18 Ocak 2015

............................................................................................................
 KAMA

Külliye külliye mi? !

İktidar 17-25 Aralık’ta olup biteni halktan saklama kurnazlığını saray görgüsüzlüğü ile taçlandırdı. Gene de dünya rekoru kıran yasaklarla günah ateşini söndüremedi..En son kaçak sarayın ismi Külliye oldu. Örtemediklerini külleye külliye mi kapatacaklar! 
............................................................................................................

14 Ocak 2015

CEDDİMİZ MERDİVEN NÖBETİNE!


Her ferdi hatta her topluluğu hoşlandığı yem ile avlarlar -Hüseyin Rahmi Gürpınar

İlk kez sesini duysam dedim... Her konuda keşke konuşmasa dediğin anlarda ısrarla fikir beyan eden Cumhurbaşkanı PARİS Terör saldırısı ardından suskundu! Aksine uzun adamın kısa gölgesi gün bugün deyip Paris’in yolunu tuttu! Gene de öne çıkması en önde olması 20 dakika kadar sürdü. 10-15 kişiyi omuzlayıp önde görüldü. Yürüyüşe davet edilmemişti. Bence ülkesinde “ifade özgürlüğünü engelleyen, bunca yasayı çıkardığı için utanıp gelemez denilmişti ama o derin stratejisine çağ atlatmıştı. “Aşkın ne zaman geleceği belli olmaz” projesini kağıda döküp, uçağa yetişmişti.

 Fransız törene katılanların hemen hepsini iki yanağından öpmüştü. ONU NEDEN ÖPMEMİŞTİ? Aynaya baktı. Saçlarını soldan sağa alıp yeniden taradı... Onlar ne zannediyordu... Ceddini hatırladı. Onu bugüne getiren ceddini. O gün Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı karşılayacaktı. Manzarayı görünce mutluluk gözyaşlarını tutamadı! Bir merdiven... Bir gösteriş... İşte dedi. Kendini beğenmiş Fransız gel ve gör!. Mesele görebilmekti. Ah şu siyasetin alçak mantığı... Ceddine bile sırt dönüyor. Bu 16 basamak merdiven bir gelişmenin bir yükselişin simgesi değildi de ne idi... Sıradan bir merdiven miydi?. Resim beni de havaya soktu. Sağdan baktım. Göremedim... Dönüp soldan baktım. Gene yoktu! Belki alt basamaklara sığmışlardır dedim. Hatta “biri amcama benziyor” diye büyütüp baktım... Hayır... Benim ecdadım bu merdivende yoktu! Yıkıldım... Ayağa kalkmam uzun sürmedi. Onunki hangisi acaba dedim. Potamya’nın yamru yumru yollarını hatırladım. Çepe çevre kuruması için asılmış mısır koçanlarını! Tabii ya! Potomyadaki Nalya’nın da merdivenleri vardı. Uzun boylu kalas yarım adım aralıklarla çivilenmiş. Nalya terk edilirken iple çatıya doğru çekiliyor yerle irtibatı kalmıyordu. Vah kıskanç herifleer vahhh... Resmi dakikalarca seyrettim. 
Hani kaçak saray büyüktü. Geniş mi genişti. Resme bakın bre kıskançlar. 16 devlet kurmuş ceddimin halini bir görün... Şöyle Asya steplerinde yayılır gibi rahatca duramamışlar bile. Sıkış mıkış o dar merdivenlerde kala kalmışlar... Hani seslensem işe yarar mı diye de düşündüm. Gel seni sarayın 21 basamaklı merdivenine alalım desem sığmazsın!” Kaçak maçak geniş, büyük muhteşem denen sarayın şişirildiği gibi çok da büyük olmadığını fark ettim. 16 örnek ceddime baktım... Yüzlerinden düşen bin parça... Emekli maaşlarına zam bekler gibiydiler! Biri vardı ki merdivenleri ağır ağır çıkmış en üst basamağa gelmişti. Sağ elinde kılıcını sol eli ile pantolon kemerini tutuyordu... Şu saraya taşınması sırasında gıda yetersizliği çekmiş ve 120 kilodan 98 kiloya inmişti. Derin stratejinin keskin yüzü buydu. Aşkın ne zaman geleceği belli olmaz prensibi ile yatıp kalkan DAVUTOĞLU Başbakanlık fırsatı ne zaman çıkar belli mi olur deyip acil olarak Fransa’nın yolunu tuttu...

İŞİD onun için öfkeli gençler topluluğu idi ama suya sabuna dokunmasa, muhabbeti soğutmasa daha da iyi olacaktı! İşid terörünün uyuyan hücrelerini Kaçak Saraya kaçırdılar ve merdivenin altına sakladılar. Rahat uyumaları için üstlerini kalın bir perde ile iyice örttüler! Artan kıymetli örtüleri 17-25 Aralığına serdiler. Bu aralığı yok etme kararlılığı her şeyin önünde idi. Ve de hangi geometrik formülle olursa olsun, ister paralel ister çapraz mutlaka örtülmeli idi. Şurada ne kalmıştı ki... Hazirana kadar! Sadece yazı değil ortada görüntüde vardı. Paraların resimleri, gidip gelen para dolu çantalar ayan beyan ortalık yerlerde milletin gözü önünde iken nasıl örtülecekti. Örtü işini kim becerebilirdi... Hani şehir görmemiş saf hile bilmez biri mi olsun acaba dediler. Bir köylü buldular! Köylü ben anlamam bir bilene sormak lazım demez mi!. Maliye bakanlığından bir uzman geldi. Bir bak bakalım şu tape mape denen şeylere... Burada ne var?. Uzman didik didik inceledi. Ve oturup yazdı. Ne diyor rapor anlat arkadaş...“İncelediğimiz Bakanların kusura bakmasınlar ama gelirleri ile mal varlıkları arasında orantı yok”dedi. Türkçesi nedir bunun? “Yolsuzluk yapılmış”... Peki son karar ne?

Meclis Soruşturma Komisyonunu raporu, "Tüm dosya münderecatı ile gerekçesi detaylı şekilde yukarıda belirtildiği üzere Yüce Divana sevk konusunda yeterli şüpheye ulaşılamadığından Ekonomi Eski Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan, İçişleri Eski Bakanı Muammer Güler, Avrupa Birliği Eski Bakanı Egemen Bağış ile Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın Yüce Divana sevk edilmemesine Komisyonun 05.01.2015 tarihli toplantısında oy çokluğuyla (5'e karşı 9 oyla) karar verilmiştir.”


Soygun ve yolsuzluk davalarını bir türlü göremedik, ceza kesemedik ama onları geliştirdik. Kurala bağladık. Yandaşa bağladık! Havuza bağladık! Çok kere devlet kanunla soyulmuyor mu? Sizce Kamu İhaleleri KANUNU marifeti ile bir kere mi yolsuzluk yapıldı yoksa hukukta görülmemiş bir çağ atlayıp soygun düzenli, yeniden düzenlenip sürdürebilir hale mi sokuldu! İhane Kanununun bugüne kadar 162 kez değişmesi neyin nesidir? Kimsenin artık çalmadılar diyecek hali YOK!.. Ağaçlar düşman kellesi kesilir gibi kesiliyor. Cumhuriyet ve Atatürk nefreti görkemli saraylarla taçlandırılıyor. Köşkler küçük geliyor. Saraya terfi ediliyor... Bizi yukarılara taşıyan saray merdivenlerini ziyaretçilere sunuluyor. Laik hukukun üstünlüğüne dayalı sosyal devletten bahis yok. Meçhul bu merdivenlerden nasıl inileceği! Ceddimizi bu yüzden mi merdiven nöbetine sokuyoruz!

6 Ocak 2015

Hastane koridorunda örnek iş güvenliği!

Bir hastane koridoru. Pencerelerin camlarını silen bir görevli. Tam donanımlı. Fotoğrafa dikkat ettiyseniz yerde bir demir halka var. Görevli kendine bağlı ipin ucunu bu demir halkaya geçirmiş. Kendini sağlama almış.
Gözleriniz yaşardı değil mi?
İşte iş güvenliği diyorsunuz.
Hem de Türkiye'de bir hastanede.
Ama kazın ayağı öyle değil.
Bu koridor devlet hastanesinde değil.
Modern bir yapıda hiç değil.
100 yıllık Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi'nde.
Sonuç şaşırtıcı değil sanırım.

27 Aralık 2014

Ermeni asıllı Rus ressamın fırçasından İstanbul!

Kumkapı sahilinden tekneye binenler.
Elektronik posta yolu ile gelen bazı önemli konuları sizlerle paylaşmıştım. Aşağıdaki konuyu da Asortik krep göndermiş. Teşekkür edip yayımlıyorum:
İvan Ayvazovski eserlerinin yarıdan fazlasının konusu deniz manzaraları olan Ermeni asıllı Rus ressamı.
1845'te  İstanbul'a gelen ressam Abdülmecit tarafından Beylerbeyi Sarayı'nda kabul edildi. 1845-1890 arasında İstanbul'a toplam dört ziyaret yaptı.
1874'teki ziyaretinde İstanbul’da bir ay kadar misafir olarak kaldı. Sultan Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayı için sipariş ettiği tabloları hazırladı. 1890'daki son ziyaretinde Sultan Abdülhamit’in huzuruna kabul edilerek padişaha iki tablosunu hediye etti.
Beş binin üzerinde eseri olan Ayvazovski'nin tablolarının büyük bir kısmı St. Petersburg, Moskova ve Erivan devlet müzelerinde sergileniyor.
30 kadar eseri Türkiye'de  bulunmaktadır. İşte ressamın İstanbul resimleri:
 Ortaköy'de kahvede oturanlar.
 İstanbul 1856.
  İstanbul 1880.
   İstanbul 1899.
  İstanbul 1894.
 İstanbul 1846.

25 Aralık 2014

ESKİ TÜRKİYELİ(!).. KALMAK!

Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Kılıf hazır ise hırsıza faizini de ,öder!( Ata sözü gibi AKP icraatı!)
Hava bugün de Dumanlı… Zaman o ZAMAN! Kılıf, yağmurdan, yolsuzluk ve hırsızlık fırtınasından ıslanıp biraz daralmış gibi. Ama gene de ZAMAN kılıf giydirme zamanı! Bugün zaman, sadece dünkü suçlarını hatırlatmak zamanıdır. İfade özgürlüğünü, gerçeği arama görevini, haberin kutsallığını paralel rafında saklayanlar vicdana metres muamelesi yapanlar aslında herkese eşit hukukun parçasıdır. Onların haksız yere itham edilmesi, mahkeme kararından sonra da tutuklu kalmaları eziyettir. Geometrik durumları dikkate alınmadan kabul edilemez!

Dalton kardeşler gibi yolsuzluk iddiası ile şöhretlenen dört Bakanımızdan, Muammer Güler’in oğlu Barış Güler ile Reza Zarrab’ın adamı Abdullah Happani paracıklarını faizi ile birlikte geri aldı. 17-25 Aralık bataklığı kurudu mu? Oysa Düşünce ve Basın özgürlüğü çoktan mevlüdü okunmuş helvası yenmiş, anılarla dahi ayakta duramaz hale gelmiş bir alzheimer hastası mı? Halkın doğruyu öğrenme hakkının hakka kavuşması üzerinden bunca zaman geçmiş, her cümleye, hatta tek satıra kadar yayın yasağı gelmiş iken ruh çağırır gibi konuşmak, ahkam kesmek, soluk alır gibi normal geliyor! İşte o ZAMAN bu dostane görüntüye kanmadan ve Dumanlı havaya aldırmadan sormak zorundayız. MEDYAYI kim hazırladı!. Kim hakladı!. Kim akladı..

Dışardan belli olmuyor ama bu mesleğin içinde 55 yıl kadar aktif olarak kalmış iseniz bazı şeyler tarih değil sizin için tekrar oluyor! “Sana yapılmasını istemiyorsan bilerek haksızlık yapma.” Kim dedi bilemiyorum… Bazen ben demişim gibi geliyor!. Olmadı ise ben de bu cümlenin altına imzamı atarım! Şükürler olsun. Hafızam yerli malı silgi kullanıyor. Ne kadar silsen sil, geriye gidiş, başlangıcına ait izleri yok edemiyorum… Dün haberi iğfal edenlerin, olmayan delilleri yaratıp gerçekleri silenlerin, bavulcuların sadece yürütmesi olacak, adaleti, yargısı olamayacak mıdır? Ergenekon Balyoz KCK gibi pek çok kumpaslı davada Silivri zindanlarına tıkılan masum insanları, polis kurşunu ile yaralananları, öldürülen Berkin Elvan’ları memleket aşkı ile ayağa kalkan fidan gibi mert delikanlıları, bayrak gibi elbiseleri ile gaza, suya, aşırı güce boyun eğmeyen Türk Kızlarını bugünkü karanlık içinde kahraman sayıyorum. Dün sahte delil üretenlerin bugün merhamet dilenmeğe kalkması siyasette mevsimsel bir durumdur. Bu ülke karın soğuk yüzüne de, baharın yeşiline de, son baharın dökülen yapraklarına da alışkındır!

Köşecilerin bulutlara bakıp önce rüzgarı koklaması ve esen rüzgara göre yelkenleri doldurması yeni Türkiye’de normaldir. Sonbahar yapraklarının sararıp döküldüğü, güneşin parlayıp ısıtmadığı bu zaman içinde köşecilerin A4 kağıdına imza atmaları nasıl bir kahramanlık, nasıl bir öne çıkıştır anlatamam! Neyi ne için imzaladıklarını, ne için kime selam yolladıklarını anlayamadım. Bu Zaman’a kadar konuşma özgürlüğü ne zamandır tam idi veya vardı? Medya özgür müydü, yoksa emir kumandanın yayıldığı bozkır mıydı? Hava Dumanlı diye sormayayım mı?
TV ye çıkıp ben şu kadar yıllık gazeteciyim veya bu işi şu kadar yıldır yapıyorum diyorlar ya… Onları şarap zannediyorum! Hafif rutubetli bir mahzende yatırılıp sıraya diziliyorlar ya… Yıllandıkça değerleri artar mı! Bu yalanı yemeyin. Onları gerçeği saklar gibi mahzenlere atıp unutturuyorlar. Yıllanmış olmak gazeteciye kalite değil dert katar. Bıkkınlık ekler. Şarap gibi yattığı yerde değerlenmiyorlar! Bugün Medya kanserden ölen biri gibi. Bu zamanda ve bu şartlarda kurtulma şansı yok. Her geçen Zaman içinde biraz daha biraz daha ölüyorlar… Gençlik yıllarımda bu işler böyle değildi. Ben bu yüzden eski Türkiyeli kalmak istiyorum. Mesele gerçeği arama, görme, gösterme meselesi! Haberin kutsal, yorumun hür olduğuna inanma meselesi. Havuz’un derin ve verimli, kinlerin sivri ve kan emici olduğu değil. Yeni Türkiye’de bu nasıl oluyor? Haber kutsal değil kutusal, yorum hür değil, paralel veya geometrik! Ve bu yeni Türkiye’de mesele gazetecilikte yıllanmışlık da değil. Bir günlük gazeteci bile olsanız önce haberin kutsal olduğunu sindireceksiniz. Bu kutsal haberin verdiği bilgilere dayanan bir yorumun ancak doğru ve hür olabileceğini bileceksiniz

Meseleye sadece DUMAN lı bir son bahar sabahından bakmamalıyız. İktidarın otoriter havası seçim yaklaştıkça hızlanıyor, gelişiyor! Hukuku, adil olma duygusunu hangi hırsa köle kıldık! 16 yaşındaki bir çocuk Cumhurbaşkanına hakaret etti gerekçesi ile 5 dakika içinde yargılanıyor ve hapse atılıyor. İktidarın eski ortağı ile çok paralel, çok dikey, çok kenarlı geometrik hesapları bitmiyor! Pek çok şeyi abarttıkları, pek çok hevesi kovaladıkları, pek çok gerçeği sakladıkları inleri yok mu?. Demokrasi tramvayına binerek şeriat mahallesinde inmek dün gizli gündemdi, bugün gizlenmiyor. Artık açık hedef olamadı mı? Seçime kadar idare et kurnazlığı ve ard arda sıralanan yalanlar artık kılıflarında iken bile fark edebiliyor. APO’ nun serbest kalacağı yarın için Doğu’da sokakların çatışma alanına döneceği, ne deniyorsa kabul edin yoksa tehdidi yok mu?

Gerçek ve onun gayri meşru evladı haline dönen  benim mesleğim dün de hasta idi. Bugün hastalığı ilerledi ve sonunda yatağa düştü. Herkes hastalığı biliyor ama konuşamıyor. Konuşmuyor! Ve nedense herkes suskun. Baskı var, hukuksuzluk bu diyemiyor! İçten içe öldü ölecek deyip gün sayıyor. Ama kimse gerçeği dillendirmiyor... Kimse haykırmıyor... Bu kadar ikiyüzlülük yeni Türkiye de olsa fazla geliyor. Bırakın ben eski Türkiyeli kalayım!

Yeni Yılda sağlık ve mutluluklar!...

21 Aralık 2014

Kahvenin Etopya’dan başlayan ve dünyayı yudumlayan serüveni!

 Filiz Kamacıoğlu:                     

Sekizinci yüzyıl ortalarında Habeşistan Kaffa’da yaşayan Khaldi adındaki keçi çobanı, Habeşistan’ın dağlık arazisinde keçileri otlatırken bir çalıya ait kırmızı meyveleri yiyen keçilerin daha hareketli olduklarını fark etmiş kendisi de bu meyveyi denemiş, verdiği hissi ve keyfi sevince etrafına da anlatmış. O yörenin keşişi bu olayı keşfetmiş ve kendi izleyicilerine vaazı sırasında kahve ikram etmenin faydasını anlatmış. Kahve böylece tanınmaya başlamış.
Guetemala’da kahve müzesi.

TARİHİ GELİŞME;
Köle ticareti ile yabani kahve bitkilerinin Etopya’dan dışarıya çıkması sağlandı. Menşei Arabik olan kahve bitkisi, yüksek irtifada ve doğru ortam sağlanan farklı coğrafyalarda üretilebildi.
1200 YILI;
İlk kahve taneleri Etopya’dan Yemen’de Al-Macha’ya vardı. Mocha, Kızıldeniz kıyısında liman. Burada yetişen kahveye Mocha-Coffe denir. Böylece Mocha kahvenin uluslararası ismi oldu.
1400 YILI;
Türklerin Yemen’i fethinden sonra kahve taneleri teknelerle denizden, deve kervanları ile karadan bütün İslam dünyasına taşındı.
1616 YILI;
Hollanda’lı uyanık bir kaptan, tohumları Yemen’den Hollanda sömürgesi  Doğu Hindistan kıyılarına taşıdı. Böylece kahve Java ve Seylan’ın plantonlarında üretilmeye başlandı. Kölelikle beraber geniş orman arazileri satın alınarak kahve üretimi hızla yayıldı. Bu tek kültür “ kahve pası” nın yayılmasına sebep oldu ve bu hastalık bütün bölgeyi harap etti.
1658 YILI;
Bu tarihlerde ilk kahve bitkileri Avrupa’ya ulaştı. Yemen’den Amsterdam’daki botanik bahçelerine, XIV. Louis zamanında Paris’e taşındı.
1712 YILI;
Serüvenci ve maceracı Gabriel Mathieu de Clieu bitkiyi Paris’ten Martinique’e getirdi. Böylece Karaib’lerde ve Orta Amerika’da bitki yetiştirilmeye başlandı.
1727 YILI;
Hollandalılar kahveyi Amsterdam’dan Hollanda Guyana’sına şimdiki Surinam’a taşıdı.  Sömürge valisinin eşi büyük ve genç kahve fidanını sevgi ve muhabbetle bir devlet görevlisi olan Brezilyalı ziyaretçiye vermişti. Kahve üretimi böylece Sao Paulo’da başladı ve on dokuzuncu yüzyılda Brezilya dünyanın en büyük ihracatçısı oldu.
1730 YILI;
İngilizler kahveyi Jamaica ve Mavi Dağda üretmeye başladılar ve tanıttılar.
Hala yüksek derecede marka olarak görülüyordu.
Fransızlar tarafından bitki Yemen’den Bourton adasına, Batı Hint Okyanusundan Doğu Afrika’ya yayıldı.
Fide halinde kahve bitkisi.

KAHVENİN YETİŞME ŞARTLARI;
Kahve, ekvatorun kuzey ve güney 25 derece enleminde yetişir. Bu tropikal alanlarda yağmur ormanları ve nemli iklim kahveden her yıl birkaç hasat alınmasını sağlar. As tropikal alanlarda Robusta tipi ekilmektedir. Üretimi kuru ve yağmurlu mevsimde olur. Arabika kahve üretilmektedir.
Kahve bitkisi budanmadığı zaman ağaç haline geliyor.

Guetemala’nın Coban bölgesi bütün yıl bulutlu, yağmurlu ve serin bir iklime sahiptir. Toprak kireçtaşı ve killidir. Bu bölgede tepelerde kahve yetişmektedir. Hava kuzeyin tropikal ormanı ve Atlantik havzası havası etkisindedir.
Deniz seviyesinden 1300-1500 feet yükseklikte killi ve kireç taşlı toprakta yıllık yağış miktarı 120-160 inç ve ortalama sıcaklık 59-69 f olan Atlantik Okyanusu iklim tipidir.
Dalında kiraza benzeyen kahve meyveleri.

Diğer kahve yetişen alanlar doğu Asya’dır. Deniz seviyesinden 4300-5500 feet yükseklikte, toprak tipi metamorfik, yıllık yağmur ortalama 72-80 inç ortalama sıcaklık 64-77 F derece. İklim tipi Atlantik Okyanusu, yağmurlu, bulutlu ve volkanik bölge, toprak metamorfik kayalar ve diğer volkanik bölgeleri Coban iklimi ile aynıdır ve Guetemala’nın volkanik diğer bölgeleri ise çok farklıdır.
 Toplanmış halde kahve meyvesi.

BİR KAP KAHVE NEDEN ÇOK PAHALIDIR ?
Bir kap kahve için ödenen her dolardan alınanlar :
0,67 dolar ithalatçılar için,
0,84 dolar tüketici  ülkeler,
0,16 dolar üretici ülkenin aldıkları,
Tüketici ülkelerden alınan 0,84 doların 0,08 doları perakendecilere, 0,06 doları nakliyata, 
Üretici ülkenin aldığı 0,16 doların 0,08 doları çiftlik işçilerine,0,05 doları çiftliğe,
0,03 doları ihracatçılara gitmektedir.
 Kahve çekirdekleri yıkandıktan sonra kurutuluyor.
Çiğ, az kavrulmuş, kavrulmuş kahve örnekleri.

KAVRULMUŞ KAHVE İLE İLGİLİ BİLGİLER;
Kahvenin ağaçtan toplanan tanelerinin uzun seyahatinin son aşaması kavrulma şartları ve sonucudur.
Yeşil kahve kavrulmamış kahvedir. Kaynamış tahıl sapı lezzetindedir. Kavurma su içinde eriyen bileşiğin ortaya koyduğu lezzeti sağlar ve karamelize etme tanelere kahverengi verir.
Kahveyi kavurma bir sanattır. Yıllarca yapılan deneyim bize “ kavurma kurallarını” getirmiştir.
Temsili kahve çiftliği.

Kavurma derecesi denetlenmesine ve örnekler sağlıklı bir yöntemle kavrulmasına rağmen her kavurma işlemi kendine has bir sonuca varır.
Kavurma yöntemleri 15 dakika ve daha fazla süreyi kapsar ve ısı derecesi de yavaşca arttırılır.
Bir test kaşığı ile küçük bir örneğe baktığımızda tanelerin renginin nasıl değiştiğini görürüz.
15 dakika 380F da taneler parlak yeşil ve sarıya döner.
15 dakika 400F da taneler parlaktan kuruya döner. Hafif Amerikan kahvesi,
Hafif kavrulmuş, asidi yüksektir. Sadece ucuz ticari markalarda kullanılır.
14-20dakika 415 F da parlak kahverengidir ve kestane rengine doğru döner.  Asidi yüksektir. Orta Amerikan Kahvesi.
14-20 dakika 435 F da orta kahverengidir. Taneler kuru görülür. Asidi kuvvetlidir. Geleneksel olarak doğu Amerika sahili kavurma şeklidir.  Light Expresso, Viennese, Light French . Kahve parlaklığını korurken asidi belirgin ve karakteristiktir. En iyi kavurma şeklidir ve yüksek kalitedir. Antiqua tipi kahvedir.
20-24 dakika 445 F da daha orta koyulukta kahvedir. Çukulata kahvesi. Taneler yağ lekelidir. Asidi ve çeşitliliği karakteristiğidir. Kahve keskin tadıyla dikkat çeker.
 Expresso, Continental, European,High 24 dakika ve daha fazla 455 F dan 480F a doğru, koyu kahve yağlı görünüşlüdür.
455-465F da French, Expresso. Keskin koyu kavrulmuş tadı ve asidi azalmıştır.
465-475 F da Dark French, Italian,Spanish, Cuban.  Bütün nüanslar bitmiştir. Kahve keskin bir yanmış tahta lezzetindedir kısmen kömür haline gelmiştir. French kavrumu %20 karbon içerir.
475-480F da siyaha yakın renkte, Very dark French.Çok koyu kavrulmuştur.


Dünya’da kahve üreten ülkeler.

15 Aralık 2014

Bir yeminin, GÖZ YAŞI!.


“Ahlakın temeli ne zaman ilahiyata dayandırılırsa, halklar ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilirse, en ahlaksızca, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir.”   
 Ludwig Andreas Feuerbach

Benim ülkemde (ben yeni değil eski Türkiye’liyim!) kanunlar hala kanun gibiydi. Kanunu yok sayanların ve çiğneyenlerin hepsi suç işlemiş sayılırdı. Bu iş hiç bir siyasette ne kabadayılık ne de kahramanlık olurdu!. Evet... Çağı yakalamak için koştuğumuz Avrupalı bir atlet değildi... Yol eğri büğrü, toprak yamru yumru, taşlı çakıllı ve engelli idi. Eski Türkiye’de bu yüzden çok kere demokrasi yürürken aksardı. Simitine oynadığı mahalle maçında sağ dizine yediği tekme ile sakatlanmıştı. O gün bu gün topallıyordu. Gene de mahalle arasında duramaz, oynadığı oyunu ve kuralları hiçe saymaz, yılda en az 9 ay borçlu kaldığı bakkal Niyazi’nin otoritesine ve haksız kararlarına önce o itiraz ederdi. Düşüncesini menfaatine katık etmezdi. Biraz aksi, patavatsız bir topaldı. Ama adamdı!

Yüzüklerin efendisi filmdi... Gene de yabancı gelmez olaylar bizde olmuş gibi benimsenirdi. Oysa bizdeki Efendilerin yüzükleri de değerlerini bilemesek de anlatılmaya değerdir.. Ecdadımızın saatleri, torunların yüzsüzlükleri o gün bugündür hiç böylesine film olmamıştı! Yolsuzlukları yollarla ölçüp, halkın yolunu bulanlarca aldatılması ve akıl depremi ile uyutulması yeni bir yoldu! Gerçi Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz fetvasını Turgut Özal vermiş ve ilk deliği de o açmıştı. Böylece çorap sökülmüş AKP reçeteleri ile 12 yıldır seçimden seçime dozu artan haplarla ve “daha dolu cüzdan ” dopingi ile halkın borcu şahlanmıştı. Gerçeği öğrenme ve anlatma adam öldürmekten daha zararlı sayıldı. Medya yazmazsa iyi olur algısı galip geldi. Yolsuzluğu yapan değil yazan hain ilan edildi. Medyayı susturma ve yandaş kılma alışkanlığı siyasette uyuşturucu etkisi yaptı. Kendi yarattıkları havuz bile gün geldi öteki olmadı mı? Basın özgürlüğü rafta idi uzanıp alamıyorduk. Bugün lafta kaldı. Hayali ile idare ediyoruz! Emekli maaşından bile her seferinde farkına varmadan kesilen ilaç paralarını çok kez bedava sandık!

Neyi başından beri farkına vardık ki! Tek ayağımız yerde sürünse de, topallamamız Fizan'dan görünse de ecdadımıza toz kondurmadık. Ecdadımızla aramızdaki şah damarı kopamaz nutku atarken onların mezar taşlarını mezarlarından biz kopardık. Üzerindeki Osmanlıcaya da aldırış etmedik! Yazıları okumadan kaldırdık. Ecdat kemiklerini de, mezarlarında rahat bırakmadık. Veeee… Yeni bir arsa kazandık. Bu arsaya Sütlüce AKP İL Binasını  kondurduk. (Belgesel-Sinan Karahan)

İtibarımız söz konusu olunca klozet kapaklarını, musluklarını altından yaparız. Düşmanlara inat Sarayın tüm odalarını atlas perdelerle donatır, demokrasinin bir ileri sahnesini meclisin dışında ama Yeni Türkiye’nin Yeni Sarayının  içinde yeniden kurarız! Hangi bahtsız bizi bu işten geri bırakacakmış şaşarız. Erdoğan haksızlıkları haykırmıyor mu? “Bizim şah damarımızı kestiler… Eski ile bağımızı kopardılar. İstense de istenmese de Osmanlıca Öğrenilecek”.Yeni  Türkiye’nin ileri demokrasisi. Her ayran kabarmasında bir mantık kaybı oluyor. Ve ben korkuya kapılıyorum. Gene bir haksızlığa mı uğradık? Bir bilmedik rota daha mı çıktı. Biz ecdat keşiflerinde çağ atlamış KÜBA’ya yeni varmıştık!. Hatta orada bir de cami yapmaya kalkmıştık. Allah'tan Küba bu olayı göremedi veya şaka sandı. Yoksa şah damarımız kabarmıştı! He deseler şak diye kondururduk camiyi. Kestiler ecdat damarımızı! Ufak bir şüphem var. Acaba kesilen damar şah damarı mı idi?. Bu kadar yeşermeden, şeriat hazırlığından sonra o damar şah değil ŞEYH damarı olmasın!

Ülkeyi uzaktan seyretmek heyecan verici… Birbirimize ne kadar çok düşman olmuşuz!. Birlikte var olduğumuz ülkede haksızlığa birlikte hayır deme şansımız kalmamış! Mağdur olan kenara çekiliyor diğeri onun yerini alırken akıl etmiyor mu? “Bugün sana yarın bana” Ergenokon’u, Balyoz’u beynimize çakmadılar mı? Hayatlarının baharında ölenler kimin çocukları idi? Bu ülke evlatlarını kaybediyor. Ölenler kara toprağa… Yaratıcılar başka bir diyarlara mı?. Beyin göçü hızlanıyor! Birinin haksızlığa uğraması hepimizin eziyet kervanına kaydolduğunuzu göstermiyor mu? Henüz sıra bekliyor olmak özgür kalmamızı sağlamıyor ki! Öteki ve kindar! Başka bir hırsın kurbanı. Kimin operasyonu kime. Yeni Türkiye’nin yeni kuralı bu mu? Kim geldi uzaydan? Hukuk herkese eşit değil mi?
Bir Başbakanımız var galiba, ama bize operasyonu Cumhurbaşkanı haber veriyor. “Biz 17 Aralık sonrası inlerine gireceğiz dedik ve girdik. Eğitimden, hizmetten ve himmetten bahseden yapının faili meçhul cinayetlere bile bulaştığını görüyoruz. Zincir bunu gösteriyor. Daha şaşırtıcı şeyler de görecek duyacaksınız" Yanımızda duranı bir kaç gün görmeyince sormuyoruz. Ne oldu? Neden yanımda değil?. Yanyana olmasak da bir arada değil miyiz? Yasaları torbalaya torbalaya sonunda çuvallamadık mı? Ortak aklı, birliği, dirliği, sevgiyi seçim sandığına mı kurban ediyoruz?. Sandık adalet dağıtmıyor ki!. SEÇİM BİTECEK Yeminler tutulacak mı? Makul olmayan her iş için makul bir şüphe kol gezerken. Neye inanacağız? Yemine mi?

Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

11 Aralık 2014

‘Hamili kart yakinimdir’ ve Disderi’nin sızlayan kemikleri…

Ülkemizin gündeminde her zaman ön sıralarda yer alan yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmaca; son günlerde  yine AKP’nin liyakata uygun olmayan KPSS atamalarıyla  en çok konuşulanlar arasında.  Devletin tepesinden,  günlük yaşama kadar her yerde geçerli bir söz, bizim toplumumuz için ‘Hamili kart yakinimdir’...
Fotoğrafçılığa yeniden merak sardığım şu günlerde kartvizitin babası sayılan Andre Adolphe Eugene Disderi’nin yaşamını okurken, ilk aklıma gelen de bu oldu: ‘Hamili kart yakinimdir’.. Hani her icat, başta insanlığın yararına kullanılmak üzere ortaya çıkar da sonra kötülüğe alet edilir ya.. Disderi de kartvizitin bu amaç için kullanıldığını görse, kemikleri sızlardı diye düşündüm.

İlk fotoğrafın 1826 yılında Joseph Nicephore Niepce tarafından çekilmesinin ardından, fotoğrafın halkla buluşması için birkaç basamağın daha atlanması gerekmiş. Louis Jacgues Mande Daugerre’in geliştirdiği pozitif  dagerreyotipler, portre fotoğrafçılığında çığır açsa da çoğaltılamadığı için yayılması güç olmuş. Ardından William Henry Fox Talbot negatif görüntüyü elde edince fotoğraf bir basamak daha yaklaşmış halka. Bugünkü fotoğrafların babası da Talbot olmuş. Ama Disderi,  4, 6, 8 objektifi aynı makinenin üzerinde kullanarak 6x9 cm’lik küçük portreler elde etmiş. Bu portreleri, biraz daha büyük kartlara yapıştırıp fotoğraftaki kişinin adını, adresini de ekleyince tarihin ilk kartvizitlerini oluşturmuş.

isderi, 1854 yılında ‘Carte de visite’ adındaki fotoğraf yönteminin patentini alarak, fotoğraf dünyasına adını yazdırmış.  Fotoğrafını çektirip kartvizit şeklinde dağıtmak bir çılgınlığa dönüşmüş ve bu dönem Cartomania adıyla anılmış fotoğrafçılık tarihinde. Fotoğrafın maliyeti düşmüş, fotoğraf stüdyolarının kar oranları yükselmiş. Fransa’da doğan carte de visit, İngiltere’ye, ABD’ye yayılmış.

Napolyon, ordusunu bekletmiş

Napolyon sefere giderken ordusunu bekletip eşi Eugene ile birlikte Disderi’nin stüdyosuna gidip carte de visit çektirmiş. Ünlü sanatçılar, siyaset adamları, toplumun önde gelenleri ‘kartvizitlenmiş’…Herkes kartvizitlerini birbirine dağıtır olmuş. 
Bir de ünlülerin fotoğraflarına sahip olma olanağı doğmuş. Bu işte ticarete dökülmüş tabii. Disderi, elindeki ünlü portrelerini, birleştirdiği kartlar oluşturmuş.. Mozaik kart adını verdiği bir nevi kolaj tarzındaki bu kartların da patentini almış.
Disderi’nin stüdyoları bir Alman ziyaretçinin tabiriyle ‘fotoğraf mabediydi’..Günde 3 bin-4 bin Franklık satış yapıyordu. Ancak bu zenginlik uzun sürmedi. Benzer stüdyoların çoğalması ve daha başka nedenlerle  Disderi’nin işleri tersine döndü.  Geçinebilmek için sokaklarda fotoğraf çekmeye başlayan Disderi, Ekim 1889’da bir akıl hastanesinde yaşama veda etti.
Disderi,  ‘hamili kart yakinimdir’i akıl etse, belki de yoksulluk içinde ölmeyebilirdi, kimbilir…

8 Aralık 2014

“Osmanlıcayı bilsen de mezar taşlarını zor okursun”

Ayşe Güven
Edebiyat Öğretmeni

Türklerin bu dünyadaki tarihleri bir hayli eski. Uzun geçmişlerinde Göktürk alfabesi, Uygur Alfabesi, Grek alfabesi, Arap alfabesi ve Latin alfabesini kullandılar.
Alfabe değiştirmede seçtikleri dinin de etkisi var. Göktürk alfabesini kullandıkları dönemde hakim inanış Şamanizim'di. Mani inancını benimsedikleri zaman Türkçe'ye Sanskritçe kelimeler girdi ve Uygur yazısını benimsediler.Muhtelif sebeplerden dolayı Anadolu'ya gelen bir grup Türk (Kıpçaklar ve Oğuzlar) burada Hıristiyanlıkla karşılaştı ve bu dini kabul etti; dolayısıyla Rumca konuşmağa ve Yunan alfabesini kullanmağa başladılar. Onuncu yüzyılda Türkler İslamiyeti kabul etti ve din değişikliği ile birlikte Arap alfabesini kullanmağa başladılar.
Şimdi, iktidarın tercihiyle okullarda Osmanlıca öğretileceği konusu gündemde. Bunun gerekçesi de şu: Atalarımızın mezar taşlarını okuyamıyoruz.
Ben, aldığım eğitim dolayısıyla Göktürk, Uygur ve Arap alfabelerini öğrendim. Zaman içinde Göktürk ve Uygur alfabelerini unuttum ama eski yazı dediğimiz yazıyı okuyabiliyorum. Okuyorum ama mezar taşlarını çok rahat okuyamıyorum. Neden mi? Çünkü o taşların üzerinde birtakım Arapça dualar var.
Eski yazıdan Latin alfabesine geçince bir gecede insanlar cahil kaldı diyenler var. Onun için unutulmuş bazı konuları hatırlatmak isterim. Eski yazı ile herkes rahatlıkla okuyup yazabiliyor idiyse niçin postahanelerin önünde mektup yazan insanlar vardı? Niçin Karagöz adlı gölge oyununda Hacivat gibi Arapça ve Farsça kelimeler kullanarak ukalalık yapan bir tip ve Karagöz gibi halkın kullandığı Türkçe'yi kullanan ve lügat paralayan Hacivat'ın söylediklerini anlamayan bir tip vardı?
Din konusundan nemalanan birtakım insanlar Atatürk'ün atılımlarını  yeniliklerini hiç anlamadılar ve menfaatlerine halel geldiği için ondan nefret ettiler. ATATÜRK DİLİYLE, TARİHİYLE HATTA İBADET DİLİYLE TÜRK HALKININ KENDİ ÖZÜNE DÖNMESİNİ, "TÜRK OLMASINI" İSTİYORDU. Böyle düşünmekte de çok haklıydı. Milletlerin ve halkaları uyutmanın en etkili yolu "din"dir. Dine karşı değilim ama ulusal çıkarlarımıza, din üzerinden zarar veriliyor.
Onuncu yüzyıldan itibaren Kur'an Türkçe'ye çevrilmeğe başladı, çünkü müslüman olarak ibadet etmek için illa Arapça kullanılacak diye bir mecburiyet yoktur. Bu sözü ben söylemiyorum ilahiyatçılar söylüyor.


5 Aralık 2014

Hormonlu AYDINLAR!


Bir türlü gerçek yüzlerini göremediklerimizi teker teker görmeğe başladık. Yazar geçinen PAÇOZLAR ve de şair geçinen, türkü sözlerini inkar edip çıkar izlerini yol bilen iki şöhret gündeme düştü… Düştüler de bir yerlerini mi kırdılar?. Kırılan gene bizim hayallerimiz oldu! Halkın gözünde haksız büyümüşler! Halleri, sözleri, özleri şimdi tartılıyor. Belki de son kullanma tarihleri geçmişti! Çöpe mi atılıyorlar?. Asık yüzlüler çevreliyor etrafı. Hani o umutlu günlerimiz? Hani açılımdı?. Nereye açıldık?. Seç seç al. Kabul et. Çözüm süreci. Fetih süreci. Seçim süreci. Patlamayı biriktiren bekleme süreci. Sabır süreci!. Ve kaybetme korkusunun başlama süreci! Biri bitiyor diğeri boşluk bırakmadan başlıyor. Bitmeyen süreç YALAN SÜRECİ. Bitirilmeyen mal mavi boncuk.

Nesli en hızlı üreyen varlık ise Hormonlu Aydınları. Onlar yaşadığın bu yalan sürecinin en doğru söyleyenleri! Onlar gazeteci ise doğru haberle ilgilenmiyor hükümet bülteni çıkarıyorlar. Herşey göründüğü gibi değil! Balık baştan kokar denip bırakılmış. Kokuya 15 dakika sonra burunlar alışmış. Kime sorsam “koku ne” cevap değişmiyor. Koku mu var? Ne kokusu? Herkes ayaklara bakıyor. Senin başını kaldırırp BAŞ TARAFA bakacak cesaretin var mı? Bugün Devletin başı o gün ne demişti?. Atatürk Orman Çiftliğini talan ederken, kaçak sarayına milyonlar harcarken yasaları hiçe sayıp “ kimse yıkamaz” demedi mi? Sorulabildi mi? Kaçaktır arkadaş bu bina denebildi mi? Kindarlığını sürdürmüyor mu? Polisi hangi endişe ile nerede ise silahlı kuvvetler sayısına yaklaştırdı. Yeni polisleri nasıl kadroya aldı?. Ne gibi ağır silahlarla donattı?. Polisin dayağını, gazını tatmayan genç kalmadı ama ne yapıyorsun diyen var mı? Kini bitmiyor. Hala 14 yaşında ölen Berkin Elvan’ı hedef gösteriyor. Ali İsmail Korkaz’ı döverek öldüren polislerin yargılandığı gün ne diyor? “Esnaf askerdir. Alperendir. Kahramandır. Polistir. Hakimdir. Bekçidir.”

AKP nin 4 yılda getirdiği 154 yayın yasağı gerçekleri örten başka bir türbandır. Gerçekler yolsuzlukla sarmaş dolaş oldukça namehrem ihtiyaçı artıyor. Aslında getirilen kısıtlama ötekilere uygulanan cezadır. O ötekiler kim oluyor da haber alma hakkından, doğru habere ulaşma imkanından bahsedebiliyorlar. Ayıptır kardeşim. Sen düşman mısın ki ayaklara, ayakkabı kutularına düşkünlük gösteriyorsun. Ayağa bakıyorsun. Başa bak başa. En baştaki ne diyor dinle. Tartışma. Kabul et. Ne demek efendim. “Yargı gayri meşru bir karar alırsa bu kararı dinlememek meşrudur!” Hadi canım sen de. Sandıktan çıkmak önemlidir. Sen sandıktan çıktın mı? Yolsuzluk hırsızlıktan da sütten çıkma kaşık gibi tertemiz olursun! AKP gözlüğü ile bak. Her şey ne kadar olumlu ne kadar parlak. Mutlu ol. Yağma Hasanın böreği bitmeden bir ucundan yakala. Bırak ne derlerse desinler. Ne var ki yalakalıkta. Sen villaya bak. Para ya bak. Saraya bak. Ertafa düne takılıp kalanlara bakma. Kim akıllı onu gör. Ne olmuş?. İllaki bu gerçek değil. Bu doğru değil. Bu yalan deyip tepinme. Milletin anası ağlarken Emine hanımın da gözleri yaşlanmadı mı? Alev Alatlı alevli bir sözleşi ile yazarlardan, kitaplardan, kahramanlardan bahsedip durumu özetledi. Nasıl takdir etti!. Yoksa tekdir mi etti! Gene de aldığı ödülün ilk taksidini ödedi! Ya türkücü Yavuz BİNGÖL. Suyu eksik geliyorsa ne yapacak!. Bir gölü kurumuş ise, bin göle daha ihtiyacı varsa. Yeni göller arayacak. Nereden ne su akar ona bakacak. Susuz mu kalsın!. Bu kadar konuşma, yorum yapma, özgürlükler çok geliyor. Sesinizi kısacağız. Torba kanunlar ha yetişti ha yetişecek. Makul bir şüphe ile bu tür vatan hainleri cezalandıracağız! Ellerindeki malları da alacağız. Hızla parantezi kapıyoruz. Görmen gereken 100 yıllık parantez bu! Bu işlere geometrik de bakma. Recepleri de karıştırma. Biri ufak tefek kısa boylu. Siyah ayakkabıları yırtık ve çamurlu. Öbürü uzun mu uzun. Sarayı var 2 bin odalı. Korumaları var havalı. Fıtratında namahrem kavramı kuvvetli mi kuvvetli! Örte örte bitiremiyorlar. Yolsuzluk soruşturmalarını örttüler. Kadın saçları gibi na mahremdi! Aslında haram saydıkları faaliyetlerden sonra vatan haini dedikleri polisler çıktı ve naaa mahrem sayıldılar. Çil yavrusu gibi dağıtıldılar! 17 -25 Aralık fezlekelerinde AKP beton gibi durdu. Adam geçti top geçmedi! Biri onları gözlüyordu. İddialarda 6 bin sayfa laf var. Ama sen bir kelimesini bile duyamazsın. Duysan da inanamazsın. İnanırsan bile geceleri uyuyamazsın. Rüylarında Recep’i görürsün Recep’i.


Öteki Recep’in neyi varsa örtüsüz! Görsen inanamazsın! Lastik ayakkabıları içinde dizine kadar çektiği siyah çorabı ile yürek sızlatıyor. Kafi bu kadar lüks!. “Oğlum burada kal. Varıp el diyarına gitme. Para için çırpınma dedimdi. Dinlemedi. Bana hiç bir zaman param yok demedi. Hiçbir zaman para istemedi! Öteki Recep’in kaçak sarayı yoktu. Evi kerpiç iki gözdü. Fazla malda da zaten gözü yoktu! O nedenle oğlunun maaş uğruna ölümü ona daha da zor geliyordu. 10 liralık siyah yırtık lastik papuçları ile ünlendi. Maden ocağı çöktüğünde anası dertlendi: “Oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?” dedi. Babası “Gitti mi benim oğlan şimdi, saklamayın”diyebildi. Recep için valilik 10 liralık yeni siyah lastik ayakkabı aldı “ Şimdi giymem desem olmaz, almam desem olmaz. Madem getirmişler ”diyordu. Yoksulluğu diz boyu ama diz çökmemiş. Ayakkabısı lastik ve yırtık olsa da hormonlu aydınlar gibi kutulara merak sarmamış!