21 Mart 2018

Burgazada, Sait Faik ve mimozalar!...

Suzan Peker
Mart geldi mi aklımıza düşer mimoza ve adalar. Yine öyle oldu. Hem narinliği hem güçlülüğü bir arada taşıyan ve bu yönüyle Dünya Kadınlar Günü'nün de simgesi olan baygın kokulu sapsarı mimozaların peşine düştük. Baharı koklayıp denizin iyot kokusunu içimize çekip biraz da yeme-içme keyfi yapıp dönecektik. Bu keyfi yaşayacak dört kişiydik; en azından benim tanıdığım..
Martıların gözü de yollarda(solda); Kilise meydanı (sağda).
Çocukların okula gönderilmesi, İstanbul'un trafiği derken Burgazada vapurunu kaçırdık. "O zaman Heybeli'ye gider sonra Burgaz'a geçeriz" dedik. Saat 10.30 gibi Heybeli'deydik karnımız acıkmıştı. Güzel bir kahvaltı istiyorduk ve şansımız yaver gitti. Adanın en güzel kahvaltısını yaptık bizce. Güneş içimizi ısıtırken, sıcacık ekmeklerimizi martılar ve kedilerle de paylaşıp mutlu olduk. Adaya iner inmez Burgazada vapurunun kaçta olduğunu öğrenmiştik. 12.50'ye yetişmek için kısa bir tur yaptık. Bir sokakta pazara bile rastladık. Gözlerimiz sarı mimoza ağaçlarını aradı ama nafile. Vapurun kalkmasına 5-10 dakika kala "ada ponçiği yemeden olmaz" dedik. İki ponçik, iki elmalı kurabiyeyi alelacele kahveyle bitirip vapura yetiştik. Elmalıların, ponçikten daha güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Can dostlardan biri bizi yolculuğumuz boyunca yalnız bırakmadı.

İki ada arası zaten 15 dakikalık mesafe. Burgaz'ı ayrı bir seviyorum nedense, küçük olduğundan mı, Sait Faik'ten mi, sokaklarından mı bilemedim. Her türlü ağacın çiçeğe durduğu sokaklardan yürüyerek Aya Yani Kilisesi'nin küçük meydanına vardık. 1899'da yapılan bugünkü kilisenin Yahya Peygamber Kilisesi'nin bulunduğu yere inşa edildiğine inanılıyormuş.
Sait Faik'ten anılar ve biz..(Üstte ve altta)

Sait Faik Abasıyanık Müzesi
Yine bir mart ayında gelip, kapısından döndüğümüz Sait Faik Abasıyanık Müzesi'ni bu sefer ziyaret etmeden olmazdı. Müze,  kilisenin bir sokak üstünde.. Aklınızda bulunsun; çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri 10.30-17.30 arası açık. Ada ruhunu yansıtan bu beyaz ev, anı ve hüzün yüklü. Babasının ölümünden sonra bir süre annesiyle bu evde yaşayan Sait Faik, 48 yaşında siroz nedeniyle yaşama veda etmiş. Annesi Makbule Hanım ise oğlunu kaybettikten sonra çok sarsılmış ve yalnız sayılabilecek yılların ardından 1963'te vefat etmiş. Makbule Hanım'ın olayları farklı açılardan değerlendirebilme kabiliyetinin Sait Faik'in yaşamında belirleyici olduğu anlatılıyor müzedeki yazılarda. Makbule Hanım'ın vefatının ardından ev, müze haline getirilmiş.Eserleri vasiyeti gereğince Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakılmış.  Annesinin çabalarıyla başlanan hikaye ödülü ise bugün "Sait Faik Hikaye Armağanı" olarak devam ediyor.

Sait Faik, Özdemir Asaf ve Sabahattin Kömürcüoğlu bir sohbette.
Sait Faik faytoncularla...
 Sait Faik işçilerle, elinde kağıt kalem not alıyor.
Müze, ücretsiz gezilebiliyor. Müzeden alacağınız küçük hediyelik eşyalarla da hem Sait Faik'i hissediyor hem de Darüşşafakalı çocukların eğitimine katkıda bulunuyorsunuz.
Müzeyi birlikte gezelim isterseniz;
Mimozalar ve biz...
 Yatak odası ve Sait Faik'in okul çantası...
 Çatı katındaki oda ve yemek odası...
İlk katta ailenin yemek ve misafir odası... Kim bilir  kimlerle ne sohbetler yapıldı bu salonda.
 Köşede bir camekanın içinde Sait Faik'in okul çantası... O zaman da yazmaya meraklı mıydı acaba?
Sait Faik ve annesinin sanki gerçek boyutlu fotoğrafları... Anne ve oğlun kısa süren birlikteliği birbirlerine doyamamışlar besbelli...
İkinci katta Sait Faik'in karyolası üzerinde pijamaları, ellerini yıkadığı maşrapa.. . 'Şehri Unutan Adam'dan alıntıyla
"Ters yüzüne evime dönüp odama kavuştum. Dört duvar, bir pencere, bir valiz içinde birkaç kitap ve bir demir karyola.. Hasılı mukaddes bir hapishane olan odamda, düşünmeden, hatta okumadan gezindim, durdum."
Diğer odalarda, arkadaşlarla sohbet ederken Sait  Faik,  elinden kağıt kalemin eksik olmadığı Sait Faik..Belki ulaşır bilinmez  O'na yazılan ziyaretçi mektupları..Merdiven başında Sait Faik Hikaye Armağanı'na değer bulunan  yazarlar ve eserleri...
Son olarak bir çatı katı, denize açılan iki küçük pencere, bir kolçaklı sandalye, bir koltuk...Kimbilir hangi hikayeler yola çıkmış buradan..
Müze evden ayrılırken dördümüze de 4 'elma' düşüyor gökyüzünden Sait Faik'ten bize hediye ve şöyle diyor hepimizin gönlüne göre
- "İçim ona nehirlerin denize aktığı gibi akıyordu" Havada Bulut/ Ay Işığı
-"Seyahatler çekiyor içim"- Son Kuşlar
- " Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey gelmeyince sinirlendiriyor"- Mahalle Kahvesi
­- "Sevmek, bir insanı sevmekle başlar herşey"  Alemdağ'da var bir yılan..
Müzeyi geride bırakıp Kalpazankaya'ya doğru yürümeye başladık. Çiçekli ağaç dalları arasından mavi sular ne kadar da güzel görünüyordu. Yokuş yukarı çıktıkça ağırlaştı adımlarımız. Tenha yollarda bir korumamız da vardı. Adaya geldiğimizden beri bize eşlik eden, insanların can yoldaşı. Yolun yarısını geçmiştik ki aklımıza geldi. Kalpazankaya'daki restaurant kapalı olabilir miydi. Evet, henüz sezonu açmamışlardı. Yürüyüş yapıp, fotoğraf çekip tekrar iskeleye döndük. Yollarda gözlerimiz yine mimozaları aradı. Bazı ağaçların tohumlarını elimize alıp inceledik ama bulamadık. Denizin kıyısındaki restaurantlardan birinde öğle keyfi yaptıktan sonra bir tezgahta tanesi 10 liraya satılan mimoza demetlerinden hepimiz birer tane aldık. Ellerimizde mimozalarla anılarımıza not düşerken, mimozaları neden ağaçlarda göremediğimizi de anladık...
Saat  17.00 gibi şehrin karmaşasına dönmüştük.

13 Şubat 2018

BOĞATEPE KÖYÜNDE “GRAVYER PEYNİRİ” ÜRETİMİ!

Oya Kamacıoğlu Kars’ı gezdi, yazdı:
19.yy.ın sonlarına doğru Rus işgali sırasında Kars’ın 10 ayrı köyünde İsviçreli ve Alman  peynircilerin Rusya’ya gelip yerleşenleri  tarafından gravyer yapım yerleri kurulmuş. Bunların gelişi de Rusya’dan Tiflis’e oradan da Sarıkamış’a kadar giden atlı tramvay ile olmuş.
Gravyer İsviçre kökenli bir peynir. İsviçre’ye benzer ortamı Kars yaylalarında bulmuşlar. Ruslardan ayrı olarak  Çarlıkla ters düşüp Kafkasya’ya yerleşen Rus Malakanların da peynir üretiminde rolleri olmuş. Eski adı Büyük Zavod (bugün Büyük Boğatepe) köyüne Gürcistan’dan gelen Terekeme Türkleri, Malakanlarla birlikte peynir üretimini sürdürmüş. Bugün hala  üretilen bir peynir türü “Malakan peyniri” olarak anılıyor.

 Büyük Boğatepe köyünün eski adı Zavod, Rusça’da fabrika, atölye, mandıra anlamındaymış. 2400 rakımlı bu köy, geniş bir platoya yayılmış. Bir Terekeme (Karapapak) köyü. 
 Özellikle bu yörede yetişen 150 yi aşkın bitki türü, ineklerin sütünün kalitesi bakımından özelmiş. Köy, yerel tohumların korunması, organik tarımın yaygınlaştırılması, çiftçi eğitiminin yapılması, bölgenin yaşam kalitesinin artırılması, kırsal turizmin canlandırılması gibi konularda dernek kurarak, Avrupa ile temaslarda bulunarak çalışmalar yapıyor.

Burada bir peynir müzesi var. “Organik Peynir Müzesi. Veya “Eko Peynir Müzesi”. Türkiye’nin ilk ve tek peynir müzesi. Müze olarak sergilenen iç içe geçen odalar, eskiden  yapılmış peynirlerin dinlendirildiği bir yermiş.

Müzede, sergilenen şeylerin başında o bölgede yetişen bitkilerin renkli resimleri, adları ve özellikleri geliyor. Müzenin kuruluşunu ve tarihçesini anlatan panolar, inek türleri,  her biri 30 kilo kadar gelen gravyer tekerleklerinin yapımının aşama aşama resimleri, eskiden kullanılmış olan araç ve gereçler görülüyor. 

12 Şubat 2018

RUSLARDAN KARABEKİR PAŞA'YA HEDİYE: BEYAZ VAGON

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:

1921 Kars Antlaşması için Kars’a gelen Rus generaller,  Kazım Karabekir Paşa’ya beyaz bir vagon hediye etmişler. Antlaşmanın imzalandığı bu vagona hem Arap harfleriyle hem de Rus Kiril harfleriyle paşanın adını ve unvanını yazdırıp getirmişler.
35 ton civarında ağırlığı olduğu söylenen bu vagon, 17 m. Uzunluğunda. Bugün Kanlı Tabya Müzesi’nin bahçesinde sergileniyor. Vagon, yatak odası, çalışma odası ve banyo bölümü olarak ayrılmış ve güzel bir şekilde de döşenmiş. 8’er penceresi var. Peç soba sistemi burada da ısıtma olarak kullanılmış. Müzenin bahçesinde kısa bir ray üzerine oturtulmuş. Üstü örtmeli bir şekilde muhafaza ediliyor.

11 Şubat 2018

KAFKAS CEPHESİ HARP TARİHİ MÜZESİ: KANLI TABYA

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:
Kars’ta tabyalar (savunma binaları) 1734 yılında yapılmaya başlanmış. 46 tabyanın en büyüğü ve en sonuncusu Yeni Tabya’dır. 1828 yılında Rusların bir gece baskınıyla orada şehit olan 600 Türk askerinin anısına “Kanlı Tabya” adını almış.
Bugün Kafkas Cephesi  Harp Tarihi Müzesi olarak kullanılan bu bina, Halitpaşa mahallesinde. 800 metre kare iç alana ve 7000 metre kare açık alana sahip. Restorasyonu 2017’de bitmiş.Duvarları 1 metre kalınlığında olan bu tabya, birbirine bağlı yan yana odalardan oluşmuş. 
Girişteki enstalasyon çok etkileyici. Işıklandırılmış bir çok çarık! Bu çarıklar iki tarafa yerleştirilmiş aynalarla sonsuzluğa gider gibi görünüyor. Bu çarıklar, 1828 deki o baskında şehit olan askerlerin anısını yaşatıyor.Tam bir görsel şölen.
Tabya içindeki odalarda da  interaktif çalışmalar yapılmış. O yılların reviri, asker koğuşu, mutfağı ve ameliyathanesi dönemin gerçek eşyalarıyla da desteklenerek çok güzel canlandırılmış.





Diğer bölümlerde, 93 Harbine ait başka belgeler, silahlar, mermiler, askerlerin üzerlerinden çıkan mektuplar çok ilgi çekici. Çanakkale ve Edirne’den sonra Türkiye’nin 3. interaktif müzesiymiş.

9 Şubat 2018

KARS’TA RUSLARDAN KALMA BALTIK MİMARİSİ EVLERİ!

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:
Kars,  1878-1918 yılları arasında Rus işgaline uğramış. Gümrü Antlaşmasına kadar kırk yıl süren bu dönemde eski Kars’tan ayrı olarak Taht Düzü denilen güneydeki alana mimaride “Baltık Mimarisi” adı verilen tarzdaki evleri Ruslar yapmış. Bu binalar,  Karsın her yanına dağılmış ama daha çok Hollandalı ve Rus mimar ve mühendislerince yapılmış ızgara planlı, geniş taş kaldırımlı mahallelerde daha sık olarak görülüyor.










Evler, genellikle tek veya iki katlı. Seyrek olarak o dönemin üç katlı  görkemli konaklarından da var. Duvarları yarım metreden fazla kalınlıkta . Bu duvarlar bölgeye has koyu renkli bazalt taşından yapılmış. Taş ve ahşap süsleme çok kullanılmış. Eskiden bu tip evlerin hepsi “peç” ısıtmalı imiş. Bugün bazı binalarda bu sistem hala kullanılıyor. 
 Kars’ın mimari sembolü olan bu evlerin neredeyse hepsi ya resmi daire ya da otel olarak kullanılıyor. Arada konut olarak kullanılan küçük evler ve restorasyonu bekleyen metruk binalar da var.                                    


7 Şubat 2018

KARS'TA RUSLARDAN KALMA BİNALARDA "PEÇ" SİSTEMİ!

Kars’ta sert geçen iklime karşılık “peç” adı verilen bir ısıtma sistemi kullanılmış. Peç sisteminde, sobadan çıkan sıcak hava duvarlar arasında kalan boşluklarda dolaştırılarak bina ısıtılır. Kars’taki Rusların yaptığı binalarda bu sistem uygulanmış.

1 Şubat 2018

Çocuklar doğar, büyür, evden giderler. Geriye kokuları kalır!

Suzan Peker yazdı:
 Hani dokuz ay boyunca hazırlarız ya bebeğimizin çamaşırlarını. Gelsin diye dört gözle bekler anneler. Zıbınlar hazır edilir, yüzünü çizmesin diye küçücük eldivenler mermerşahiden, kundak da çamaşırdır öyle ya saracak sımsıkı can paremizi. Yüz örtüsü vardır bir de uyuyamazsa ışıktan incecik örteriz yüzünü. El kadar pijamalar, tulumlar. Bu çamaşırların hepsi mis gibi kokuludur, bir bavulun içinde bekler birkaçı..Çünkü hastanede karşılayacak sahibini.. En şanslısı onlardır. Dünyayla ilk tanışanı onlar sarar, bavuldakiler. Bir de çekmecedekiler vardır, sanki biraz daha uzak akraba gibi. Üç-dört gün sonra onlar da can-ciğer oluverirler bebekle.  Biri gider, biri gelir bebekle buluşmaya. Gidenler doğru çamaşır makinesine. Tertemiz olalım yine kavuşalım diye o güzelliğe. Yıkananlar çamaşır ipine asılır püfür püfür kururken rüzgarda, komşulara da 'bu evde artık bir de minik var' der adeta. Canlanmıştır işte çamaşırlar, kişilik kazanmıştır. İpteki çamaşırlara bakınca bir hoş olur insanın yüreği. Sanki ayakları birden suya değer, içini bir sevinç doldurur ve "Allahım bu minik bizim" der...
Ömürleri kısadır o ilk çamaşırların büyüdükçe bebek, küçülüverirler. Kimi saklanır sandıkta. Atmaya kıyamaz anneler.  Hatırası vardır o küçük çorapların, sevgi doludur içleri ağzına kadar. Kimisi ve de şanslı olanları yine başka bir bebeğe verilir. Onlar avutur kendini yeni bebekle. Kimisinin sonunu, söylemeye dilim varmaz.
Yıllar geçer, bebek, çocuk olur eve yeni çamaşırlar gelir.  Çamaşırların boyları büyürken, anne babalar anlamaz hayatın nasıl geçtiğini. Bir koşturmacadır ki bitmek, tükenmek bilmez. İş, ev, trafik, stres, okul, ders say say bitmez. Bir bakmışsın bir karış daha büyümüş çamaşırlar. Modelleri de değişmiş tarzları da. Kot pantolonlar gelmiş mesela bu arada, okul t-shirtleri, hırkaları, eşofman takımları..Bunların kendine has bir okul kokusu vardır. Yıkasan da çıkmaz. Sanki hep ders çalışır bu çamaşırlar geceleri gizli gizli. Eskiden sıra örtülerimiz vardı bizim. her hafta birimize verirdi öğretmen. Onlar da okul kokardı. Silgi kokardı, kalem kokardı, 2+3=5 kokardı.
Çocuk büyür genç olur. Çamaşırları yan yana assan hangisi çocuğunun  anlayamazsın. Zaten O'nun  boyu artık seni geçmiştir. Zıbından ne ara buraya kadar geldiğini anlamakta zorlanırsın. "Anne siyah t-shirt'ü mü yıkamadın mı" der.  O yıllar en çok siyahın giyildiği yıllardır. Siyahı koruyucu çamaşır deterjanları kullanırsın. Siyah çamaşırlar biraz daha üstten bakar diğerlerine. Havasından geçilmez, kırmızının esamesi bile okunmaz. Kurutma makineleri girince hayatımıza ipler boş kalır, rüzgar işsiz. Çamaşırlar elele verip kuruyamaz. Kurutma makinesinin tamburunda karmankarış oluverirler. Kimin eli, kimin cebinde belli değil misali. Dışarıdan bakan evde kaç kişi yaşadığını anlayamaz.
Geldik üniversite yıllarına. Ne çabuk büyüdü bu çocuk ve çamaşırları. Üniversite ayrılık demektir çoğu kez. Evden giden bavul bavul çamaşır demektir. Artık o çamaşırlar başka bir makinede yıkanmaktadır. Çamaşırlar şaşırır, alışık olmadıkları bir makinede yalnız yalnız yıkanınca. Biraz da burulurlar mı bilmem. Ama geride kalan anne-baba çamaşırları hasretle yıkanır her seferinde. Kısa tatillerde kısacık bir sevindirik olurlar o kadar.
 Dört, beş, altı yıl geçer çocuk ve çamaşırları eve döner. Temelli mi döner 'evet' temelli döner. Yine makine tek. Hoşgeldin der evdekiler. Eski dostlarına kavuşmanın sevinciyle içleri pır pır. Masa örtüleri birlikte yenen yemeklerden mutludur. Lekeler bile gülücük şeklinde oluşur nedense. Çarşaflar mis kokar, perdeler neşelenir. Siyahlar daha siyah, beyazlar daha beyazdır sanki. Herkes çalışsa da akşamları kavuşulur.  Evin her yeri evlat kokar. Birkaç yıl böyle geçer.

Tüm çamaşırlar yine tam alışmışken birbirine yine gitme vakti gelir. Artık ayrı bir evde yaşamak ister çocuk da çamaşırlar da. Pantolon kendi ayaklarının üzerinde durmak ister, t-shirt "Rengim tam siyah olmayacak belki ama özgür olacağım" der. Çarşafların kokusu değişecektir. Çoraplar bir arada olmaktan sıkılmışlardır belki. tek tek daha mı mutlu hissedeceklerdir acaba. Ya sandıkta saklanan en küçük içi ağzına kadar sevgi dolu olan çoraplar... Onlar da gitse mi arkalarından..Yoksa bana mı kalsa evlat kokusu...

23 Ocak 2018

Bozcaada’da Rumların 'Işıklar Bayramı'!

Suzan Peker’in kaleminden
Bozcaada'ya bu seferki gidişim çok keyifli olmadı. Evle ilgili bir sürü sorun falan. Fakat çok güzel bir törene denk geldim ve bu beni mutlu etti. Üzerinden çok zaman geçti biliyorum ve biliyorum ki bayat haber, haber değildir ama koşuşturmalarımın ardı arkası kesilmedi. Size hepsini anlatıp sıkmak istemem. Gördüklerimi  anlatmasam da olmazdı.. O zaman buyurun Teofania'ya, Işıklar Bayramı'na ya da daha çok bildiğimiz adıyla Denizden Haç Çıkarma Töreni'ne..
Bozcaada Rum Mahallesi'nde yapımı 1860'lara tarihlenen bir kilise var. Adanın tek kilisesi. Adada kalan çok az sayıdaki Rum'un ibadet yeri.  Selanik'ten, Midilli adasından Teofania için gelen Rumlar İsa'nın vaftiz edilişini 6 Ocak'ta andılar. Önce kilisede bir ayin düzenlendi.
Kutsanmış şarap ağızlara bırakılırken..
Ruhban sınıfı en görkemli kıyafetlerini giymişti. Kilisenin içi tütsü kokuyordu. Genç ve yaşlılar iki ayrı grup halinde ilahiler söylüyordu. Bize göre biraz daha gizli kalmış bir bölgede dualar edildi. Kutsanmış şarap ağızlara bırakıldı. Fesleğen ve nergis çiçeği kutsanmış suyun içine kondu, dualar okundu, dualara ilahiler eşlik etti. Dua sadece Rumca değildi. Törende bulunan herkesin anlaması ve 'amin' demesi için her dilde okundu. Mumlar yakıldı, dilekler dilendi. Kiliseye yardım için bir tepsiye paralar bırakıldı.
Dualar okunurken her dilde amin denildi.
Ayin bittikten sonra Bozcaada'nın ara sokaklarındaydık.
Yunan bayrağının renklerini taşıyan mavi-beyaz fularlar takmış genç izciler önde, ruhban sınıfı ve halk arkada deniz kenarına yüründü. Hava güneşliydi. Aklım çocukların buz gibi soğuk suya nasıl atlayacağı ile meşguldü. Allah'tan hava dünkü gibi sel-kıyamet değildi. İskeleye yaklaştıkça kalabalık arttı.
 Deniz kenarında üç genç soyundu. Haç, berrak sulara bırakılırken en ufak tefek olanı haçı yakalayıp kaldırdı. Sonra bir daha haç atıldı, sonra bir daha. Üç genç de haç çıkartmış oldu, böylece.


Konuşmalar yapıldı. Dünya barışı için, halkların kardeşliği için. Güzel  temennilerdi bunlar. Keşke iyi dualar hep kabul olsa diye geçirdim içimden.
Akşam, adadaki açık 3-5 restoranın tümünü adanın karşı kıyısından gelenler doldurmuştu. Kadehler iyiliğe, güzelliğe kalktı...
"Rivayete göre  İsa'nın doğum günü olarak kabul edilen 25 Aralık'ta, öteki dünyadan  yol açılınca, fırsat bulan "ecinniler" dünyamıza doluşmuşlar. "Kirletmedik" yer bırakmamış, evlerin altını üstüne getirmişler. 12 gün boyunca bunlarla baş edilememiş. 12 gün sonra Hz. İsa vaftiz edilmiş. Onun suya girmesiyle tüm sular kutsanmış. Gökyüzü açılmış, yeryüzüne nur inmiş. Bu kutsal güne 'Işıklar' anlamına gelen Ta Fota adı verilmiş."
..Tırnak içindeki kısımlar alıntıdır..

2 Ocak 2018

KEÇİ BOYNUZU'NDAN TÜREYEN ÖLÇÜ BİRİMİ: KARAT!

Sanal alemde bir çok bilgi dolaşıyor. Ne kadarı doğru bilemiyorum. İşte o bilgilerden biri:

18 Aralık 2017

Çatalhöyük'te kapılar damlarda açılan delikler. Ulaşım damdan dama.

Oya Kamacıoğlu yazdı
Çatalhöyük, Konya'nın Çumra İlçesi sınırlarındadır. Höyük, farklı yükseklikte iki tepenin tek tepe haline gelmesi şeklindedir. Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını alır.

Çatalhöyük günümüzden 9 bin yıl önce yerleşim yeri olmuş. Höyüklerde kesintisiz 2 bin yıl yerleşim olmuş. Yerleşimde 8 binin üzerinde insan yaşadığı tahmin edilmektedir. Çatalhöyük’ü farklı kılan köy yerleşmesini aşıp kentleşmenin görülmesidir.


Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişik. Ortak duvar yok, her evin kendi müstakil duvarı var. Evler ayrı ayrı planlanmış ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmış. Evlerin bitişik duvarları nedeniyle şehirde sokaklar mevcut değil. Ulaşım düz damlar üzerinden yapılıyor. Evler tek katlı olup, eve giriş damda açılan bir delikten merdivenle olmaktadır. Çatalhöyük'te duvar resimleri en erken 10. en geç 11. tabakada bulunmuştur. En güzel ve gelişmişleri ise 7. ve 5. tabakalara aittir.