkar, tartışma sonsuza kadar sürer gider. Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez. Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz.
*Bizler Türk Ermenileri’yiz.
Türk Ermenileri’in Harici Ermeniler’den çok ciddi bir farkı vardır. Bizler, tehcir sırasında, ya Türkiye’de kalmışların veya tehcir bitiminde Türkiye’ye geri dönmüşlerin torunlarıyız. Bizler tek tip hikaye dinlememişizdir. Diaspora Ermenisi sadece ölüm hikayesi bilir. Olaylardan sonra geri dönmemiş ve komşularının mahçup yüzlerine tanık olmamıştır. Onlar, bu ölümler için bütün Türk’leri suçlarlar. Olayları sadece soykırım olarak nitelerler.
Türk Ermenisi’nde ise daha bol ve daha değişik hikayeler vardır:
Mesela, dedem, Erzincan’dakı çiftliklerinden abisinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı.
Ne abi dönmüş ne altınlar..
Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş.
Büyük babam, Kayseri’de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşısı Sinan’ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş.
Bizler, katliam hikayeleri dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türk’erin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük.
Onun için “bize sorulsun” diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz.
Bu hadisenin bir uzun anlatımı vardır bir de kısa anlatımı.
Kısası şudur: Tebaanın bir kısmı emperyalist güçlerin gazına gelip ayrılıkçılık yapmıştır. Buna kızan Osmanlı hükumeti bölgede tehcir kararı almıştır. Günün şartlarına göre tehcir (göç) zor koşullar altında gerçekleşmiştir. Sürgünler, çoluk çocuk muhtelif şekillerde kırılmış ve kıyıma uğramıştır. Bu kırılma hastalık ve açlık sebebiyledir. Kıyım ise Osmanlı askeri tarafından organize bir şekilde yapılmamıştır. Hastalık dışındaki bu ölümler, münferit olaylardır ve sürgünlerin yanlarında götürdükleri altın paraları gasp etmeyi amaçlayan bölgenin eşkiyaları tarafından yapılmıştır. Başka cephelerde de savaşmakta olan Osmanlı askerinin sürgün esnasındaki cinayet olaylarını önleyecek sayıda ve güçte olup olmadığı da bir tartışma konusudur. Hal bu iken, o bölgede bu olayların cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir zülme uğramadiği göz önüne alınırsa, buna bir soykırım denemez.
Pek çok başka kelime söylenebilir; soykırım hariç.
Kaldı ki, söz konusu 1.5 milyon Ermeni sayısı, ölü sayısını değil kayıp sayısını ifade eder. Biz Türk Ermenileri, iyi biliriz ki: Anadolu, bu olaylar esnasında veya sonrasında, Müslüman olmuş Ermenilerle doludur. Bu kişiler, daha sonra serbest olmasına rağmen kendi dinlerine dönmemişler ve geçmişlerini gizledikleri için kayıp hanesine yazılmışlardır.
Sözün kısası budur.
Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini anlatırız.
Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz.
Fransızlara gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer.
Kalın sağlıcakla
*Sevan Ince*
İstanbul, 6 Ekim 2006