15 Kasım 2018

Tarihi koklamak; Safranbolu


Suzan Peker gezdi, fotoğrafladı, bizlerle paylaştı:

Uzun süredir ara verdiğimiz komşularla gezi turlarına geçtiğimiz hafta sonu yine başladık. Bu sefer istikamet, Safranbolu ve Amasra...Ataşehir'den saat 05.00'de 14 kişi, bir midibüsle yola koyulduk. Günlerden 10 Kasım'dı...Saat 09.05'te aracımızdan inip Ulu Önderimiz Atatürk'e saygı duruşunda bulunduk. Minnet ve özlemle andık. Saat 11.00 gibi Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde olan Safranbolu'daydık. Ekibimizi, burada komşularımızdan Selçuk Bey'in iş arkadaşları olan Fehmi ve İsmet Bey karşıladı. Safranbolu'yu, Safranbolulularla gezmek bir ayrıcalıktı.
Gezimize, Kale olarak adlandırılan tepeden başladık. Günümüzde, 100 km uzakta olan deniz, eskiden bu tepenin eteklerini yalıyormuş. Denizin izlerini tepenin katmanlarında görebiliyorsunuz.  Kent Tarihi Müzesi bu tepede. 1976 yılına kadar Hükümet Konağı olarak hizmet veren bu bina, bu tarihte çıkan bir yangının ardından kullanılamaz hale gelmiş. 2006 yılında, 6 yıl süren restorasyonun ardından Kent Tarihi Müzesi olmuş. Müzeyi zamansızlıktan gezemedik, aklımızda kaldı. Müzenin bahçesinde ilerleyince 15 minyatür saat kulesi görüyoruz. Bunlardan 14'ü yurt içinden, bir tanesi ise Bosna Hersek'teki saat kulesinin minyatürüymüş.

 En eski saat kulesi

Tarihi kent müzesi
Türkiye'nin tek çıkılabilir ve en eski saat kulesi olan Tarihi Safranbolu Saat Kulesi, bu minyatür kulelere oldukça yüksekten bakıyor. 12 metre yüksekliğindeki kule, III. Selim'in Sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. Safranbolulular'a "Sadrazam olursam herkese köstekli saat vereceğim" diyen İzzet Paşa, bu vaadini yerine getiremeyince, şehrin her yerinden görünen bu tepeye, 1797'de bir saat kulesi inşa ettirmiş.  Mehmet Paşa'nın İngiltere'den getirttiği saat hala çalışıyor ve 24 saatte bir kuruluyor. Bizim tam ayar saatine denk gelmemiz hoş bir sürpriz oldu. Kulenin hemen yanında eski cezaevi binası yer alıyor. Bir ara cafe olarak hizmet veren bina, şimdilerde boş ve gezilemiyor.
Kaleden inerken tarihi Safranbolu evleriyle ilgili bilgi alıyoruz Fehmi ve İsmet Bey'den. Yaşanmışlıkları, güzellikleri, ince bir zekanın ürünü oluşlarına hayran kalmamak elde değil. Türkler ve Rumlar'ın ortak yaşam kültürüne örnek oluşturan bu evler, Rumların taş işçiliğindeki ustalığını, Türklerin ahşap ustalığıyla birleştirmiş. Her Safranbolu evi, diğerinin güneşini ve manzarasını kesmeyecek şekilde inşa edilmiş. Evlerin bazılarının duvarlarında boynuzlar dikkatimizi çekiyor. Bu evlere uğur getirsin ve nazardan korusun diyeymiş.
 Yemenici
 Kahveler gelsin
Arasta çarşısı
Çarşıya girerken sıcacık simitler ikram ediyorlar bize. Kazan simidiymiş adı. Susamsız bir simit. Özelliği nedir? diye soruyorum fırıncıya "Tok tutar" diyor. Benimki de soru! Buradan Yemeniciler Arastası'na giriyoruz hemen. Tarih kokan bir çarşı ama her şey gibi biraz turistik olmuş. Kahve keyfi yapmadan olmaz. Türk kahveleri yanında lokum, şerbet ve içine bir çay kaşığı sakız konmuş suyla servis ediliyor. Köprülü Mehmet Paşa Camii'ne bitişik 48 ahşap dükkandan oluşan 'yemeni' denen ayakkabıların yapıldığı bu çarşıda, sadece bir yemenici kalmış. Erhan Başkaya. O da babadan kalma mesleği devam ettiren nadir kişilerden. Tamamen el işçiliğiyle ürettiği yemenileri, 150-180 TL den satıyor. Pazarlık yapanlara kızıyor, yapmayanlara zaten kendisi küçük ikramlar yapıyor. Holywood filmlerine giden yemeniler de buradanmış.

Lokum ve Bağlar Gazozu

Bir sonraki durağımız İmren lokumcusu. Safranbolu denince akla il gelenlerden lokumun, bin bir çeşidinin bulunduğu burada bize Safranbolu ile ilgili bir slayt gösterimi yapılırken, ünlü Bağlar Gazozu ikram ediliyor. Safranbolu'da üretildiği Bağlar mevkiinden adını alan bu yerel lezzet, 1936'dan beri hararet dindiriyor.
Güney Koreliler..
 Bulunduğumuz küçücük meydanın adı, Kazdağlıoğlu Camii Meydanı. Caminin yapım yılı, 1779. Safranbolu tarih kokuyor. Caminin önünde geleneksel giysileriyle Güney Koreli olduğunu sonradan öğrendiğimiz turistler, bütün dikkatleri üzerine çekiyor. Birlikte güzel fotoğraflar çektiriyoruz. Güney Koreliler, Safranbolu'ya gelen turistler arasında önemli bir orana sahipmiş.
Meydanda ilgimi çeken bir başka dükkan babam nedeniyle kolonyacı. Her türlü güzel kokuya bayılan babama, buradan Safran Çiçeği Kolonyası alıyorum.
Safran, eski adıyla Zafran, ilçeye adını veriyor zaten. 20-21 Ekim'de yapılan II. Safran Hasadı Şöleni'ni kaçırdığımıza hayıflanıyoruz. Çarşıda, safran çoğu dükkanda satılıyor. Kilosu 25 bin ile 30 bin lira arasında. Tabii ki satışlar gramla. Yemeklerde, tatlılarda, hoş bir renk ve koku veren bu nadide bitkinin soğanları da 5 TL den satılıyor. Almak istiyorum ama bu soğanların başka bir yerde Safran Çiçeği vereceğini aklım pek kesmiyor.


Demirciler Çarşısı
Demirciler Çarşısı'na girerken, yine burnumuza tarih kokusu geliyor. Soğuk demircilik el sanatlarının üretildiği yaşayan tek lonca çarşısıymış burası. Bakırcılar ve kalaycılar da burada çalışıyor. Siniler, kapı kilitleri, anahtarlar, çanlar, el aletleri, fenerler, havanlar, demirden biblolar ne ararsanız var. Yalnız fotoğraf çekmek 1 TL ile 3 TL arasında değişiyor. Zaten ilçe esnafı fotoğraftan bıktığından mı nedir, çoğu yerde göze çarpıyor fotoğrafın ücrete tabi olduğu.

Kileciler Konağı

Safranbolu Evlerinin güzel bir örneği: Kileciler Konağı

Bize verilen bilgiye göre Safranbolu'nun en eski evi Mektepçiler Evi, en büyük evi Hacı Memişler Bağ Evi'ymiş. Hacı Memişler'in 17 odası varmış. Kaymakamlar Gezi Evi, özgün bir Safranbolu Evi olarak ziyaretçi çekiyor. Biz buraları gezemedik, zaman darlığından ama bize Safranbolu'yu gezdiren Fehmi Bey, babaannesinin anneannesinin evi olan 5 kuşaklık Kileciler Konağı'nın kapısını bizim için açtı. Bu çok daha değerli oldu bizim için. Şimdilerde boş ve terkedilmiş görüntüsü veren konakta, Fehmi Bey'in çocukluğu geçmiş. Bir süre ziyarete açık olan bu konak, daha sonra dizilere, filmlere ev sahipliği yapmış. Fehmi Bey, evi yeniden ziyarete açmak için çalışıyor. Tam bir köşe evi olan konağın, iki sokaktan da girişi bulunuyor. Bu iki girişten biri haremlik, diğeri selamlık olarak kullanılıyormuş. 1884 yılında Kilecizade Hacı Mehmet Efendi tarafından yaptırılan konak, ahşap ve taş kullanımının güzel bir örneği. Yazlık ve kışlık odalar, odalardaki ahşap işçiliğinin nadide örneği tavan göbekleri, misafirlerin kıbleyi kolay bulmaları için duvara gömülmüş ahşap, duvarlara işlenmiş yazılar, resimler...Hepsi ince bir zevkin ve zekanın ürünü.
Fehmi Bey, evin üst katındaki odada bulunan eksantrik şakülün, evin dengesini ölçmek için özel olarak tasarlandığını anlatıyor. Şakülü, elimizle çevirebiliyorsak bu, evin sağlam olduğuna işaret ediyor. Döneminin en ileri mimari koşulları kullanılarak yapılan evin bahçesinde de dünyanın merkezinin orası olduğunu gösteren eski bir taş bulunuyor.
Safranbolu'da daha gezilecek çok yer var. Köprülü Mehmet Paşa Camii, İzzet Mehmet Paşa Camii, Kaçak (Lütfiye) Camii, Ulu Camii (Ayastefenos Kilisesi) Cinci Han, Güneş Saati.. Hepsini görmek için en az iki gününüzü buraya ayırmanız lazım. Bizim maalesef 3-5 saatimiz vardı en çok ve karnımız da çok acıkmıştı. Yemek kültürünü de anlatmasam olmaz.
Öğle yemeği için Kadıoğlu Şehzade Sofrası'ndayız. Safranbolu'nun ünlü yemeklerinden tadıyoruz. Serçe parmağımızın yarısı kadar büyüklükte yaprak sarması, yoğurtlu tereyağlı peynirli bir üçgen mantı türü olan Peruhi, tandır, fırında mantar, cevizli erişte ve çok malzemeli göze de seslenen salata, ev baklavası, tahinli kabak tatlısı. Yemekler lezzetli, fiyat makuldu.
 İnce Kaya kemeri
 İnce Kaya kemeri ve ben..
 Cam teras...

Tokatlı Kanyonu-İncekaya Su Kemeri- Cam Teras

Aracımıza binip, dünyanın sayılı kanyonlarından Tokatlı Kanyonu'na varıyoruz. Yolda Tepetaklak Evi göreceksiniz sakın şaşırmayın. Çatısının üzerinde duran bu evde her şey ters. İlginç...Son zamanlarda bu tür örnekleri görmek mümkün ama sanırım bu ilk örnek.
Tokatlı Kanyonu'na varınca bizi ilk karşılayan kanyonun üzerine bir balkon gibi uzanan zemini camdan Cam Teras. Giriş 4.5 TL. Dünyada ikinci, Türkiye'de tek olduğu belirtilen Cam Teras, 110 metrekare genişliğinde ve 80 ton taşıma kapasitesine sahipmiş. Yükseklik korkusu ve kalp rahatsızlığı olanların çıkması önerilmemiş. Üzerinde olmak farklı bir his ama kanyonun muhteşemliği bambaşka. Cam Teras'ta türlü türlü fotoğraf çektiriyor herkes, tabii biz de. Cam Teras'ın arkasında bir de cafe var. Yolun üzerinde de küçük dükkanlarda el işi, safran, lokum gibi turistik satıcılar.

Tokatlı Kanyonu...
Bir ucu Tokatlı Köyü'ne diğer ucu eski Çarşı'ya uzanan Tokatlı Kanyonu, doğaseverler için atlanmaması gereken bir yer. Dokuz km'lik kanyonu yürümek için tekrar buraya gelmek şart. Kanyonun üzerinde 60 metre yükseklikte zarif mimari yapısıyla İncekaya Su Kemeri yer alıyor. Yapım tarihi tam olarak bilinmeyen kemerin, 1794-1798 yıllarında onarıldığı biliniyor. 116 metre uzunluğundaki kemer, suyu kanyonun bir yanından diğer tarafına taşımak için inşa edilmiş. Genişliği 1.20 metre olan kemerin üzerine çıkmak yasak ama insanoğluna yasak dedin mi daha da kamçılarsın ya, tel örgüler delinmiş ve bir yol bulunmuş üzerine çıkmak için. Utanarak söylüyorum ben de çıktım. Yine de siz denemeyin görünce uyarıyor güvenlik ve az da olsa tehlikeli.
Kanyon, sonbaharda sanırım en güzel elbiselerini giyiyor. Sarının, turuncunun, yeşilin binbir türüne doyamıyor gözlerimiz. Fehmi Bey ve İsmet Bey'e bu güzel gün için teşekkür edip, aracımıza biniyoruz. Amasra'ya kadar, sonbaharın güzellikleri arasından ilerliyoruz. Amasra'yı bir sonraki yazıda anlatacağım söz...


18 Ağustos 2018

TÜRKİYE'NİN EN BATISI: GÖKÇEADA

Filiz Kamacıoğlu gezdi, bizimle paylaştı:
Çanakkale Boğazı’nın kuzeybatısında yer alır. Türkiye’nin en büyük adası. (289 kilometrekare)
Volkanik ve dağlık yerleri çok olan adada benzersiz jeolojik oluşumlar var. Özellikle Kaşkaval Burnu ( Peynir Kayalıkları) ve Yıldız koy. Yıldız koy, Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) tarafından 1999 da su altı milli parkı ilan edilmiş.

Yukarı Bademli Ceneviz kalesi...
Adada yetiştirilen ürünler, zeytin, tahıl çeşitleri, üzüm, ayçiçeği, mısır, sebze ve yöresel meyvalar.
Tarım alanları dışında Adada meşe, ahlat, kızılçam, badem, ceviz, kekik, böğürtlen, ada çayı ve ıhlamur görülmektedir. Bunlar içinde karadut önemli yer tutmaktadır.
          Kale Köy limanı...
Adanın doğusundaki Aydıncık (Kefaloz), rüzgar sörfü için ideal bir yer olarak kabul ediliyor.
Adanın Güneydoğusunda deniz suyuyla oluşmuş Tuz Gölü var. Gölde bitkilerin çürümesiyle oluşan siyah çamurun şifalı olduğuna inanılıyor ve vücuda sürülüyor.
Ada, su altı kaynaklarına sahip olduğu için tarım açısından çok verimli. Orman, makilik  ve zeytinlik alanları var. Güney kıyıları “ Geven” denilen dikenli çalılarla kaplı. Gevenler, adanın erozyon dengesini sağlıyor.
Adadan bir manzara...
 Organik zeytin yağı ve ballar...
Avrupa ile Asya arasında yer alan ada tarih boyunca stratejik bir üs olmuş ve sık sık el değiştirmiş. 1453 de İstanbul’un fethinden sonra Bizans güçleri adayı terk etmeye başlamış, kaderleriyle baş başa kalan ada halkı Fatih Sultan Mehmet’e heyet göndermiş ve 1455 de ada Osmanlı topraklarına katılmış.
Bal üretimi,Gökhan'ın bal  çiftliğinden...
Bal kovanları...
 Gökçeada’da her yıl 14-16 Ağustos tarihleri arasında Meryem Ana Panayırı yapılıyor. Meryem Ana’nın ölüm günü olan 15 Ağustos şenlik gibi kutlanıyor. Çünkü Hristiyan inancında Aziz’ lerin ölüm  günü şenlik gibi kutlanır
Çamaşırhanede, etler pişiyor

Aydıncık da (Kefaloz) rüzgar sörfü yapılıyor
Panayıra ev sahipliği yapan köy Tepeköy. Tepeköy’de her 14 Ağustos akşamı koyunlar kesiliyor ve kazanlarda pişiriliyor. 15 Ağustos’ta köyün meydanına kurulan kazanlarda yemek, tatlı, şarap dağıtılıyor ve toplu halde yeniyor, sonra dans, şarkılar başlıyor, sabaha kadar eğlence devam ediyor.
Gökçeada’da Organik Tarımdan söz etmek gerekir.
 
 Gölet...
Manzara...
 
 Meryem Ana şenliğinde kasap oyunu
Ada’da tarımsal alanların kontrolünün kolay olması, uzun yıllardır kimyasal ilaç ve gübre kullanılmamış olması organik tarımı kolaylaştırmaktadır.
Zeytin; Adanın kendine has zeytini bulunmakta.
Geven otu...
 Ada sakinleri zeytinden yüzyıllardır zeytinyağı, salamura zeytin ve sabun yapıyorlar. Zeytinin toplandıktan sonra hemen sıkıma girmesi,  ideal asitlik derecesiyle organik tarım sertifikası olan zeytinyağı üretimini sağlamaktadır.
Bal; Adanın organik balı lezzetli ve güzeldir.


12 Ağustos 2018

"Uyyyy! Karadeniz'e hoş geldiniz"

 Filiz Kamacıoğlu gezdi, izlenimlerini paylaştı:
Kastamonu Meydanı, hükümet binası ve Kurtuluş savaşı heykeli.
Sinop ceza evinde filim seti olarak kullanılan koğuşlar.
Hamsilos Fiyordu; İncekum mevkiinden Ak liman güzergahından gidiliyor. 
 Denizin bir nehir gibi kara içine girdiği Karadeniz'deki Ria Tipi kıyı oluşumunun en güzel örneklerinden. Hamsilos koyu (Hamsaroz) ile Akliman koyu gibi iki doğal limanı, bataklık-kumul-deniz ve ormanlık alanları ile zengin bioçeşitliliği bir arada  barındıran doğa harikası bir alan.
Samsun Atatürk Heykeli; Heykelin kaidesindeki Atatürk imzalı yazı:
"Bunlar işte böyle yalnız demire,çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu'ya ne silah ne de cephane götürüyoruz. Biz ideali ve imanı götürüyoruz." 15 Mayıs 1919

 Çarşamba Çivisiz Camii (Göğceli Camii) tahminen 1195 tarihli. Ahşap geçmelerle yapılmış, çivi kullanılmamış. Rutubetli bir yer olmasına rağmen ağacının çürümemiş olması, ağaçların belli mevsim ve günde kesilip, ilaçlanıp,suya atıldığını,fırınlanıp kullanıldığını gösterir.
Terme-Amazon heykeli; Anadolu mitolojisinin savaşçı kahramanlarının M.Ö 1200 lü yıllarda Thermedon (Terme çayı) kıyısında yaşadıkları antik kaynaklarda belirtilmektedir.Amazonlar ok atıp at biniyorlar, iyi yay çekebilmek için sağ memelerini kestikleri bu nedenle de memesiz anlamına gelen Amazon ismini aldıkları söylenir. Erkekleri işçi ve uşak olarak kullanıyor,savaşta esir aldıkları erkeklerle beraber olduktan sonra esirleri öldürüp doğan erkek çocuklar öldürülüyor, kız çocukları ise ihtimamla büyütüp güçlü bir savaşçı olarak yetiştiriyorlarmış.(Kay.Kaidedeki bilgi.Heykeltraş Ahmet Uyan.)
Uzungöl; Trabzon ilinin Çaykara ilçesine bağlıdır. Gölü ve sık ormanları ile meşhur olmuştur.
Karagöl; Artvin, Borçka ilçesine bağlıdır. Göl ve yakın çevresinin içerdiği flora, fauna, üstün peyzaj ve jeolojik özellikleri ile tabiat parkı özelliğini taşır.Göl heyelan gölüdür. Anıt sayılabilecek yaşlı ağaçlarla çevrilidir. Zengin bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliğine sahiptir. Gölde yöreye özgü kırmızı pullu alabalık bulunur.
Ayder Gelin Tülü şelalesi; Rize ili Çamlıhemşin, Ayder yaylasındadır.
 Tarihi Taş köprü
Rize-Çamlıhemşin Çinçiva (şenyuva) köyü
Çinçiva'dan köprülü manzara
Zil Kale; Ticaret güvenliği açısından çok önemli bir konumda bulunur. Fırtına deresinden 100 metre. denizden 750 metre yükseklikte konumlanmış 8 burç ve 1 gözetleme kulesinden oluşur.Savunma hendeği konumundaki Zil deresine merdivenle inilen bir kaledir. Yapım tarihi bilinmemektedir. Ahşap olan iç konstrüksiyon çürüyüp yok olmuş olmalıdır. Zil kale,Varoş kale,Pazar kalesi ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedirler. Trabzon İmparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğa bağlı yerli kontlar (örn;Zil kale için Hemşin Lordu Arhakel) tarafından yapıldığı tahmin edilir. Kalenin alt ucu tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına deresine kadar uzanır.
Amasya şehri maketi
Yeşilırmak kıyısında tarihi Amasya evleri ve kaya mezarları
Amasya'da  Atatürk ve arkadaşları (Kurtuluş Savaşı) heykeli;
Amasya Tamimi (1919) ve Atatürk'ün şu sözleri Heykelin önünde yer almakta;
"Ben milletin mevcudiyetine (varlığına) hürmet, iradesine (isteğine) riayet (uymak) şartını esas olarak ihtiva eden (kapsayan) bir itilafnameyi (anlaşmayı) padişahın murahhaslarına (görevlilerine) Amasya'da imza ettirdim. Amasya İnkilap ve Cumhuriyet tarihinde daima ehemmiyetini muhafaza edecek bir mevki ihraz (yer almıştır) etmiştir". 24-9-1924 Mustafa Kemal

21 Mart 2018

Burgazada, Sait Faik ve mimozalar!...

Suzan Peker
Mart geldi mi aklımıza düşer mimoza ve adalar. Yine öyle oldu. Hem narinliği hem güçlülüğü bir arada taşıyan ve bu yönüyle Dünya Kadınlar Günü'nün de simgesi olan baygın kokulu sapsarı mimozaların peşine düştük. Baharı koklayıp denizin iyot kokusunu içimize çekip biraz da yeme-içme keyfi yapıp dönecektik. Bu keyfi yaşayacak dört kişiydik; en azından benim tanıdığım..
Martıların gözü de yollarda(solda); Kilise meydanı (sağda).
Çocukların okula gönderilmesi, İstanbul'un trafiği derken Burgazada vapurunu kaçırdık. "O zaman Heybeli'ye gider sonra Burgaz'a geçeriz" dedik. Saat 10.30 gibi Heybeli'deydik karnımız acıkmıştı. Güzel bir kahvaltı istiyorduk ve şansımız yaver gitti. Adanın en güzel kahvaltısını yaptık bizce. Güneş içimizi ısıtırken, sıcacık ekmeklerimizi martılar ve kedilerle de paylaşıp mutlu olduk. Adaya iner inmez Burgazada vapurunun kaçta olduğunu öğrenmiştik. 12.50'ye yetişmek için kısa bir tur yaptık. Bir sokakta pazara bile rastladık. Gözlerimiz sarı mimoza ağaçlarını aradı ama nafile. Vapurun kalkmasına 5-10 dakika kala "ada ponçiği yemeden olmaz" dedik. İki ponçik, iki elmalı kurabiyeyi alelacele kahveyle bitirip vapura yetiştik. Elmalıların, ponçikten daha güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Can dostlardan biri bizi yolculuğumuz boyunca yalnız bırakmadı.

İki ada arası zaten 15 dakikalık mesafe. Burgaz'ı ayrı bir seviyorum nedense, küçük olduğundan mı, Sait Faik'ten mi, sokaklarından mı bilemedim. Her türlü ağacın çiçeğe durduğu sokaklardan yürüyerek Aya Yani Kilisesi'nin küçük meydanına vardık. 1899'da yapılan bugünkü kilisenin Yahya Peygamber Kilisesi'nin bulunduğu yere inşa edildiğine inanılıyormuş.
Sait Faik'ten anılar ve biz..(Üstte ve altta)

Sait Faik Abasıyanık Müzesi
Yine bir mart ayında gelip, kapısından döndüğümüz Sait Faik Abasıyanık Müzesi'ni bu sefer ziyaret etmeden olmazdı. Müze,  kilisenin bir sokak üstünde.. Aklınızda bulunsun; çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri 10.30-17.30 arası açık. Ada ruhunu yansıtan bu beyaz ev, anı ve hüzün yüklü. Babasının ölümünden sonra bir süre annesiyle bu evde yaşayan Sait Faik, 48 yaşında siroz nedeniyle yaşama veda etmiş. Annesi Makbule Hanım ise oğlunu kaybettikten sonra çok sarsılmış ve yalnız sayılabilecek yılların ardından 1963'te vefat etmiş. Makbule Hanım'ın olayları farklı açılardan değerlendirebilme kabiliyetinin Sait Faik'in yaşamında belirleyici olduğu anlatılıyor müzedeki yazılarda. Makbule Hanım'ın vefatının ardından ev, müze haline getirilmiş.Eserleri vasiyeti gereğince Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakılmış.  Annesinin çabalarıyla başlanan hikaye ödülü ise bugün "Sait Faik Hikaye Armağanı" olarak devam ediyor.

Sait Faik, Özdemir Asaf ve Sabahattin Kömürcüoğlu bir sohbette.
Sait Faik faytoncularla...
 Sait Faik işçilerle, elinde kağıt kalem not alıyor.
Müze, ücretsiz gezilebiliyor. Müzeden alacağınız küçük hediyelik eşyalarla da hem Sait Faik'i hissediyor hem de Darüşşafakalı çocukların eğitimine katkıda bulunuyorsunuz.
Müzeyi birlikte gezelim isterseniz;
Mimozalar ve biz...
 Yatak odası ve Sait Faik'in okul çantası...
 Çatı katındaki oda ve yemek odası...
İlk katta ailenin yemek ve misafir odası... Kim bilir  kimlerle ne sohbetler yapıldı bu salonda.
 Köşede bir camekanın içinde Sait Faik'in okul çantası... O zaman da yazmaya meraklı mıydı acaba?
Sait Faik ve annesinin sanki gerçek boyutlu fotoğrafları... Anne ve oğlun kısa süren birlikteliği birbirlerine doyamamışlar besbelli...
İkinci katta Sait Faik'in karyolası üzerinde pijamaları, ellerini yıkadığı maşrapa.. . 'Şehri Unutan Adam'dan alıntıyla
"Ters yüzüne evime dönüp odama kavuştum. Dört duvar, bir pencere, bir valiz içinde birkaç kitap ve bir demir karyola.. Hasılı mukaddes bir hapishane olan odamda, düşünmeden, hatta okumadan gezindim, durdum."
Diğer odalarda, arkadaşlarla sohbet ederken Sait  Faik,  elinden kağıt kalemin eksik olmadığı Sait Faik..Belki ulaşır bilinmez  O'na yazılan ziyaretçi mektupları..Merdiven başında Sait Faik Hikaye Armağanı'na değer bulunan  yazarlar ve eserleri...
Son olarak bir çatı katı, denize açılan iki küçük pencere, bir kolçaklı sandalye, bir koltuk...Kimbilir hangi hikayeler yola çıkmış buradan..
Müze evden ayrılırken dördümüze de 4 'elma' düşüyor gökyüzünden Sait Faik'ten bize hediye ve şöyle diyor hepimizin gönlüne göre
- "İçim ona nehirlerin denize aktığı gibi akıyordu" Havada Bulut/ Ay Işığı
-"Seyahatler çekiyor içim"- Son Kuşlar
- " Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey gelmeyince sinirlendiriyor"- Mahalle Kahvesi
­- "Sevmek, bir insanı sevmekle başlar herşey"  Alemdağ'da var bir yılan..
Müzeyi geride bırakıp Kalpazankaya'ya doğru yürümeye başladık. Çiçekli ağaç dalları arasından mavi sular ne kadar da güzel görünüyordu. Yokuş yukarı çıktıkça ağırlaştı adımlarımız. Tenha yollarda bir korumamız da vardı. Adaya geldiğimizden beri bize eşlik eden, insanların can yoldaşı. Yolun yarısını geçmiştik ki aklımıza geldi. Kalpazankaya'daki restaurant kapalı olabilir miydi. Evet, henüz sezonu açmamışlardı. Yürüyüş yapıp, fotoğraf çekip tekrar iskeleye döndük. Yollarda gözlerimiz yine mimozaları aradı. Bazı ağaçların tohumlarını elimize alıp inceledik ama bulamadık. Denizin kıyısındaki restaurantlardan birinde öğle keyfi yaptıktan sonra bir tezgahta tanesi 10 liraya satılan mimoza demetlerinden hepimiz birer tane aldık. Ellerimizde mimozalarla anılarımıza not düşerken, mimozaları neden ağaçlarda göremediğimizi de anladık...
Saat  17.00 gibi şehrin karmaşasına dönmüştük.