29 Mayıs 2015

YALAN DOKTOR’u!...


Ne yazık ki ben 55 yıllık gazetecilik hayatımda haksever kaldım ama hiç bir zaman Oğuz Haksever olamadım... Belli ilkeler için direnince gerçeği arayan gazetecileri yadırgadılar... Silinip gittikleri de onlara uygulanan soykırım “dinozorların yok oluşu” olarak takdim edildi. Oysa gazetecinin gerçeği arama inancı mesleğin omurgasıydı. Yani o zaman da medyada dik durmaya çalışanlar oldu! Yok olmanın fark edilmeyen kısmı medya patronlarının meslekten gelenlerle ticaretten gelip medyayı daha zengin olabilme aracı görenlerin yer değiştirmesi ile gerçekleşti. Gerçek ve görünmeyen çürüme böyle başladı... Beni her zaman tebessüm ettiren söylemler sıklaştı. TV lerde yüzlerini görüp sözlerini dinlediğim, yılların deneyimli gazetecileri 20 yıllık 25 yıllık meslek geçmişlerinden örnek vermeyi ihmal etmediler. Benim için bu konuşmalar bir kere daha geriye dönmeyi gerektirdi. Bugün HÜRRİYET gazetesi üzerinden yürüyen tartışma böyle bir ayrımı çok iyi anlatacaktır.
Zaman zaman çok iyi işler yapmış gibi anlatılan Turgut Özal sadece daha kısa boylu idi. Mehmet Barlas gene aileye yakındı. Zaman zaman o tarihe yön veren yazılarında sadece şöyle bir şikâyeti görürdünüz! “Ben çağrılmadım sanmıştım. Meğer Turgut bey beni de yemeğe davet etmiş. Meğer benim davet edildiğim yemek Ankara da değil İstanbul’daymış.” Mehmet Barlas yönetenlerden fazlaca ayrı kalamaz. O dönem yanak sıkma huyu yoktu. Siz ne şekersiniz gibi mesleği acıtacak cümleleri keşfetmemişti! Ama görüntü değişmemişti. Turgut Özal’ın acımasızlığını, kindarlığını ve de gaddarlığını Bulvar Gazetesi Genel Yayın Müdürü iken yaşadım. Bilirim değil, iyi bilirim.. Olayları duymadım. Bizzat yaşadım. Bugün mesleği yaptım sananlar siyasetin saptığı yanlışa saplanıyorlar. YALAN ONLARA DA KOLAY GELİYOR!
Bir gazete sahibi ne kadar gazetesine sahiptir? Bir gazeteci ne kadar kahramandır?
Dünden bugüne gelişi anlamaya yardım edebilmek için anlatmam gereken şeyler var!
Aydın Doğan ile tanışacaktım. Bulvar gazetesi kapatılmıştı. Yani ben gene işsiz kalmıştım. TAKSİM’ e çıkarken sol kolda bir apartmana ve elimde bir küçük bir çanta gelmiştim. Tanışırken önce söylenen iltifat cümleleri nasıl biter o dönem ezberlemiştim.
-Yalçın kime sorsam senin gazeteciliğin hakkında çok müspet şeyler söylüyor. Ama ben sana gazeteci olarak gel bizde bir yere otur diyemem. Biliyorsun sen de Turgut beyin kara listesindesin. Ama sen bize promosyonlarda yardım et.
- Ama Aydın bey... Savunduğumuz basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü bu listelere itibar edilip uygulandıkça nasıl korunacak? Beni dinlemediğini fark ettim. O getirdiğim çantayı açmış içindeki kitaplara, yani promosyon malzemelerine bakıyordu. Kitabı incelerken konuştu.
-Sonuçta burası da ticari bir müessese...
İş bulma sevinci yaşamadığımı hatırlıyorum. Eşim benden çok heyecanla bekliyordu. “Ne oldu? sorusuna ne mi demiştim. Eski Hürriyet asla geri gelmeyecek. Eski gazete patronları da!
Zaten Aydın Doğan katıldığımız hemen her toplantıda beni eski Hürriyetçi olarak ayırma nezaketi göstermişti. Bugün Aydın Doğan’a siyasetin yaptığı haksızlığı kabullenmek mümkün değildir. Laik demokratik hukukun üstün olduğu bir rejimi savunurken “seçim bitecek her şey geçecek” masalına bel bağlayamayız. Gerçek veya yarı gerçek kahramanlara da... Keşke Aydın Doğan’ın gazete patronluğu kimliği, iş adamlığı kimliğinden daha fazla olsa. Direnebilirdi. Patrondur. Ve sonuçta ağır basan PARA olur... Diyeceğim gerçeği arama görevi kâr etme yerine zararı göze alabilecek gerçek gazetecilere kalıyor. Havuzdan çıkmalarla, hayallerle gerçekleri karıştıran, Dolmabahçe kalemşörlerine gelecek kavgasında ihtiyaç yok!
Aydın Doğan meselesini açmamın temel sebebi küçümsemek değil.
Ben zor doğa şartlarına rağmen Texas’da  OY kullandım. Elçiliğe ulaşmak için araba ile 4 saat yol aldık. Yağmur ve sel burada da felaketlere yol açmıştı. Zaman zaman ana yol tıkandı. Pek çok tali yol ise kırılıp düşen ağaç ve taşan sel yüzünden kapanmıştı. Kamacıoğlu ailesi olarak kararımız mutlaka OY KULLANMAKTI! Kullandık... Bir anlamı ile görevimizi tamamladık... İzin verirseniz konuşma hakkımız var!

Şimdi uyarma hakkını da kullanmalıyım... Seçim gelip geçecek. Ama mücadele bitmeyecek. 8 Haziran’dan sonra daha da sertleşecek. Gerçeği bulamayan göremeyenleri kim tedavi ediyor dersiniz?. Yalan Doktoru AKP... Ona göre.

25 Mayıs 2015

TATİL KENTİ BODRUM’UN TARİHİ KALESİ!

Türkiye’nin belki de yarısı Bodrum’a gitmiştir. Gitmiştir de kaç kişi Bodrum Kalesi’nde sergilenen tarihi buluntuları gezmiştir?
Bodrum bir tatil cenneti olduğu kadar tarihi bir kent de. Kaleyi gezerken  
Ben de eşimle sırf tarihi yerleri gezmek, görmek için gittim Bodrum’a. Kaleyi gezerken çoğunlukla yabancı turistlerle dolaştık salonları.
BEŞ KULELİ KALE
Bodrum Kalesi iki liman arasında, üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir yarımada üzerine kurulmuş. Kuzey yönünden karaya bağlı. En yüksek yeri deniz seviyesinden 47,50 metre yükseklikteki Fransız kulesi. Bu kuleden başka İngiliz, İtalyan, Alman kuleleri ile Yılanlı kule olmak üzere dört kule daha var.
İç kaleye, yedi kapı geçilerek ulaşılıyor. Kalenin I. kapısı kuzeybatı köşesinde.
Kesik tonozlu bir koridorla iç kaleye giriliyor. Bu koridorun altında bir sarnıç bulunuyor. İç avluda antik dünyanın ve yörenin tüm ağaç ve çiçeklerini görmek mümkün. Bunlardan biri defne. Kralların ve soyluların gölgesini sağlıklı buldukları çınar ağacı kalenin orta avlusunda. Antik dünyada çok önemli yeri olan zeytin ağacı ile pek çok törende kullanılan mersin de yetiştirilmekte. Mersin, Afrodit'in kutsal ağacı idi. Kuşlardan güvercin, çiçeklerden de gül Afrodit'e adanmıştı. Güvercinlerin selamlamalarıyla karşılaşmak ve gül kokularını duymak belki de kaleyi gezenlere Afrodit'i anımsatacak. 
 AMPHORA SERGİLEMESİ:İki kulplu,sivri dipli, taşınabilir lan bu kaplar antik devir ticaretinde zeytinyağı,şarap, kuru gıdaların taşınmasında ve depolanmasında kullanılmış.
 CAM SALON;Bu salonda M:Ö:XIV yy ile M:S XI yy arasında tarihlenen cam eserler sergileniyor.
 CAM BATIĞI:Marmaris'in 24 mil kadar batısında Bozuk Kale yakınlarındaki Serçe Limanı içinde bulunan Cam Batığı diye bilinen gemiye ait buluntular sergileniyor. Bu buluntular içinde ağırlık yapsın diye ahşap çapaların içine dökülen kurşun kalıplar ilgi çekiyor.

 İNGİLİZ KULESİ:Kule İngiltere’nin İngiltere dışındaki en büyük yapıtı. Kule IV. Henri zamanında yapılmaya başlanmış. Kulenin duvarlarında şövalyelerin adları bulunuyor.
 Kale burçlarından limanın görünüşü.
 KALENİN ŞEMASI:Antalya-Gelidonia Batığı kazısından çıkarılan eserlerin getirilmesiyle kale, 6 Kasım 1964 yılında Bodrum Müzesi açılmış. Müzede sergilenen eserlerin büyük bir bölümünü su altından çıkarılan kültür varlıkları oluşturduğundan 1981 yılında Su altı Arkeoloji Müzesi adını almış.
 Tarihi dönemlerde Bodrum'da kullanılan teknelerin bir benzeri kalede sergileniyor.
 DEVASA ZAKKUMLAR:Yaz boyunca en güzel moru açan ipek karanfilleri, her türlü rengi olan sardunyaları, çeşitli kaktüsleri, begonvilleri ve Kıbrıs akasyasından, çam, gölge ağacı, nar ve duta kadar Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağacı kalede görmek mümkün.
GENÇ TUĞ BATIKLARI:Bu bölümde Gelidonya burnu Batığı Şeytan Deresi Batık eserleri sergileniyor.Tunçtan yapılmış dev çapa bunlardan bir tanesi.

Kaynak:T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü

20 Mayıs 2015

Turgutreis’te “alın çöpüzü başınıza çalın” heykelleri!

 Bodrum’a mutlaka gitmişsinizdir. Turgutreis bölgesine de. Turgutreis'de Bodrum’un kargaşasını göremiyorsunuz.
Beldeye girdiğinizde D- Marin’de sizi geniş ve sakin bir park karşılıyor. Çöp sanat Parkında ilginç eserler var.
Denizi kirleten çöplerden yapılan heykel hemen dikkatinizi çekiyor. Pet şişe ve kapaklarından yapılan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Sadun Bora’nın portreleri de sizi acı acı gülümsetiyor.
Sanatçı Koçak çöplerden sanat eserleri yapıp birilerine mesaj göndermiş ama anlayan var mı acaba?
 Pet şişe ve kapaklarından yapılmış tekne heykel, sanatçı heykeltraş Rıfat Koçak imzasını taşıyor.
 Sanatçı Rıfat Koçak’ın kendi çalışması olan Halikarnas Balıkçısı metal büst heykeli.
 Pet şişe ve kapaklarından yapılan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın  portresi (üstte) ile ünlü denizci Sadun Bora’nın portresi  (altta) parkın dikkati çeken heykelleri arasında.

19 Mayıs 2015

19 Mayıs’a yasak getirenler, Atatürk sevgisini daha da perçinledi!

 Bugün Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı .
 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştı ve bugün İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir.
 Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmişti ama Atatürk’e karşı cepheleşen güç 2012'de, Mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Mili Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü'nce okullara gönderilen bir yazıyla engellendi.
Engellendi engellenmesine ama Cumhuriyet ve Atatürk sevgisi kalplerden sökülüp atılamadı. Bilakis bu sevgi daha da perçinleşti.

4 Mayıs 2015

Dünya çocuklarının çekim merkezi Legoland!

Dünyadan haberimiz yokmuş. Oğlum “baba. Üç günlüğüne Almanya’ya gidiyoruz. Mete ile Selin’i Legoland’a götüreceğiz” dediği zaman ismini duydum. Bizim ülkemiz ıvır zıvırla uğraşırken adamlar  Dünya çocuklarını kendilerine çekebilecek projelere imza atmışlar.
Legoland Danimarka kökenli bir proje. Bu eğlence parkları Danimarka, Almanya, İngiltere ve Amerika’da bulunuyor.
Almanya’daki park  Münih ile Stutgart arasına eşit mesafede bulunan Günzburg kasabasına kurulmuş.. Legoland Almanya  lego temalı eğlence parklarının Almanya’da bulunan tek outdoor yani açıkhava parkı . 2002 senesinde açılmış.

Parkta, lego teması altında pek çok oyun Legolardan yapılmış izlenimi verilerek hazırlanmış. Park, 7 ayrı bölümden oluşuyor.Ben de sizi bu lego dünyası ile baş başa bırakıyorum:







26 Nisan 2015

Bizim KATIR’larımız!

Benim kaçağa giden katırlarımız... Yolu olmayan dağları mesken bilen katırlarımız... Benim az yiyen çok çalışan... Sarp kayaları asfalt gibi tırmanan uysal katırlarımız! Benim kurşunlandıktan sonra intihar etti denen katırlarımız! Aldırmayın. Bu sizin fıtratınızda var! Benim tarafsızlık yemini edip hergün her konuda taraf  tutan Cumhurbaşbakanım, partili kaymakamım, valim, polisim-anti paralel olanlarım, muhtarım, yoldaşım, teröristim, sırdaşım yatıp kalkıp sana dua ediyorlarsa onları yeniden anlamaya çalışacağım... Biri her taraftan, her daim takdir alabiliyorsa onun hakimi, onun kanunu, ona göre işliyorsa ben bir daha sormayacağım. Bu Demokrasi mi?

Bu toplum, dini abartıp put perestliği taklit eder hale nasıl geldi? Kim ayırdı... Mezhep mezhep kim biledi onları? Kuran-ı kerimi pastaya çevirecek yaratıcı fikir kimden çıkabilir? Manzara bir anlamda ektiğin tohumun ürünü değil mi? Nihayet millet Kuranı sindirmedi mi? Yalayıp yutmadı mı? Şimdi damaklarda pasta tadı yok mu? Sadece Kuran da değil... Kâbe’yi de gecekonduya benzetmediler mi? Aaaaa bir bakıldı ki Kâbe de Üsküdarlara kadar gelmiş... Hangi rüzgar atmış?.. Lodos mu? Şiddetli Karayel mi? Yoksa senin rüzgârın mı? “Benim dindarım benim kindarım” tekrarı neyi nereye taşımış dersiniz?. Bir sabah uyananlar Kâbe’yi Üsküdarda görmediler mi... Mucize gibi!...

Üsküdar Belediyesi tarafından kurulan Kâbe maketi tartışmalara yol açtı ama olsun tartışılsa da kutlu ve mutlu bir olay oldu! Diyanet İşleri Başkanlığı da “Kâbe maketi etrafında tavaf büyük vebal” dese de kimi tepki tavaf edenlerin görüntüsü de çıkageldi. Ve nihayet yeterince duyulup görüldükten sonra Asr-ı Saadet Köyü'ndeki Kabe maketi Üsküdar Belediyesi tarafından kaldırıldı. Yanlışa düşmeyelim, yanlış bir işti bu yapılan diye kalkmadı. Niye kalktı?  “Kutlu Doğum haftası programları kapsamında, Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi bahçesine kurulan Asr-ı Saadet Köyü maketlerimizi, bizden yoğun istekte bulunan diğer kurumlara göndermek için sökmek zorunda kaldık Neymiş... Yanlış okumadınız... Onlar doğru derse ne oluyormuş. Doğruuuuu… Gel de katırları, kurşuna dizip intihar ettiler diyenlere hak verme!

Uzunca bir zamandır 23 Nisan EGEMENLİK ve Çocuk Bayramı Amatör ROL YAPMA günü gibi kullanılıyor. En son Davutoğlu aslı gibi davrandı... Yanına bir çocuk gelince 23 Nisan çocuğu olmaktan sadece üç-beş dakika kadar kurtuldu. Keşke çocuklar sürekli o koltukta kalsalardı! Bugün, egemenliğimizi halk olarak nasıl kullanıyoruz deme günüdür. Çocuk oyuncağı veya çocuk işi değil egemenliği gerektiği gibi kullanabiliyor muyuz sorusunu sorma günüdür! Bu çocukların işi de değildir. Hele çocukca bir iş hiç  değildir! Aslında Egemenliğin sultandan alınıp halka verildiği gerçeğini kavrama günüdür! İşte o 23 Nisan günü Egemenlik sultandan dini ve kutsal yapıdan alındı ve halkın temsil edildiği Milletin Meclisine devredildi… Yani Egemenlik çok açık bir simgedir. Osmanlının bitiş, Türk Ulus devletinin kuruluş simgesi… Modası geçmiş gibi bir muameleyi asla hak etmez!

Modası geçmeyen bir tartışma da SOYKIRIM-TEHCİR ikilemi üzerinden yürüyor… Ben lise yıllarına kadar Kadıköy Yeldeğirmeni’nde yaşadım. En yakın iki ardaşım Kirkor ve Yorgo idi... Ermeni ve Rum… Önce Kirkor’un ailesi dükkanını kapadı. Dört yol ağzından iskeleye inerken solda kundura dükkanları vardı... Ardından Yorgo Yunanistana göçtü. Sonra Yeldeğirmeninde benim için çocukluk günleri mutlu günler sona erdi. Biz de Beşiktaş’a geldik. O günleri ve onları her zaman özlemle anıyorum. Ben biliyorum ki daha çok sıkca karşılaşacağımız ,bir uzun yılan hikayesi Ermeni Tehciri tartışmasıdır. Beceriksiz politikacılar gene akıl dışı hatalarla işi geçiştirme peşindeler. Olacak şey mi? Çanakkele Zaferi kutlamaları ile Tehcir’i anma tarihleri çakışınca çok mu iyi oldu? Kuranı pasta yapıp yeme gibi bir şey değil mi? Gene hazırlıksız oldukları ortaya çıktı. Ermeni diasporasının hız kesmeyen hazırlığına karşı “Türkiyedeki 100 bin Ermeniyi sınır dışı etmedik” demek ne kadar haklı olabilir ki! Onlar en az benim kadar sizin kadar Anadolu insanı değil mi? Tarihi araştırmak arşivlere gömülmek çare değil aslında… Ermeni diasporosı için sorun İstanbul’un fethine kadar gidiyor. Yani mesele tarihi değil ki siyasi… Neden hala tarih kitabından başımızı kaldırmıyoruz. Soykırım yapılmadı. Yaptırılmadı… Ve asla Soykırımı kabul etmiyoruz. Edemeyiz… Doğru değil! Karşılıklı ölümleri Rus –Osmanlı savaşı ortamında kargaşayı kabul ederiz. Müşterek kayıplarımız olmuştur. Müşterek acıları kabul ederiz .Soykırım kararı alan bir devlet olsak yağmacıların idama mahkum olduğunu göremezdik!. En ufak bir delil olsa o tarihte de ceza vermek isteyen milletler çoktu… En heveslisi İngilizler, Malta’da olaylarla ilgili mahkeme kurdular.. 140 a yakın Osmanlı yetkilisi aylarca yargıladı!. Hukuki bir delil bulunamadı ki! Yani Soykırım yoktu! Şimdi bugüne dönüp sormalıyız?.. Kim bu Ermeni diyasporası? Ne yapmak istiyor? Amaç sadece tarihi bir yanlışı düzeltmek mi? Tarihle yüzleşmek mi? Hayır…Dışişleri çok iyi yetişmiş elemanlarla yaptığı amansız karşı çıkmayı çok başarılı sürdürdü. Monşer deyip AKP iktidarının çöpe atar gibi harcadığı dış işleri mensupları katır inadı ile mücadele ettiler! Ermenilerin 49 diplomatımızı, değişik yerlerde ve tarihlerde şehit etti. Biz o kıymetli vatan evlatlarını unutamayız!.


Ezbere katırları vurup intihar ettiler diyemeyiz! Bazen bizim Katırlarımızın inat etme hakkından vargeçmemesi gerekiyor!. Yol ne kadar çıkmaz gibi görünse de kayalar ne kadar sarp ve geçit vermiyor olsa da… Ezbere vurmayalım katırları… Onlar, en zor şartlarda şikayet etmez, intihar etmez. Hak için direnir ve çok kere haksız yere vurulurlar! 

25 Nisan 2015

Bir de Türk Ermenilerini dinleyin!

 Facebook’ta paylaşılan bir yazı dikkatimi çekti. Türkiye.Net internet sitesi yayımlamış, bir çok kişi de paylaşmış. Ben de hiçbir yorum katmadan bu yazıyı sizlere aktarıyorum:
"4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray’da nargile keyfi yapıyorduk. Lâf döndü dolaştı malum konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli: Ermeni asıllı bir Türk ve sade bir T.C. Vatandaşı olarak Dünya’ya ses nasıl duyurulur?
Ünlü bir sanatçı, politikacı veya bir dernek başkanı değilsin ki mikrofon uzatıp röportaj yapsınlar. Gazeteci değilsin ki fikirlerini köşenden dünyaya duyurabilesin.
İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor.
Bir tarafta “Ermenilere soykırım yapılmıştır” diyenler; diğer yanda
“soykırım yoktur” diyenler. Şimdiki moda ise “tarihçilere bırakalım” diyenler.
Soykırım yapılmıştır diyenlere bakıyorum, hepsi ya kindar Ermeni diasporası mensubu, veya bunlardan çıkarı olan siyaset erbabı. Yoktur diyenlere bakıyorum, bu konuda derin bir bilgileri yok ama adettir diye reddediyorlar.
Tarihçiler deseniz, neyi ortaya çıkartacaklar, Allah aşkına? Soykırımın belgesi mi olur? Es kaza ortaya bir belge çıksa, muhakkak karşı bir de belge çıkar, tartışma sonsuza kadar sürer gider. Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez. Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz.
*Bizler Türk Ermenileri’yiz.
Türk Ermenileri’in Harici Ermeniler’den çok ciddi bir farkı vardır. Bizler, tehcir sırasında, ya Türkiye’de kalmışların veya tehcir bitiminde Türkiye’ye geri dönmüşlerin torunlarıyız. Bizler tek tip hikaye dinlememişizdir. Diaspora Ermenisi sadece ölüm hikayesi bilir. Olaylardan sonra geri dönmemiş ve komşularının mahçup yüzlerine tanık olmamıştır. Onlar, bu ölümler için bütün Türk’leri suçlarlar. Olayları sadece soykırım olarak nitelerler.
Türk Ermenisi’nde ise daha bol ve daha değişik hikayeler vardır:
Mesela, dedem, Erzincan’dakı çiftliklerinden abisinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı.
Ne abi dönmüş ne altınlar..
Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş.
Büyük babam, Kayseri’de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşısı Sinan’ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş.
Bizler, katliam hikayeleri dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türk’erin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük.
Onun için “bize sorulsun” diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz.
Bu hadisenin bir uzun anlatımı vardır bir de kısa anlatımı.
Kısası şudur: Tebaanın bir kısmı emperyalist güçlerin gazına gelip ayrılıkçılık yapmıştır. Buna kızan Osmanlı hükumeti bölgede tehcir kararı almıştır. Günün şartlarına göre tehcir (göç) zor koşullar altında gerçekleşmiştir. Sürgünler, çoluk çocuk muhtelif şekillerde kırılmış ve kıyıma uğramıştır. Bu kırılma hastalık ve açlık sebebiyledir. Kıyım ise Osmanlı askeri tarafından organize bir şekilde yapılmamıştır. Hastalık dışındaki bu ölümler, münferit olaylardır ve sürgünlerin yanlarında götürdükleri altın paraları gasp etmeyi amaçlayan bölgenin eşkiyaları tarafından yapılmıştır. Başka cephelerde de savaşmakta olan Osmanlı askerinin sürgün esnasındaki cinayet olaylarını önleyecek sayıda ve güçte olup olmadığı da bir tartışma konusudur. Hal bu iken, o bölgede bu olayların cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir zülme uğramadiği göz önüne alınırsa, buna bir soykırım denemez.
Pek çok başka kelime söylenebilir; soykırım hariç.
Kaldı ki, söz konusu 1.5 milyon Ermeni sayısı, ölü sayısını değil kayıp sayısını ifade eder. Biz Türk Ermenileri, iyi biliriz ki: Anadolu, bu olaylar esnasında veya sonrasında, Müslüman olmuş Ermenilerle doludur. Bu kişiler, daha sonra serbest olmasına rağmen kendi dinlerine dönmemişler ve geçmişlerini gizledikleri için kayıp hanesine yazılmışlardır.
Sözün kısası budur.
Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini anlatırız.
Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz.
Fransızlara gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer.
Kalın sağlıcakla
*Sevan Ince*
İstanbul, 6 Ekim 2006

16 Nisan 2015

ÇAĞDAŞ MÜZİK EĞİTİMİ ve KÖY ENSTİTÜLERİ!

  Beşikdüzü Köy Enstitüsü'nde müzik öğretmeni Mehmet Ali Kamacıoğlu kurduğu orkestra ile çalışırken...

 Prof. Filiz KAMACIOĞLU
   Marmara Üniversitesi,
   Atatürk Eğitim Fak.
  G.S.Eğt.Bl. Müzik Eğt. A.B.D

 Çağdaş Müzik Eğitimi konusuna girmeden önce eğitim kavramına ve eğitimin amacının ne olması gerektiği üzerinde durmamızın faydalı olacağı kanısındayım.

*EĞİTİM ;

Eğitim, bireye doğduğu andan itibaren hayatı boyunca etkisinden kurtulamadığı bilgi, görgü, inanış ve davranışları kazandırdığımız süreçtir.
Eğitimin amacı, somut düşünebilen, algılaması gelişmiş, çağımızı anlayabilen, problem çözme yeteneği olan, demokratik davranmayı öğrenmiş, doğruyu eğriyi görebilen, kendi ayakları üzerine basabilen, işini kendi duygu ve menfaatine göre değil, işin doğrusu ne ise ona göre yapabilen bireyler yetiştirmek olmalıdır.

*EĞİTİM NASIL OLMALIDIR ?

Önemli bir düşünür olan Mondaigne “ Ezber bilmek, bilmek değildir” der. Onun için iyi kafa dolu değil, işleyen kafadır. Ona göre, eğitim ve öğretim bilgiç yetiştirmeyi bırakıp insan yetiştirmeye bakmalıydı. “İnsan” ’ sa artık ne Tanrı’nın, ne kralın kuluydu. Kendini ve dünyayı kavrayan, alın yazısını değiştirebilen, tek kelimeyle, düşünebilen “ İnsan” demekti. Kitabın işi İnsan’ı belli bir düşüncenin kölesi, hamalı yapmak değil, tam tersine özgürce düşündürmek olmalıydı.
Çağdaş idealist yaşam felsefesinin Fransa’daki  temsilcisi Bergson lafazan insan yetiştiren ezberci eğitime çatıyor, okullarda elle çalışmanın, iş eğitiminin daha önemli yer tutmasını istiyor ve şunları söylüyor; “Elle çalışma bir eğlence sayılıyor . Yalnız unutuluyor ki, zeka, özünde madde ile oynama gücüdür, hiç değilse öyle başlamıştır, tabiat da onu bu iş için yaratmıştır. Böyle olunca zeka nasıl olur da eğitimden yararlanmaz? Daha ileri gidelim. Çocuğun eli kendiliğinden bir şeyler kurmaya yeltenir. Ona bu kuruculuğunda yardım etmekle, hiç değilse ona kurma fırsatları vermekle çok daha verimli bir insan olması sağlanabilir. Çocuğun bu kurucu yanını beslemekle insanlığın yaratma,  bulma gücü şaşırtıcı ölçüde artabilir dünyada. Hemen kitapla başlayan bilgi insanın serpilmeye hazır nice çabalarını körletip yok eder.  Çocuğu işe alıştıralım ve bu iş eğitimini herhangi işçiye bırakmayarak gerçek bir ustaya verdirelim ki, çocuğun maddeye dokunuşu hoyratça değil usturupluca olsun. Zeka o zaman elden kafaya doğru çıkacaktır.
 Okullarda bilim alanında yapılan nedir? Her şeyden önce bilimin vardığı sonuçları öğretiyoruz. Oysa gençleri metotlara alıştırmak daha iyi olmaz mı? Hemen uygulamaya geçersiniz, gençleri gözleme, denemeye, yeniden bulmaya çağırırsınız. Bakın nasıl can kulağıyla dinlerler o zaman sizi, nasıl anlarlar ne  istediğinizi ! Çünkü çocuk, arayıcı ve bulucudur, hep yeniliğin peşindedir. Kurallar sıkar onu. Kısacası çocuk yetişkin insandan daha yakındır doğaya. Yetişkin insansa doğadan çok toplumdan yanadır, öğretme işi de onun elindedir. İster istemez, öğretimde, topluma miras kalan ve kendisinin de haklı olarak övündüğü bilgi kazançlarına, varılmış bütün sonuçlarına en büyük önemi verecektir. Oysa, öğretim programlarını istediğiniz kadar geniş tutun, öğrencinin benimseyebileceği hazır lop bilim sınırlı olacak, hiç de seve, seve öğrenilmeyecek ve hep çabuk unutulacaktır.”

Yukarıda görüşlerini anlattığım, düşünürlerin özlediği eğitim programı nasıl olmalıdır? Bergson’un önerdiği İş eğitimi, sanat eğitimi öne alınarak yapılabilir.

Bilimi araştırma, felsefeyi düşünme, sanatı yaratma olarak düşünürsek, eğitim bu üç konunun bir bütün olarak ele alınıp programlanmasıyla olmalıdır. Felsefe, edebiyat ve sanat derslerinin, düşünme yeteneğini ve duyu algılarını geliştirici bir özelliği vardır, somut düşünmeyi öğretir, ayrıca kişilik gelişmesine etkileri sınırsızdır.

 Bugün çocuklarımıza özgür düşünmeyi öğretmede güçlük çekiyorsak nedenini somut düşünmeyi öğretemeyişimizde, duyu algılarının eğitilmemiş olmasında aramalıyız.( ezberci eğitimle). Güncel yaşamımızda da bu eğitim eksikliğinin sonuçlarıyla her an karşılaşıyoruz. Örneğin, Trafiği canavara çevirmemiz, cinayetlerin artması, çevre bilincini uyandıramamış olmamız, doğal güzelliklerimizin, tarihi eserlerimizin değerlerini bir türlü öğretemeyişimiz, gibi.

 SANAT EĞİTİMİ NEDİR?  NASIL OLMALIDIR?

*Sanat eğitimi nedir ? sorusunu   duyu algılarının eğitimidir şeklinde cevaplayabiliriz.
Sanat eğitimi, düşünmeyi, görmeyi, anlamayı ve anlatmayı öğretir. Dolayısıyla çok daha tekelci, kişiye özel, empati  gerektiren bir eğitimdir. Kişiliği geliştirir.

 Sanat eğitiminin eksikliği, kişilik gelişmesinde boşluklar bırakacak, bu nedenle yeni yetişen kuşaklarda büyük eksikliklere yol açarak toplumda onanmaz olumsuz gelişmeler oluşturacaktır.

*Sanat Eğitimi nasıl olmalıdır ?

Sanat eğitimi öğrencinin yaratıcılığını ve üreticiliğini geliştiren,  içinde iş eğitimi olan yaşayarak öğreten bir eğitim olmalıdır.
Çağdaş endüstri toplumlarının ilerlemeleri düşün, bilim ve sanatın etkileşimiyle gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle düşünüyle, bilimiyle, teknolojisiyle ve sanatıyla kendini yenileyerek gelişen toplum olabilmek söz konusudur. Bu bakımdan sanat eğitimi öğretimin her aşamasında, okul öncesinden başlayarak eğitime girmelidir.

*ÇAĞDAŞ MÜZİK EĞİTİMİ;

Geçen yüzyılın başından bu yana  Dalcroze,Carl Orff, Suziki, Kodaly gibi eğitimcilerin geliştirdiği metotlarla çağdaş müzik eğitimi uygulanmaktadır.

*Dalcroze, Eurythmics;  adıyla anılan yaklaşım, müziğin temel öğesinin ritim olduğu ve müzikteki tüm ritimlerin kaynağının insan bedeninin sahip olduğu doğal ritimlerde var olduğu düşüncesine dayanmaktadır.
E.J. Dalcroze’a göre, müziksel seslerin hızı zaman boyutunda, seslerin süresi hareket alanı boyutunda ve seslerin hareketini yönlendiren enerji ise bedensel kuvvetle ilişkili olarak ele alınmalıdır. Dalcrose, Eski Yunan’ın “ zıtlıkların dengesi” felsefesinden yola çıkarak, eski Yunan’cada “ iyi akış”, “ iyi hareket” anlamına gelen “ Eurhytmics” adını vermiştir metoduna. Bu yöntemin amacı, çocuğun müziksel işitme yeteneğini, ritim duygusunu ve yaratıcılığını oyunlar ve ritmik jimnastikle geliştirmektir.
*C. Orff Yönteminde ise;  Çocuğun ritim duygusunun ve yaratıcılığının gelişmesi amaçlanır. Ezgili-ezgisiz vurmalı çalgılar olan Orff çalgıları dört-beş yaş çocuğunun çalabileceği bir çalma kolaylığına sahiptir. Bu nedenle okul öncesinde Orff çalgıları en çok tercih edilen ve kullanılan çalgılardır.  
Orff-Schulmerk’in geliştirilmesi için yıllar içinde çeşitli ülkelerde birçok uzmanın yaptığı çalışmalarda, bu fikirlerin ve modellerin yalnız erken eğitimde değil, gençlerin ve yetişkinlerin eğitim sürecinde de kullanılabileceği ortaya çıkmıştır. Orff-Schulwerk’in sosyal pedagojide ve terapide kullanımı özellikle önem kazanmıştır. Orff anlayışıyla müzik ve hareket eğitiminin kendine has yapısını belirleyen en önemli unsur “elemanter” kavramıdır. *Elemanter Müzik ve dans eğitimi, her şeyden önce “ İnsan yetiştirmeyi” hedefler. Orff’a göre; İnsan’ın fiziksel varlığında iki unsur göze çarpar. Bunlardan birincisi nefes, ikincisi ise nabızdır. Bu iki öğe, farklı niteliklere bürünerek yaşamımızın belirleyicileri arasında yer alırlar. Onları, dışa vurumun temel olguları olarak sanatın çeşitli dalları olan resim, müzik ve dansta duyumsar ve keşfederiz. Bu iki olgu, hareketi yaratır, hareketten ise “ritim” doğar. Bir başka deyişle “ Kendi kalp atışının ve iç ritminin belirlemesiyle müzik yapan kimse Orff’un anlayışına göre ELEMANTER HAREKET içindeki insandır. Orff’un kendi deyişiyle verecek olursak: “Elemanter müzik asla tek başına  müzik değildir, hareket,dans ve lisanla birliktedir. (Haselbach,2003). Elemanter müziğin kuramı ve uygulaması için temel oluşturacak üç boyut şöyle sıralanabilir;
  • Antropolajik boyut,
  • Pedagojik boyut,
  • İçerik boyutu.
Elemanter müziğin çıkış noktası müzik değil, bireysel ve kendine özgü nitelikleriyle İNSAN’dır. Müzik yapmanın merkezinde İNSAN yer almakta; hedefler, içerik, yaklaşım ve araçlar hep bu düşünce ile düzenlenmektedir. Elemanter müziğin İnsan’a bakışını üç özelliğin belirlediği söylenebilir. Bu üç özellik, İnsan’ın toplumsal bir varlık olması, yaşadığı çevre ve diğer insanlarla ilişki kurabilme yeteneği ve yaratıcı özelliği ile bedensel varlığıdır. İnsan’ın yaşadığı çavresiyle ve içinde bulunduğu toplumla doğru ilişkiler kurması, hem bireysel, hem de toplumsal açıdan önemlidir. Bugün İNSAN’ın bu yeteneklerinin geliştirilmesi, çağdaş eğitimin başlıca hedefleri arasındadır.

Orff-Schulwerk’in diğer önemli kuralı, uygulandığı ülkenin kültürünü çıkış noktası olarak almasıdır.

*Kodaly ise müzikal açıdan “ okur-yazar” yetişkinlere ulaşmayı hedeflemiştir. *Müzikal açıdan “ okur-yazar” olmuş bir birey, çevresindeki sesleri duyar, ayırt eder, düşünür sembolleri okur ve yeni sesler üretir. Kodaly  “ Çocuklar birlikte şarkı söyleyerek birbirini dinleyerek müziksel işitme becerisi kazanırlar.” der.
Yeni Macar müziğini oluştururken sağlam bir “yeni” yaratmak için “eski” yi çok iyi bilmek gerçeğinden yola çıkmış ve halk kaynağına yönelmiştir. Bela-Bartok ile binlerce halk ezgisini derlemiştir. Macar eğitim müziği Kodaly metodu üzerine kurulmuştur. Çünkü en alt düzeyden en üst düzeye kadar gelişen müzik egzersizlerini ve seviye seviye belirlenmemiş literatürü bina ederek yazmıştır. Amatör olarak yetişen küçük köy okulundaki öğrenciden, profesyonel müzik öğrencisine kadar uzanan literatürü üretmiştir. Asıl önemli çalışması müzik öğretmenleri için ürettiği metodolojik prensipler, müfredattır.
Türkiye’de Köy enstitülerinde Müzik derslerinde ve koro çalışmalarında perdelerin el işaretleriyle gösterilmesi sistemi çok kullanılmıştır.
  
*KÖY ENSTİTÜLERİ KURULUŞUNDA ÖRNEK ALINAN EĞİTİM ANLAYIŞLARI:

Köy Enstitülerinin kuruluşunda etkilenilen pedagoglardan * Heinrich Pestalozzi; hafızaya ve ezbere dayalı yapılan yaygın okul uygulamalarına karşı çıkmış; gözlem, deney ve muhakemeye önem vermiştir. Onun eğitim anlayışında, Baş, Kalp ve Vücudu eğiterek; zeka yönünden, fiziksel ve ahlaki yönden tüm yeteneklerin uyumlu bir şekilde geliştirilmesini sağlamak esastır.

Bir diğer pedagog* Georg Kerschensteiner ise; geçmiş okul sistemlerini bir öğrenme okulu (Lernschule) veya bir kitap-defter okulu (Schule der Bücher und Heft) olarak görür; bunların yıkılarak yerine iş ve karakter ilkeleri üzerine dayalı yeni okulun kurulmasını ister. Karakter ilkesi, eğitimin her yanında gözetilmesi gereken ve ahlâkî eğitime dayanan bir ilkedir. Öte yandan okuldaki eğitim elişi ve zihnî iş üzerinde şekillenmelidir (Ergün, Özdaş 1997).

 Pragmatist Amerikan eğitim düşünürü olan* John Dewey ise; “yaparak öğrenme” (learning by doing) ilkesini esas almıştır. Ona göre, hayat faaliyet demektir. Okul da, öğrencinin faal olmasına dayanan bir "aktif okul" olmalıdır (Ergün, Özdaş 1997).

Ayrıca Köy Enstitüleri Anlayışı ile Konstrüktivizm* “Oluşturmacılık, Yapılandırmacılık” Anlayışı büyük ölçüde benzerlikler göstermektedir. Bugün örnek olarak aldığımız Yapılandırmacı eğitimi ilkeleri şunlardır:

  1. Öğretmeye değil öğrenmeye önem verir.
  2. Öğrenen özerkliği ve inisiyatifini destekler ve kabul eder.
  3. Öğrenenleri irade ve amaç sahibi varlıklar olarak görür.
  4. Öğrenmeyi süreç olarak düşünür.
  5. Öğrenenin araştırmasını destekler.
  6. Öğrenmede deneyimin kritik rolünü onaylar.
  7. Öğrenenlerin doğal merakını destekler.
  8. Öğrenenlerin zihinsel modelini hesaba katar.
  9.  Performansı ve öğreneni değerlendirirken anlayışı vurgular.
  10. Kendini bilişsel teorinin ilkeleri içinde görür.
  11. Öngör, yarat ve analiz et gibi bilişsel terminolojiden yararlanır.
  12. Öğrenenin nasıl öğrendiğini dikkate alır.
  13. Öğrenenin diğer öğrenenlerle ve öğretmenle konuşma içerisinde olmasını destekler.
  14. Birlikte öğrenmeyi destekler.
  15. Öğrenenleri gerçek dünya durumlarına katar.
  16. Öğrenmenin gerçekleştiği bağlama önem verir.
  17. Öğrenenin inançları ve tutumlarını göz önünde bulundurur.
  18. Öğrenenlere yeni bilgi oluşturma ve gerçek deneyimlerden anlama fırsatını sağlar (Can 2006).
  
* KÖY ENSTİTÜLERİNDE EĞİTİM;

Köy enstitülerinde müzik eğitiminin nasıl olduğunu anlayabilmek için enstitülerinin öğretim programını, çalışma düzenini ve bu çalışma düzeninde müziğin yerinin ne olduğunu kavramak gerekir.


1. Köy Enstitüleri Programlarında Eğitim İlkeleri  şunlardır:

  1. Eğitim öğrenciye öğrenmeyi, araştırmayı öğretmeliydi. Eğitim araştırmaya, incelemeye ve deneye dayanmaktaydı.
  2. Üretim için eğitim yapılmalıydı. Bir aracın, bir gerecin benzerini üretmek yeterli değildi. Öğrenci kendisi üretmeliydi. Yapılıp yıkılacak bir duvar yapılmamalıydı, onun yerine bir bina yapılmalıydı.
  3. Eğitim öğrenci merkezli olmalıydı. Her türlü eğitsel, kültürel, ekonomik ve toplumsal etkinlikler öğrencinin daha iyi yetişmesine yönelikti.
  4. Eğitim sürekli olmalıydı. Köy Enstitülerinde mal, hizmet, düşünce ve eğitimin üretimi dur durak bilmeden sürdürülürdü.
  5. Her türlü etkinlik köyü kalkındırma ülküsüne hizmet etmeliydi. Öğrencilerin bütün çalışmalarında anıda tutulan, özen gösterilen, köy ülküsüydü.
  6. Enstitü eğitimi laik olmalıydı. Her öğrenci kendi dinsel inancında özgürdü. Enstitülerin yönetimi öğrencilerin dinsel görevlerini yapmasına karışmaz, üstelik dinsel görevlerini yapmak isteyenlere olanak hazırlardı.
  7. Eğitim demokratik olmalıydı ve öğrencilere demokrasiyi yaşatmalıydı. Köy Enstitüleri öğrencilerine düşünme, düşüncesini değişik anlatım araçlarıyla anlatma, istenç (irade) ve eylem özgürlüğü vermişti. Bu özgürlüklerin tek sınırı, başkasının özgürlük sınırı idi. Öğrenciler eğitim programlarından günlük işlerin yönetimine varıncaya dek, ya yönetime katılır ya da kendileri yönetirdi.
  8. Enstitüye giren her öğrenci başarılı olmalıydı. Seçilip alınan öğrencilerin, başarılı olacağı alanı, sanatı seçmeleri olağandı. Öğrencilerin gizil güçlerini yeterliğe dönüştürmek için Köy Enstitülerinde her türlü olanak vardı, eğer yoksa yaratılırdı. Okuma sürekli destekleniyordu  .

2. 1947 yılında yayınlanmış olan Köy Enstitüleri Öğretim Programında;
Genelde bütün sınıfların yarısı öğleden önce veya sonra, genel bilgi derslerine; geri kalan sınıfların yarısı tarım, yarısı da sanat çalışmalarına devam eder.

3. Enstitülerde Günlük Çalışma ve Dinlenme Süreleri
3.1. a)Her gün öğleden önce 45’ er dakikalık 4 ders veya iş saati; öğleden sonra da yine 45 er  dakikalık 4 ders veya iş saati,
   b)Her gün, iki saatlik etüt; 45 dakikalık serbest okuma zamanı,
   c)8 veya 8,5 saatlik uyku zamanı,
   d)Her sabah, 30 dakikalık yoklama, müzik, ulusal oyunlar veya spor zamanı ayrılacaktır.

3.2. Bu süreler, enstitünün bulunduğu yerin şartlarına ve imkânlarına göre günün saatleri içerisinde uygulanacaktır.

3.3. 45 dakikalık serbest okuma saatlerini, enstitü idareleri lüzum görürlerse sürekli olmamak şartıyla, etüt saati olarak kullanabilirler.

* KÖY ENSTİTÜLERİNDE MÜZİK EĞİTİMİ
       
        1.Köy Enstitülerindeki Müzik Eğitimi Anlayışı:

        Genel eğitim anlayışına paralel olarak o dönemin ünlü müzik pedagogları olan
Emile Jacques Dalcroze'un Müziksel Devinme Ritimleme Yoluyla Müzik Eğitimi-Eurytmics anlayışı ile, Zoltan Kodally'nin Müziksel Toplu  Söyleme Yoluyla Müzik Eğitimi Anlayışı ile, Carl Orff'un Müziksel Devinme Ritimleme,Söyleme Çalma, Doğaçlama Yoluyla Müzik Eğitimi Anlayışıyla, Shnichi Suzuki'nin Müziksel Yetenek Geliştirme yoluyla Müzik Eğitimi anlayışıyla özdeşleşmektedir.

 2.Köy Enstitülerindeki Müzik Eğitimi Uygulaması;

   Müzik Derslerinin sınıflara dağılımı ve Haftalık saatleri
Genel bilgi dersleri kapsamı içerisinde bulunan müzik derslerinin birinci, ikinci ve dördüncü sınıflarda haftada ikişer saat, üçüncü ve beşinci sınıflarda ise haftada birer saat olarak uygulandığı görülmektedir.

Köy Enstitülerinde Müzik Eğitimi, kültür dersi olarak haftada 2 saat, sanat çalışmaları
olarak ise ayrıca planlanırdı. Sanat kolunu seçmiş öğrencilerle koro, orkestra çalışmaları yapılırdı. Ayrıca her sabah, 30 dakika kadar müzik, ulusal oyunlar veya spora zaman ayrılırdı.

3.Köy Enstitülerindeki Müzik Öğretiminde Göz Önünde Tutulacak Esaslar.

a) Köy Enstitülerinde müzik öğretimi, çocuğun müzik anlayışını çocuk ruhunun özelliklerine göre geliştirecektir. Öğretmen, bütün çalışmalarını çocuğa göre ayarlamalı, çocuğu faaliyete sevk etmeli ve onun duyularını harekete geçirmelidir.
b) Talebenin bir saz çalmasını esas faaliyet olarak kabul etmelidir. Enstitülerin bütün müzik çalışmaları bu temel üzerine kurulmalıdır.
c) Derslerde manasız temrinlere (egzersizlere) yer verilmemelidir. Müzik Eğitimi bir bütün olarak kabul edilmeli, kuram, solfej, imla ve başkaları gibi kısımlara bölünmemelidir. Saz çalma ve nota öğretimi beraber yürütülmelidir.
d) Köy Enstitülerinde çocuğun ulusal zevkini teşkil etmede türkü ve oyunlardan azami derecede faydalanılmalıdır. (1943 Eğitim-Öğretim Prg.?)

4. 1947 yılında yayınlanan Köy Enstitüleri Öğretim Programında Müzik Dersi amaç ve direktifleri şöyle açıklanmıştır;

4.1. Amaçlar;

1. Çocuğun kulağını, ses organlarını, ritim duygusunu ve zevkini geliştirmek;
2. Öğrencilere; ilkokulda yer verilebilecek şarkı ve türkülerle oyun havalarını çabuk kavrama, söyleme, çalma ve yazma yeteneğini kazandırmak;
3. Öğrenciyi; neşeli, enerjik ve müzik kültürünü yayabilecek bir öğretmen olarak yetiştirmek.

4.2. Direktifler;

4.2.1. Köy enstitülerinde müzik öğretim ve eğitimi; çocuğun ruhsal ve organik özelliklerine göre yapılacaktır. Öğretmen, bütün çalışmalarını çocuğa göre ayarlayacak ve onu etkinliğe sevk edecektir.

4.2.2. Müzik, işitme, görme, dokunma ve hareket duyuları ile ses organlarını toplu olarak çalıştıran bir etkinliktir. Buna göre, müzik öğretiminde; çocuğun bütün duyu ve ses organlarını toptan çalıştıran bir metot takip edilecektir. Müzikte en büyük görev; kulağa düşmekle beraber, yalnız kulağı çalıştıran bir metot; başka duyu ve organların varlığı oranında eksik sayılır. Müzik; birçok duyu ve organları bir arada çalıştırması bakımından ana diline çok benzer. Bu sebeple, ana dili öğretimindeki topluluk ve bütünlük, müzik öğretiminde de temeli teşkil edecektir.
4.2.3. Müzik eğitimi, bir bütün olarak kabul edilmeli; dersler de bu bütünlüğe uyacak şekilde yürütülmelidir. Şarkı öğretme, solfej, imla, müzik yazısı, müzik aleti çalma ve seçme müzik parçaları dinleme gibi etkinliklerin tek başına müzik dersinde yer almaları doğru değildir. Bunların birbirleriyle kaynaşmış olmaları ve birbirlerine bağlanmaları uygun olur.

4.2.4. Müzik derslerinin çeşitli etkinlikler halinde yürümesini sağlamak için; piyano, armonium, akordeon, keman, mandolin, bağlama, ses merdivenleri gibi türlü alet ve araçlardan faydalanılmalıdır.

4.2.5. Müzik aleti çalmanın; duyuları toptan çalıştırması ve kulağa temel olması bakımından müzik eğitiminde çok önemli yeri vardır. İlkokullarda, müzik öğretiminin esaslı bir şekilde yapılabilmesi için öğrencilerin; bir alet çalmasını öğrenmiş olarak enstitüyü bitirmeleri sağlanmalıdır.

4.2.6. Müzik; iki esaslı öğeden kurulmuştur; Ses ve ritim. Buna göre, müzik öğretiminde; bu iki öğeyi daha ilk adımdan itibaren çocuğun hiçbir şüphesi kalmayacak şekilde tanıtmak gerekir. Çocuğun ritim duygusunu geliştirmek ve ona ritim fikri vermek için kullanılacak araçlardan birisi metronomdur. Ritim fikrinin kazandırılmasında, ritim duygusunun geliştirilmesinde, öğrencilerin de bizzat etkin olmaları gerekir. Ritim duygusu, çocuğun ritmik hareketler yapmasıyla gelişir. Buna göre, öğrencilere söylenen veya çalınan bir müzik parçasının hareket ve ritimlerine uygun ahenkli vücut ve bilhassa el hareketleri yaptırılmalıdır.

4.2.7. Müzik seslerini tanıtmak için; sabit perdeli, körüklü ve yaylı sazlardan birinin kullanılması tavsiye edilir. Öğretmen, kendi ses enerjisinden tasarruf etmek ve çocuğun kulağında değişmez etkiler yapabilmek için, müzik aletlerinden bol bol faydalanılmalıdır.

4.2.8. Çocuğu; çok sesli müziğe götürebilmek için, nota öğretimi ile alet çalmasını beraber yürütmek ve öğrenciye solfej yapma yeteneği kazandırmak gerekir. Ders programı maddelerinde belirtilen esaslara göre yazılmış okul şarkılarını, bir aletle çalma teknik ve maharet kazandırıldıktan sonra; bu esasa uyularak yazılmış iki sesli şarkıların çalınmasına ve söylenmesine geçilecektir. Bundan başka, çocuğa çok sesli müzik eğitimi ve zevki vermede, çocuk sesi genişliğine göre yazılmış kanonlardan ve kanon karakterindeki türkülerden faydalanılmalıdır.

4.2.9. Kuru bir nota öğretimi yapılmayacaktır. Sözsüz yazılı alıştırmalar, çocuğu çok sıkmakta ve Müzikten soğutmaktadır. Buna göre, sözsüz yazılı alıştırmalardan elde edilecek faydaları, ses merdiveni üzerinde ve ses işaretleriyle yapılacak alıştırmalarla sağlamalıdır. Nota öğretmek için, çocuk seviyesine uygun şarkı ve türkülerin notaları, imla ve solfej yapılarak işlenmeli ve nota; sözleriyle de okunmalıdır. Öğretilen şarkı ve türkünün bir müzik aletiyle nasıl çalınacağı da gösterilmelidir.

4.2.10. Enstitüde ders dışı müzik çalışmalarına önem verilmelidir. Bu çalışmaların başında korolar gelir. Enstitüde iki türlü koro kurulabilir. Birincisine, bütün öğrenciler katılır. Bu koro; elverişli zamanlarda, sabahları, en az 15 dakika tek veya basit iki sesli şarkı, türkü ve kanonlar üzerinde çalışır. İkincisine de erginlik çağını aşmış sesleri olgunlaşmış kız ve erkek öğrenciler katılır. Bu koroda, çok sesli koro eserleriyle armonize edilmiş halk türküleri ve kanonlar söyletilir. Bütün müzik çalışmasında olduğu gibi koro çalıştırmalarında da, çocuk sesi genişliğini aşacak parçalar söyletilmemeli ve çocukların bağırarak şarkı söylemeleri önlenmelidir.

4.2.11. Ders dışında, toplu alet çalışmalarına da yer verilmelidir. Toplu alet çalışmaları, müzik aleti çalmada ilerlemiş çocuklarla yapılmalıdır. Bunlar, haftanın elverişli zamanlarında toplanarak çalışırlar.

4.2.12. Enstitülerde radyo, amplifikatör, hoparlör, mikrofon ve pikap tesislerinden faydalanılarak günün uygun saatlerinde, öğrencilere seçme müzik parçaları dinletilmelidir.

4.2.13. Sanat değeri olan eselerle halk türkülerinden plak koleksiyonları(diskotek)yapılmalı ve bu plaklardan, ders içi ve ders dışı müzik etkinliklerinde faydalanılmalıdır.

4.2.14. Tanınmış müzisyenlerin konser veya konferanslarından faydalanma çareleri araştırılmalı ve imkân hâsıl olunca, enstitüye yakın yerlerde verilecek konserlere veya opera temsillerine; öğrenci grupları gönderilmelidir.

4.2.15. Öğrencilerin boş ve dinlenme saatlerinde kişisel müzik çalışmalarına imkân verilmeli ve onların müzik öğrenmeleri, türlü yollarla enstitü öğretmenleri tarafından da teşvik edilmelidir.

Bu direktifler doğrultusunda; Enstitülerin çoğunda müzik faaliyetleri önemli yer tuttu. Orkestralar, korolar kuruldu. Müzikli oyunlar oynandı. Buradan temel eğitimini alan birçok Köy Enstitülü müzik öğretmeni oldu. Birçokları da sınıfında kemanı iyi kullanan ilk okul öğretmeni oldular.

*BEŞİKDÜZÜ KÖY ENSTİTÜSÜNDE MÜZİK;

Beşikdüzü Köy Enstitüsü müzik öğretmeni Mehmet Ali Kamacıoğlu’ nun anılarından;
      …Bir sonbahar günü enstitüye geldim. Müdür O. Ülkümen müzik alanında neler yapabileceğimi sordu. Ses eğitimi olarak koro, enstrüman olarak bilhassa keman öğretmeyi ve orkestra kurmayı ve her öğrencinin bilmesi gereken müzik bilgisini almasını ve özellikle çok sesli müzik eğitimini gerçekleştirmeyi düşündüğümü arz ettim. Ülkümen çok duygulandı. Ancak enstitünün şartları ve köyden gelen bu çocuklarla böyle bir çalışmanın başarılı olabileceğini zannetmediğini düşünerek ilave etti.
      Biz henüz doğru dürüst yemekhane, dershane ve yatakhanelere bile sahip değiliz….
Müzik çalışacak ne yer ve ne de zaman var… O.Ülkümen’e cevabım şu oldu.”Bana bir hafta inceleme zamanı tanıyın. Öğrencileri ve okulun imkânlarını göreyim. Kanaat getirirsem kalırım. Yoksa geldiğim gibi dönerim. Hemen sınıflarda, öğrencilerle tanışmaya başladım. Sınıflardaki tanışmalarımızda işe keman çalmakla başlıyordum. Onlara öğrenmek isteyip istemediklerini soruyordum. Çok büyük bir ilgi olduğunu gördüm. Öğrenmeye can atan insan varlığını bulmuştum. Geriye yer ve alet meselesi kalıyordu.
      Çalışacak yer bulmak mümkün değildi. Hemen okul binası dışındaki ahşap ilkokul binası dikkatimi çekti. Müdürü ile konuştum. Yer bulmuştum.

7. Çalışmalar Başlıyor;

“Enstitüye geldiğimin üçüncü günü akşam paydosunda seçtiğim öğrencilerle koro çalışmalarına başladık. Bir hafta sonra bir akşam müdür Ülkümen’i çalışmalarımızı dinlemeğe çağırdım. Tek, iki sesli solfej çalışmalarımızı dinleyince sevinçten ne yapacağını bilemedi… Koro çalışmalarını bu şekilde başlattıktan sonra sıra enstrüman çalışmalarına gelmişti. O sırada 3 öğrenci pratik olarak keman çalıyordu. 20 kadar mandolin ambarda duruyordu.
      Artık bu şartlar içinde başarılı olmaya karar vermiştim. Keman çalanları metoda başlattım. Mandolinleri derslerde kullanmağa başladık. Koro çalışmalarına hız verdik. Solfej ve iki sesli çalışmalar yanında İstiklal marşının düzgün söylenmesine ve diğer marş ve şarkıların öğrenilmesine çalışmağa devam ettik… Öğretmen ve öğrencilerin katıldığı 9 kişilik bir keman orkestrası kurmayı başardık. Yılbaşı gecesi okul binasının yemekhane olarak kullanılan kısmında, merdivenin altında sıraları birleştirerek meydana getirdiğimiz sahnede müsamere hazırlıklarını tamamladık. Yılbaşı gecesi orkestra eşliğinde söylediğimiz İstiklal Marşı ve diğer marşlar çok beğenildi.
Artık malzeme ihtiyaçlarımız karşılanabilirdi.

8. Aletler Alınıyor;

Önce Bir Fransız piyanosu, bir çello, bir alto, 3 keman, bir akordeon geldi. Piyano çok eski, tamir ve akorda ihtiyacı vardı. Demirci atölyesinde bir akort anahtarı imal ederek piyanonun akort ve onarımını tamamladık. 1944 yılında İstanbul’dan 48 keman, 5 saz aldım. Bu aletleri okul kooperatifi kendine mal ederek okula sattı.
    Okul kemanlara,öğrenciler de öğrenme imkanına kavuşmuş oldu….

9. Hasan Ali YÜCEL geliyor;

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, okulu ziyarete gelecek haberi ile bütün öğleden sonraları keman ve orkestra çalışmalarına ayırdık… Hasan Ali Yücel kalabalık bir heyetle geldi. Kendilerine bir orkestra ve koro konseri ile şiir ve oyunlardan oluşan bir gösteri tertiplendi. Konsere 16 kişilik bir öğrenci orkestrası ve 40 kişilik bir koro katılmıştı.
     Orkestra programında Dancla’ nın trioları, koroda da marş ve şarkılar seslendirilmişti. Konserden sonra Hasan Ali Yücel’in şu sözleri hiç aklımdan çıkmaz.”Çocuklar, çok şeyleri başaracağınızdan emindik. Ama keman gibi zor bir musiki aletini, bu kadar kısa bir zamanda öğrenebilmiş olmanız gözlerimizi yaşattı. Ümitlerimizi kat, kat arttırdı. Sizleri candan kutlarız.”
     Bundan sonra müzik çalışmaları hızla yayılmağa başladı. Enstitünün kemanları ve mandolinler yetmiyordu. Artık kendi binamızdaki dershanemize taşınmıştık.

10. Öğretirken Öğrenme;

Bir yandan çok sesli koro çalışmaları, diğer taraftan keman, viyolonsel, alto, mandolin,
   kemençe gibi enstrüman ve orkestra çalışmaları büyük bir hevesle devam ediyordu. Hepsine yetişemez oldum. Birinci keman metodunu bitiren her öğrenciye, dörde kadar yeni başlayan öğrenci yeriyordum. Bu şekilde başkasına öğretirken kendi eksiklerini de tamamlamış oluyorlardı.

11. İlk Mezunlar Veriliyor;

“1944 yılının son baharında enstitü ilk mezunlarını verecekti. Bir tören ve gösteri düzenlenmesi kararlaştırıldı. Orkestra ve korodan başka müzikli piyes (TIRTILLAR)
     Sahneye konacaktı. Bunun için arkadaşlar seferber olmuştuk. Çalışmalar ders saatleri dışında okulun çeşitli yerlerinde sürdürülüyordu. Sahne dışarıda hazırlanacak tören ve gösteri açık havada yapılacaktı. Henüz elektriğimiz yoktu. Lüks lambaları ve gemici fenerleri ile aydınlanıyorduk.
    Tören gününe kadar hep içerde çalışmıştık. Temsil ve konser geceye kalmıştı. Parçaları çalarken ve temsile eşlik ettiğimiz sırada yay kıllarının gevşediğini, ağaç kısımlarının tellere değdiğini fark ettik. Naylon kıllar çok çabuk tükeniyordu. İkinci cihan savaşı içinde idik istenilen malzemeyi bulma imkânı yoktu.

12. At kuyruğu kılları geliyor;

Bir öğrenciyi Pulur Köy Enstitüsüne gönderdik. Erzurum harasından at kuyruğu kılları getirttik. Bu kılları sodalı sıcak su ile temizledikten sonra,yaylara yetişecek boy ve miktarda bağ,bağ yay kılları haline getirdik.Uçlarını mühür mumu ile yapıştırıp yaylara takmak suretiyle ihtiyaçlarımızı karşıladık.Bu şekilde birçok öğrenci yaya kıl takmayı da öğrenmiş oldu.

13. Artık müzik çalışmaları iki bölüme ayrılmıştı;

1-Derslerdeki genel müzik çalışmaları
2-Bir sanat olarak özel müzik çalışmaları.

1-Derslerde her öğrencinin ilk okulda müzik derslerini yürütecek kadar solfej, şarkı, genel müzik bilgisi, İstiklal marşı ve okul şarkılarını bir müzik aleti ile çalabilecek kadar enstrüman kullanabilme, yeteneğinin verilmesi amaçlanıyordu.
2-Özel müzik çalışmaları, genel kültür dersleri dışındaki ziraat, balıkçılık, marangozluk, demircilik, dikiş, inşaat alanları gibi bir de müzik alanı olarak kabul edilmişti. Her gün öğleden sonra öğrenciler ayrıldıkları alanlara giderek çalışmalarını sürdürüyordu.

14. Özel Müzik Çalışmaları;

Bu çalışmalar içinde en az 40 kişi keman ve orkestra, 40 kişi de çok sesli koro için ayrılmıştı. 2 öğrenci de piyano öğrenimine başlamıştı. Her sabah yapılan sporla birlikte sabah müziği yapılması öğretmenler kurulunca kararlaştırıldı. Her gün derslere başlamadan önce yarım saat toplu müzik ve yarım saat toplu spor.

15. 4 Sesli İstiklal Marşı

…İlk sabah müziğine koro ve orkestra ile katıldık İstiklal marşını 4 sesli söyledik. İlk tepki öğretmen arkadaşlardan geldi. Şöyle söylemişlerdi.”Mehmet Ali İstiklal Marşını karmakarışık ettin.”Her sabah 4 sesli İstiklal marşı başlıyor, diğer tek ve çok sesli şarkı ve türkülerle sabah müziklerini, aksatmadan sürdürmeğe çalışıyorduk. Bir ay sonra bir sabah İstiklal marşı ve şarkıları tek sesli olarak söylettim. Aynı arkadaşlarımın yanıtı şöyle oldu.”Bu sabah İstiklal Marşı ve şarkılar yavan oldu.”Bir aylık bir çalışma sonunda müzikteki yavanlık fark edilmişti.

16. 1947 de var olan müzikle ilgili malzemeler;

“Enstitümüz demirbaşına kayıtlı 1 piyano, 48 keman, 1alto, 1çello, 20mandolin, 1akordeon, 1kemençe, 2 zurna, 4 saz, 1 büyük salon gramofonu, 60 klasik plaklık koleksiyon, 1 adet 5 hoparlörlü amplifikatör ve pikap teşkilatı, 1 bataryalı ve 1elektrikli olmak üzere 2 radyo mevcuttur. Bunlara halen öğrencilerin şahıslarına ait olmak üzere mevcut olan 135 keman, 34mandolin,
    4kemençe, 3kaval da ilave edilirse ceman 1 piyano, 183 keman, 1alto, 1çello, 54mandolin, 1akordeon, 4saz, 3kaval, 4kemençe, 2zurna mevcut olup bu aletlerle metotlu ve muntazam olarak çalışan öğrencilerin yekünü şimdilik 320 olduğu tespit edilmiştir.”
    17 Nisan 1948 de “Tarih Diyor Ki” adlı müzikli oyun temsil edildi.

 17. Son sözler;

“Çok üzülerek bir şey daha söyleyeyim;
   Beşikdüzü köy enstitüsündeki bu müzik aletlerinin daha sonraki yöneticiler tarafından hurda eşya olarak satıldığını ve müteahhit tarafından bir kamyonla götürülmüş olduklarını öğrendim.
     Selam 17 Nisan’lara…

KAYNAKÇA

DEMİREL, Özcan;”Eğitimde Yeni Yönelimler” Pegem yay.Ankara,2005
MAY, Rollo; “Yaratma Cesareti” İstanbul. 1991
READ, Herbert ; “ Sanatın Anlamı” İstanbul. 1974
READ, HERBERT;  “Sanat ve Toplum” Ankara. 1981
OSKAY, Ünsal; “ Müzik ve Yabancılaşma” Ankara. 1982
İPŞİROĞLU, Nazan; “ Sanattan Güncel Yaşama” İstanbul. 1998
KIRIŞOĞLU, Olcay Tekin ; “ Sanatta Eğitim Görmek Öğrenmek Yaratmak” İstanbul. 2002
GÖKBERK, Macit ; “ Felsefe Tarihi” Ankara. 1974
FLETCHER , Peter ; “ Education & Music”  Oxford, 1989
ERDOĞAN, İrfan; “ Çağdaş Eğitim Sistemleri” İstanbul.1998
ENSARİ, Hoşcan; “ 21.Yüzyıl Okulları İçin Toplam Kalite Yönetimi” İstanbul. 2003
ERALP, Vehpi; “Sistematik Felsefe” İstanbul. Ders notları. 1974.