15 Ekim 2014

BEN SİZİN!..

Akıllı olan deliye bile danışır!.. Çerkes atasözü
Neden ayakları çarpık gibi duruyor?. Yere bir türlü sağlam basamıyor. Yerli yerinde ve zamanında doğru bir adım atamıyor? Şimdinin Başbakanı. Dünün Dışişleri Bakanı. Bugünün, Uzun Adamın en emin emanetçisi! Yeni Başbakan. Yeşerdiği kültürü, Mevlana düşüncesini, Mevlana şehrini, hoşgörüyü, kim olursan ol gel demeyi unutmuş Ben size, gel diyemiyorum! Mevlana’yı tanıyorsanız “Senin aklına ihtiyacım yok .Sen sus” denmeyeceğini biliyorum...

BEN SİZİN!.. Duman altı olduğunuz Nargile kahvesini de biliyorum. Sol ayakları vuran, acıtan papuçlar, topukları ezilip, kolay çıkarılan terlik haline döndü!. Günlük hayatın bitmeyen yorgunluk ve umutsuzluğu AKP yalanları ile zina halinde yakalanınca o kahvenin girişi de griden siyaha kaydı. Hayallerin ayağa düştüğü ayakkabı okyanusunun kıyısına kadar gelenler kendi papuçlarına yer açabilmek için etrafa daha da dikkatli bakarlar. Uzun Adam’ın kısa paslarla al- vere dayanan Pratik stratejisi yürüyor. Ülkede ayaklanmalar, polis vatandaş çatışmasında ölümler 35 hayatı yok ederken Etiler Polis okulunu yani yeni rant kapısı açacak kupon arsayı takip etmekten vazgeçmiyordu. Cumhurbaşkanı yemin etse başı ağrımıyor, hukuku, hakkı, yasayı hiçe sayan alışkanlık meziyetmiş mertebesinde bütün ayrıntısı ile bugün de sürerken diktatörlüğü yarılayan yolda özgürlük marşı söylemek emanetçiye emanet edilmiş bir görev oluyor! Bu Stratejinin derinliği yerine verimliliğini fark eden sıfır sorun mucidi o an şaşkındı. Pabuçunun teki kayıptı! Elinde bir anda iki sağ tek papuç buldu. Sol teki nerede diye meraklanmadan kayıp sol tek yerine başkasının sağ tekini sol ayağına geçirdi!. Derin strateji sağ teki de sol gibi görebilmek değil miydi? Önemli olan torbalar idi. Yasaların torbalarla geçmesi çelişkilerin torbalar dolusu olması hedeflerini değiştirmezdi ki! Yeni torbalar gerektiği zaman yapılacak iş yeşilin her tonunu temsil eden eski boncukları silip silip yeni torbalara koymaktı. Ona göre sorun bir anda sıfırlanmıştı! Yaşasın sıfır sorun deyip her iki ayağındaki sağ tek kundura ile bir garip yürüyordu. Sonunda masal pembe bitmiş Cumhur Padişahın sağ kolu olmuştu.! Adım atarken yalpalamanın önemi de kalmamaıştı!

BEN SİZİN!. Söylemlerinizle eylemleriniz siyah ile beyaz gibi durduğunu, söylemin parlak eylemin karanlık olduğunu görüyorum. HSYK seçimi öncesi torba torba çıkan yasalar gibi torba dolusu mavi masmavi boncuk dağıttığınızın da farkındayım. Yargı’yı rüşvet almış gibi gösterme gayretinizi affedemiyorum. Bağımsız Yargının size de gerekeceği günler sayılı değil mi? Yolsuzlukları örtemeyeceksiniz!. Tezkereler bir yerlere gidip gelmekten yorulmayacak!
BEN SİZİN!. Eğitimdeki matematiğinizi gördüm… 4+4+4 toplam 12  yapmadı. Tüm Liseleri İmam Hatip yaptı!. Başörtüsü meselesini arap yalelisi gibi uzattınız. Asıl mağduru hafızanızdan sildiniz. Ülkenin işçisi, memuru, düşük gelirlisi müebbete mağdur oldu!. Siz hala ben mağdurum diyorsunuz! 18 yaşındaki kızların erkek arkadaşı ile el ele tutmasını nerede ise zinaya eş tuttunuz. Halka mikrofon tutup “ateist” ise onlar için aile fertlerine keserim dedirttiniz. Yetmedi mitinglerinizdeki halkı polis barikatları ile haremlik selamlık olarak ikiye ayırdınız.

BEN SİZİN!. Yönetimi protesto edenlere yaklaşımınızı biliyorum. Polislerin biber gazı, kapsül ve cop kullanarak “sergilediği demokratik aktiviteyi de görüyorum. Siz görmüyorsunuz! Bu baskı “dikatörlük” diyen, gaz yiyen, kapsül yiyen, yaralanan bu uğurda ölüp gidenler, ama asla pes etmeyenler neyin peşinde? İktidarın nimetlerinin mi? Dindar ve kindar gençlik projenizin zehirli meyvelerini topluyorsunuz. Işid ucubesini beslediğinizi, dünya öğrendi. Gerçeği örtmeyi, polisi siyasete alet etmeyi, halka düşman kılmayı, Parti Devleti için mi planlıyorsunuz?. Polis halkın polisi olmayacak mı? Siz koyduğunuz yasaklarla gerçekleri ne kadar örteceksiniz?
Dinci yaptığınız polisi, özgürce fikir söyleyene, padişahlarına itiraz edenlere karşı kinci yaptınız. Şimdi 2500 aday daha aldınız. Onları siz seçtiniz. Parti polisi olarak mı yetişecekler? Hangi polisin eline güvenerek hangi silahı vereceksiniz. Polis vandalları engellesin. Tamam. Ama hangi polis?. Tarafsız ne kaldı ki ülkede. Tarafsız polis bulursanız daha fazla yetki ve etkili silah verebilirsiniz. Oysa siz dünden bu güne ötekileştirmek ile besleniyorsunuz. Yönetimde şiddeti, zoru kullanmayı tercih ediyorsunuz. Sevgiyi, saygıyı, laik düşünceyi dışadınız. Yeni zorba ve torba yasalarla gideceğimiz adreste Polis Devleti olacak!

BEN SİZİN!. Kobani derken kimi parlatmaya çalıştığınızı milletin farkına vardığını biliyorum APO ya hapiste cep telefonu veren MİT Başkanı Fidan icraatlarınızda koskoca bir ağaç gibi kök salmıyor mu? Kandil’e ulaşıp yurt içindeki yangınları bir emirle durdurduğunu söylüyor, ama kimin kürtleri sokağa döktüğünü anlatmıyor! Kandil tehdit edebiliyor. “Silahlı militanları Türkiyeye sokarım!” Sanki yurt dışına çıkmışlar gibi!. Bu kanlı bir oyun. Sandık şişirecek tiyatro değil. Yeni çatışmaların, yeniden bombalamaların gösterdiği tablo başka kötülüklerle eşleşiyor. Zamlar sırada, pek çoğu can yakmaya başladı.Yani ekonomi pamuk ipliğine bağlı. Orta doğu batağına çıkarımız olur dediniz, batağa saplandık!. Etrafımızı kan ve ateş sardı. Yardıma muhtaç aç ve sefil durumda 2 milyon Suriyeli yurdun her tarafına dağıldı. Çamur nerenize kadar geldi? Her şeyi basite almayın. Yaptım oldu ile olmuyor ki!. Baştan yaptığınız açılım hatası başımıza neler açtı!. Her şeyi karıştırdınız. Kürt halkı başka, terörö başka. Kürtler de bu ülkenin gerçek sahibi. Terör örgütü PKK daha başka Bu ülkenin baş belası. Hala kavramadınız mı? Öyle başarılısınız ki parallel nefreti ile binlerce uzman polisi yolladınız. Bugün bir teröristten, Kandilden medet umar görünüyorsunuz. Üstelik PKK yı bütün dünya Işid’le savaşta sırtı sıvazlanacak bir örgüt olarak görüyor! Sayeniz de…

BEN SİZİN!. 30 Mart Yerel Seçimlerinde yaptığınız seçim hilesinden sabıkalı olduğunuzu biliyorum. Yerel Seçimlerinin ardından İlçe Seçim Kurulu’nca 36 sandıkta yapılan incelemede yaklaşık 3500 oyun CHP’den AKP’ye aktarıldığı tespit edildi. Bu karar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca açılan 22 davadan biri 1057 numaralı sandığa ilişkin karardı. AKP'lilerinde arasında yer aldığı 15 kişi oy birliği ile hileye karar verdi. Önümüzdeki seçimlerde aynı hırsızların sandıklardan uzak duracağına kim inanacak?

BEN SİZİN!.

14 Ekim 2014

Mantıklı "CEVAP" arayan sorular!

Elektronik posta ile gelen bazı ilginç gönderileri sizlerle paylaşıyorum. Aşağıdaki gönderi de onlardan biri:
Aşağıdaki sorulara mantıklı cevap verebilecek misiniz?

* Tarzan'ın neden sakalı yoktur? Köse değilse, tıraş olmayı ormanda nasıl öğrenmiştir?* Pillerinin bittiğini bilmemize rağmen, uzaktan kumandanın tuşlarına neden daha sert basarız?
* Kamikaze pilotları neden kask takar ki?
* Bebekler 2 saatte bir uyanırken, insanlar neden rahat uyumayı "bebekler gibi uyumak" şeklinde tanımlar?
* İnsanlar neden yüksek binalara çıkıp dürbünle aşağıya bakmak için para verir?
* Neden ekmek kızartma makinesinin ekmeği yakan bir sıcaklık ayarı hep olur?
* İnsanlar saati sormak için bileklerini işaret ederken, neden tuvaletin yerini sormak için kıçlarını işaret etmezler?
* Az sonra sizi muayene edeceğini bile bile, jinekoloğunuz siz soyunurken neden odayı terk eder?
* Mısır yağı mısırdan, zeytinyağı zeytinden yapıldığına göre, bebek yağı neden yapılır?
* Domuzlar terlemediği halde, insanlar neden "Domuz gibi terledim!" derler?
* Asansör düğmesine birden fazla kez basmak asansörü daha mı hızlı getirir?
* Neden bozulan otobüsün ya da minibüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mülteci imiş gibi bakarız?
* Neden her gördüğümüz haritada hemen Türkiye'yi bulmaya çalışırız? Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardır?
* Neden öğrenciler ilköğretimin beşinci sınıfına kadar öğretmene "öğretmenim" diye seslenirken, altıncı sınıfta bir anda "hocam" diye seslenmeye başlarlar?
*Neden sınavlarda "4 yanlış bir doğruyu götürür" şeklinde bir uygulama ile öğrenciler cezalandırılırlar da; "4 doğru bil, bir doğru da bizden" şeklinde bir kampanya başlatılıp zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?
* Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır, yoksa ondan tırstığımız için midir?
* Neden dükkanını kapatıp giden esnaf, kapıya "10 dakika sonra döneceğim" yazar, ne zaman gittiğini nasıl anlarız?
* Televizyona çıkan insanlar neden kendilerini Türkiye'deki bütün insanların izlediğini sanırlar? (Örneğin: "Şu anda 70 milyon kişi bizi izliyor...")
* Düğünlerde neden "Dom Dom Kurşunu" ile göbek atılmaktadır? "Bir avcı vurdu beni, bin avcı beni yedi" gibi sözler eşliğinde kendinden geçen başka milletler var mıdır?
* Neden bazı kızlarımız şirin bir hayvancağız gördüklerinde "inanmıyorum!" derler? İnanılmayacak olan nedir?
* Cumartesi ve pazartesinin neden kendi isimleri yoktur?
* Dolmuşlardaki fiyat tarifesinde "en kısa mesafe" neden "indi-bindi" olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mi binilir? Bir terslik yok mudur?
*Bir programı kurarken neden "kabul ediyorum" ya da "kabul etmiyorum" seçenekleri vardır? O kadar parayı bayılıp bir bilgisayar programını satın aldıktan sonra "kabul etmiyorum" seçeneğini işaretleyen bir takım saf kişiler mevcut mudur?
*Bulmacalarda boru sesinin karşılığı neden hep "ti"dir? Bulmacaları hazırlayan arkadaşlar hiç "ti" diye ses çıkaran boru görmüşler midir?
* Neden futbol takımı olan Ajax "Ayaks" diye okunur da, temizlik ürünü Ajax "Ajaks" diye okunur?

7 Ekim 2014

LALE DEVRİ SADABAD VE HALİÇ!

HÜSEYİN EKİNCİ YAZIYOR 

Osmanlı İmparatorluğu, III. Ahmet döneminin bir bölümüne Lale Devri dendiğini biliyoruz. Bu devirde Kağıthane Bölgesi, İstanbul seçkinlerinin en önemli ve en çok sevilen mesire (gezinti) yeriydi.

Kağıthane deresinin iki yanına, kasır, saray, köşk ve hamamlar yapılmış, giderek buralarda uzun süreli şenliklerin yapılması günümüz deyimiyle  moda haline gelmişti. Bu şenliklere daha sonraları "Sadabad Şenlikleri" denilmeye başlanmıştı.

O zamanlar, içinde onlarca çeşit balığın oynaştığı bir akvaryum gibi olan, masmavi Haliç'in her iki yakası çok beğenilen güzide bir yerleşim bölgesiydi...

Yüzlerce sene, şenliklerin çılgınca yaşandığı, Kağıthane deresinin denizle buluştuğu yer olan Silahtarağa, Marmara Denizi'nden ayrılarak kara içine doğru uzanan Haliç'in de son bulduğu noktadır.

Haliç'in her iki yanı ve Silahtarağa, kısa bir zaman öncesine kadar İstanbul'un en önemli sanayi bölgelerinden biri durumundaydı.  

Bu satırların yazarı, yedi sekizli yaşlarında Eyüp'te denize girdi. Oniki, onbeş yaşlarında, Kasımpaşa vapur iskelesinde oltayla balık tuttu. Yirmibeş, otuzlu yaşlarında Silahtarağa ve Haliç'in her iki yakasında uzun yıllar işçi ve sendika yöneticisi olarak çalıştı, başkan olarak önemli görevlerde bulundu.

Çoğu zaman döküm fabrikalarının bacalarından çıkan dumanlı havayı soludu. Bazen de Alibeyköy, Yıldıztabya ve Küçükköy'ün çamurlu sokaklarında ıslanarak yürüdü.

İş bitimi fabrika önlerinde, sendika bildirileri dağıttı. Başka bir gün çeşitli semt kahvelerinde işçi ve sendika üyeleriyle toplantılar yaptı....

HALİÇ VE FABRİKALAR

Cumhuriyet dönemi ile birlikte Haliç bölgesinde yeni fabrikalar kurulmaya başlandı. Haliç'in Beyoğlu tarafında 1923 yılında Sütlüce Mezbahası, 1925 yılında da Karaağaç semtinde Şakir Zümre ilk özel sektör fabrikası kuruldu.

Türkiye'de ilk bombanın bu fabrikada yapıldığı söylenir. Fabrikasında silah üreten "Zümrezade Şakir Bey" ilk silah ihracatını da yapan firma sahibi olarak Türk sanayicileri içinde yer aldı.

Haliç'in Beyoğlu tarafında kurulan Şakir Zümre Fabrikası'nın devamında, Çolakoğlu Demir, Arçelik Buzdolabı, Halıcıoğlu Tel Çivi, Demas Demir Çekme, Alanya Demir Çekme, Kısmet Fermuar, Ramazanoğlu Bakır, Kutup Kazan, Diren Kollektif Madeni Eşya fabrikaları ile Taşkızak, Cami Altı, Haliç Tersaneleri bulunuyordu.
  
Sünnet Köprüsü Mevkisinde, Kar Demir Çekme, Fer Döküm ve Estaş (Nurmetal) fabrikaları bacalarından duman çıkararak üretim yapmaya devam ederlerdi.

KAĞITHANE, CENDERE, AYAZAĞA

Kağıthane ve Cendere boyunca, Kemerburgaz'a kadar uzanan bölgede kurulan 
fabrikaların bir kısmı şunlardı:
 Rabak Bakır, Arabacıoğlu Kereste, Keleş Mermer, Biksan Kablo, Çelik İzabe, Ünika Kablo, Ege Kimya, Plastifay Plastik, Kader Mensucat, Boronkay, Detel Demir Çekme, Hacı Şakir Sabun ve çok sayıda deterjan fabrika ve seramik atölyeleri. 

DÖKÜM ve ÇELİK MERKEZİ

Silahtarağa; Adeta döküm, kalorifer kazanı, çelik ve izabe fabrikaları merkezine dönüşmüştü...

Koç Holding'e ait, ülkenin en büyük döküm fabrikası, Türk Demir Döküm ve sanayici Erenyol ailesine ait,Turgut Özal'ın da genel müdürlük yaptığı Elektrometal döküm ve izabe fabrikaları burada kuruldu.

Alibeyköy'e doğru uzayan güzergâh üzerinde, Yıldız Kazan, Gayret Demir Çekme, küçük Demir Döküm, Sungurlar Kazan ve küçük Sungurlar Fabrikaları faaliyet göstermeye başladı.

Çelik Endüstri, Makina Kimya av Fişeği, Aslan Tuğla, Otoyay, Preskold Buzdolabı, Bahariye Demir Çekme, Bahariye Mensucat, Çeltik, Gislaved Lastik, Kaynak Elektrot, Ayvansaray Cıvata, ise Haliç'in, Silahtarağa'dan başlayan ve Eyüp, Ayvansaray yönünde kurulan fabrikalardı.

ÜRETİM ÇEŞİTLİLİĞİ

Lastikten, tekstile, deterjandan kabloya, silah yapımından karoseriye ve kalorifer kazanlarına, inşaat demirinden traktör parçalarına ve gemi yapımına kadar çeşitli sanayi dalında imalat yapan yüzlerce fabrika, atölye ve tersanelerin kurulduğu bu bölge, tam anlamıyla adı konmamış organize sanayi bölgeleri durumundaydı.

Türkiye'de işçi işveren ilişkileri konularındaki hareketliliğin büyük bir kısmı işte bu bölgede yaşandı. Direniş, grev, lokavt ve çeşitli eylemlerin yaşandığı olaylarda, elbette uzun süren acılar da yaşandı...
Kısa süren mutluluklara da şahit olan bu bölge, işçi sınıfı tarihine çalışanlar lehine kazanım olarak yazılan bir çok olayın da geliştiği yerdi...

Bu yazımızla dünyanın, Altın Boynuz dedikleri (Golden Horn) Haliç'i anlatmaya çalışmak istedik.
Mimar, mühendis, doçent, doktor, profesörlerimiz var. Belediyelerimiz, belediye meclislerimiz var. Valilerimiz, il genel meclisi üyelerimiz var. Bu koca koca unvanlı insanlar şehir yönetimlerinde, çoğu zaman yönetici, danışman, hukukçu olarak görevlerde bulundular.

Zaman zaman da, kadın doğum doktorunu belediye başkanı, ayakkabı boyacısını il genel meclisi üyesi olarak seçtik.
Seçtik denemez aslında, istemesek de seçtirdiler bizlere!

Haliç kenarına fabrika konduranlar, ucuz fabrika arsaları aldılar. Belki de teşvikle aldılar, orasını bilmiyoruz. On yıllarca buralardan büyük paralar kazandılar. Bir çoğunun hanları hamamları uçakları, oldu, bir kısmının ise fazladan mercedesleri, metresleri...
Bulundukları yerde tevsiatlara girdiler. Başka yerlerde yeni fabrikalar yaptılar. Zenginliklerine zenginlik kattılar. Anlatmak istediğimiz onların zenginlikleri, hanları, hamamları elbette değil.

Elli yıl boyunca Kağıthane deresi yoluyla bakır fabrikaları, sabun ve deterjan fabrikaları, boya fabrikaları Haliç'e atık asitlerini boşalttılar, balık ve canlı bırakmadılar.
Mermer fabrikaları, plastik fabrikaları zararlı atıklarını sürekli Haliç'e gönderdi. Döküm ve haddehaneler her türlü zararlı atıklarını, çamurlarını Haliç'e attılar.
 Hiç birisi arıtma yapmadı. Seçilenler de arıtma yaptırmadı, yaptıramadı onlara...
Sanayicilerimiz, yöneticilerin ve idarecilerin gözlerinin içine baka, baka Haliç'te balık ve canlı bırakmadılar. Her türlü atıklarıyla Haliç'i doldurdular. Silahtarağa'ya kadar giden şehir hatları vapurlarının yüzdüğü Haliç'te, kayıklar bile ilerleyemez oldu.

Eski İstanbul efendisi insanların oturduğu semtlerden kaçışlar başladı. Büyük çoğunluk kokudan evlerinde oturamaz duruma geldi. Bir kısmı başka yerlere kiraya gitti, bazısı da ucuz, ucuz sattı evlerini.

90 lı yıllarda fabrika yerleri İstanbul Belediye'si tarafından istimlak edildi. Pazarlıklar yapıldı. Değerler biçildi. Fabrika sahipleri, bir kere daha, hayır iki kere daha kazandılar. Hem fabrika bina ve arsa değerlerinin karşılığını aldılar, hem de başka bölgelerden yeni fabrika arsaları aldılar.

Haliç'in çamurunu temizlemek, sularını arıtmak ve bunların bedelini ödemek de İstanbul halkına kaldı...

5 Ekim 2014

ANANI ÖPEN!..

Aktif gazeteciliğim döneminde tarafsızlıktan yana taraf olan biri olarak Süleyman Demirel’e muhalefet ettim... Pek çok uygulamasına karşı çıktım. Gene o dönemde gazeteciliğin bir başka kuralı hala işliyordu. Bilgiyi kaynağından soruşturma gereği... Parti başkanları ve ileri gelen siyasetçilerle, gazete yönetenler, muhabirler seyahatlerin dışında da yöneticilerle uzun sohbetlerde bulunur konuları, gelecek planlarını daha iyi anlama fırsatı elde ederdi. Bu onlara daha geniş bir ufuk açar, gerçeği arama yolunda mesafe aldırır, yanlış anlamaları da belli ölçüde önlerdi.
Bulvar Gazetesi ekibi olarak bu planlama içinde Süleyman Demirel bizi pek çok kez Ankara’da evinde kabul etti. Pek çok soru sorduk ve cevap aldık. Hemen her sohbette iz bırakacak fıkralar dinledik. Ankara’daki Demirel ziyaretlerimizin ilkinde ben öteki idim. Ötekiler Demirel’in evin kızıdır dediği Nazlı Ilıcak, babasını amcasını sorduğu hemşerisi Ispartalı Bulvar Ankara Temsilcisi rahmetli Tayyar Şafak idi. O gün fark ettiğim şey “Demirel kucaklamayı biliyordu.” Ve o günlerde AK veya gri saraylar yoktu! Gelecek için kara bulutlar da! Başbakanın ev adresini ilk kez gidiyorsanız sormanız gerekirdi!. Her hangi bir vatandaşın evinden farksızdı. Çalışma odası saray maray da değildi. En büyük gösteri duvarlardan ve masasından taşan kitaplardı... İlk bakışta Demirel’i kitaplar arasında kalmış zannederdiniz. Oysa o her zaman kitapların içinde oldu! Kendini bilgilerini güncelledi. 9.Cumhurbaşkanı olarak partilere eşit mesafede durdu. 
Tarafsızlığını korudu ve örnek devlet adamlığını perçinledi. Bugün hala onu arayanlar “ne olacak bu memleketin hali” diye soruyor. İçinde Demirel sıcaklığı olan cevaplar alıyorlar. İşte onlardan biri...
Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek vardır.... Karakuşi Kadı, fırıncıya: '‘Ben bunu aldım' demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
“Hani bizim ördek?”diye sormuş. Fırıncı boynunu büküp: “'Uçtu”deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı, bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine takılmış.. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş...
Ördeğin sahibi, “Bu adam ördeğimi hiç etti” diye şikáyet etmiş.Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: “Ne yaptın bu adamın ördeğini?” Fırıncı “Uçtu”demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:“Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar “Uçar” anlamına gelir. O halde “ördeğin uçması suç değil” diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş! “Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla... Davacı:
- “Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?” diye sorunca Karakuşi Kadı
“Şimdi” demiş, “Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız”. Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi Kadı:
- “Tamam”demiş, “Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.” Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:
- “Senin şikáyetin nedir bre?”Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış,
- “Ne diyeyim kadı efendi” demiş, “Adaletinle bin yaşa Sen, e mi !” Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, “Ananı “öpen” kadı ise, kimi kime şikáyet edeceksin?”..
Bugün ülkedeki durum bu.


*Süleyman Demirel :Sami Süleyman Gündoğdu Demirel, Türk inşaat mühendisi ve Siyasetçi. 1993-2000 yılları arasında Türkiye'nin 9. cumhurbaşkanı olup, 1965-1993 yılları arasında da 7 farklı hükümette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık yapmıştır.

1 Ekim 2014

Hastanın cepten sağlık harcamasına zam!

Hükümete seçimler kazandıran "bedava ilaç" uygulaması yavaş yavaş halka hissettirmeden paralı hale getiriliyor. Vatandaşın cepten sağlık harcamaları daha da artıyor.
Eczacılar Odası’nın ilaçtaki yeni uygulama ile ilgili bir açıklama yaptı. Açıklama kısaca şöyle:
“Bugünlerde iki yeni uygulama hayata geçirilecek, böylece vatandaşın cepten sağlık harcamaları daha da artacaktır.
Bu uygulamaların birincisi; SGK tarafından yapılan değişiklikle 15 kalem etken maddeyi kapsayan ilaç gruplarında 1 Ekim'de başlayan taban fiyat uygulamasıdır.
İkincisi ise 25 Eylül tarihi itibarıyla ülkemizde bulunmayan, ithal edilerek yurtdışından getirilen kanser dâhil pek çok kronik
"Taban fiyat uygulaması" ile aynı etken maddeyi içeren eşdeğer grup içinde en ucuz olan ilaç SGK tarafından ödenecek, bu fiyatın üstündeki ilaçlar içinse hastalar cepten daha fazla ödeme yapmak zorunda kalacaklardır. Bunun da adı, katlanarak artan ilaç fiyat farkıdır. Sözü edilen 15 kalem ilaçtaki taban fiyatı temel alan ödemeye dâhil olan ilaçların toplam tüketim içindeki yeri yaklaşık %5'tir. Ancak SGK tarafından yapılan açıklamada görüldüğü gibi bu etken madde gruplarının önümüzdeki süreçte sayısı artırılacağı için bu oran yükselecektir.
 İlaç fiyat farkı, on yılı aşkın süreden bu yana Sağlık Uygulama Tebliği hükümleri ile uygulanmaktadır. Ancak 1 Ekim itibarıyla hastanın cebindeki delik biraz daha büyüyecektir. Kurum bu uygulamayla, kendi açıklamalarına göre 400 milyon TL civarında bir yükü vatandaşın üstüne yıkacaktır. Hastanın ilaca ödediği fark, hastadan hastaya ve alınan ilaca göre değişmekle beraber, %20 ila %120 oranında yükselecektir. Ülkemizde asgari ücret ile geçinmeye çalışan milyonların olduğu düşünüldüğünde, vatandaşın yükünün dayanılmaz boyutlara ulaşacağı bir gerçektir.

SGK, hastayı mağdur edecek ve eczacıyı hastalarıyla karşı karşıya getirecek olan bu uygulamadan vazgeçmelidir. Türk Eczacıları Birliği tarafından bu uygulamaya karşı yurttaşı korumak amacıyla dava açılmıştır.   

Yaşama geçirilen diğer uygulama da, yurtdışından ithal edilen ilaçların başvurularının Türkiye'de bir noktaya değil, 25 bin eczaneye yapılmasıdır.

Türkiye'de ithalat izni, ruhsatı olmayan ya da bunlar olduğu halde fiyat-kâr kaygılarından dolayı yurda getirilmeyen ilaçların temini ile hastaların, özellikle de kanser vb. kronik hastaların, ilaca erişimi gecikmeli olarak sağlanabilmektedir.

Biz eczacılar, bugün sağlık harcamalarının en az yüzde 30'unu cebinden ödeyen hastalarımızla ilaç fiyat farkı, muayene ücreti, reçete ücreti, piyasada olmadığı için ulaşamadığı ilacın getiriliş prosedürünü değil, ilacını nasıl kullanacağını, kullanırken nelere dikkat etmesi gerektiğini, yani hastalarımızın sağlığını konuşmak, birer sağlık danışmanı olarak asli görevimizi yapmak istiyoruz".


28 Eylül 2014

6 milyon kürdandan ünlü binaların maketleri!

 Elektronik posta yolu ile çok sayıda bigi sanal alemde dolaşıyor. Bu blog da ilgi çekici konuları sizlerle paylaşıyorum. İşte onlardan biri:





Eski bir televizyon sunucusu son 6 yılını 6 milyon kürdan kullanarak

22 Eylül 2014

Müşkül Mevkii!

*Vatanı olmayana her yer soğuk gelir. (Çerkes atasözü)
Musul Konsolosluğunda esir alınan 46 soydaşımızın 102 gün sonra kurtuluşunu gördük ,onları bağrımıza bastık ama nasıl kurtuldular tam olarak anlayamadık! Şöyle gerinerek zerre kadar kuşkuya düşmeden böyle güzel bir olayı içimize sindirip, kuşku duymadan saf bir anlayışla kutluyamadık!. 102 gün yasaklı idik. Soramıyorduk... Aman haaa rehinelerin burnu kanar dediniz. Allaha şükür iyi bir şey oldu. Burunları kanamadan vatanlarına geldiler. Bu ulusal bir sevinç. Ama hala karanlık köşeleri var! Işid rehineleri ne oldu da bıraktı? 102 gün elinde tuttu ve neden bugün teslim etti?. Bu 102 gün bilmediğimiz neler oldu? MİT in dünyadaki en büyük kurtarma başarısı mı? ABD’ nin diğer ülkelerle birlikte IŞİD’e karşı müşterek bir cephe oluşturma çalışmalarının hızlandığı sırada 46 rehine bırakıldı? NEDEN! Aynı günlerde Katar ülkede yasa dışı ilan edilen Müslüman Kardeşler liderlerinden 7 kişiyi sınır dışı etme kararı aldı. Birinin Türkiye’ye geldiği diğerlerinin de geleceği açıklandı. Musul Konsolosluğumuzda vatandaşlarımızın nasıl IŞİD in eline geçtiği, kimin hatalı olduğu net olarak cevaplanamadı! İşin esası İKNA YOLU İLE GERÇEKLEŞEN bu operasyonun anlatılan kısmına kimsenin ikna olmaması!. Yani bildiklerimizin dışında kalan anlatılmayanlar daha fazla!
Devlet terörle müzakere etmez dedik. Ettik... PKK için açılım paketi açtık. Açılım öyle bir tartışma açtı ki tartışmayı kapayamadık. Direkteki bayrağı koruyamaz duruma düştük! Bu gün açılım paketi ne oldu, kimin elinde kaldı belli de değil. Onun yerine Doğu da PKK saldırısından koruyamadığımız okulların yakılmasını ile 2014 Eğıtim yılını açtık! Her tür terör ile tanıştık!. Orta Doğu kökenli, arap saçlısı mı? Nasıl bir terör arzu edersiniz! Hemen hepsi mevcut. Dün Anadolu da çoluk çocuk bebek demeden öldüren 40 yıllık terör örgütünü bugün ne yapacağız? Işid’e silah çektikleri için kahraman (!)mı? Malzeme sıkıntımız yok. Kimin için ziller çalıyor sorusu da geride kaldı. Eski Başbakan’ın yeni emanetcisi zilleri şeriat devleti sınırında çalıyor. Ve gerinerek “parantezi kapamak üzereyiz” diyor. Ne için parantez açtılar bilinmiyor mu? Tartışmalara bakın. Konuşulanların en ince damarlarında din var. Sünniler... Şiiler... Mezheplere bölünmüş kinler. Daralmış özgürlük alanları. Yok olan Laiklik değil mi? Nerede Laik Cumhuriyet. Din işlerini ayrı tutma alışkanlığı! Duyulan ses tehlike canlarının sesidir ama biz onu telefon zilinden ayıramıyoruz. Alo Fatih’leri çoğaltarak baskıyı zirveye taşıyoruz! Dayatmanın siyasi AĞA’sı nereye giderse gitsin huyundan vazgeçmiyor.
CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce, sınırların korumasızlığını dile getiriyor. “ Sınırlarını kevgire çevirmişsin. 2 milyon Suriyeli Türkiye'de geziyor. Sanki CHP iktidarında rehineler vardı, AKP geldi bu rehineleri kurtardı. 30 yıldır terörle mücadele eden Türkiye, ne yazık ki dış dünyada artık, teröre yardım eden bir ülke konumuna geçti. Artık IŞİD'e, diğer terör örgütlerine silah, malzeme veren, lojistik destek sağlayan, onları hastanelerde tedavi eden bir ülke olduk. Terörist tedavisi için özel kanun çıkardılar. Kuveyt Büyükelçisi posta koyuyor Türkiye Cumhuriyeti'ne. CHP'li milletvekillerini kamplara almadılar, TIR'ları aratmadılar, böyle bir noktada Türkiye'de şimdi rehinelerimizin kurtarılmasına tabii ki seviniyoruz. Buna bir itirazımız yok. Ama orada rehin olan 49 vatandaşımız değildi aslında, 76 milyon Türkiye idi. Bu ülkenin tepesinde oturan kişi, kinle devlet yönetiyor. Cumhuriyet tarihinde bir ilktir bu, kindar bir Cumhurbaşkanımız var. Mezhep ve etnik köken ayrışmasını körükleyen bir Cumhurbaşkanı var. Yargı adalet dağıtmıyor Türkiye'de, medya özgür değil, sivil toplum suskun, sokakta şiddet yaygınlaşıyor, eğitim çöktü, çocuklarımızı Milli Eğitim Bakanlığı'ndan korumamız gerekiyor. Vali devletin valisi değil, savcı Cumhuriyetin savcısı değil, okul müdürü devletin değil, AKP'nin militanı

Bugün Açık Lise gerçeği dillendirilmiyor. Buralarda okul ve öğretmen yüzü görmeyen 1 milyon 340 bin öğrenci var. Ve onlar çocuk işci ordusuna katılıyorlar. Pedagojik değerlere dikkat edilmiyor. Televizyonlar sadece para hesabı içinde. Pedagoji Derneği Koton yetkililerini TV lerde oynayan “Çocuk Kafası Çocuk Modası” adlı reklam için uyardı. “Öncelikle, çocukların öne çıkarılarak bir ürünün tanıtılmasını doğru değil.. Reklamdaki kız çocuklarına kıyafetleri, bakışları, hareketleri ile seksapalite atfedilmiş. Çocuklar, çocuk olmalı, çocuksu kalmalı, onların masumiyeti korunmalı. Çocuk istismarının ve pedofilinin arttığı bir dönemde çocukları, özellikle kız çocuklarını, yetişkin kıyafetleri ve hareketleri ile göstermek tehlikelidir. Moda, yetişkinlerin dünyasına ait bir kavramdır. Çocukların gündeminde moda yoktur. Reklamınızda “ayrıcalıklı olmak”, “tarz sahibi olmak” vurgusu çokça yapılmaktadır. Çocuklara “Ayrıcalıklı olun, tarzınız, modanız olsun.” Demek yanlıştı. Yaptığınız . Uluslararası Reklam Uygulama Esasları’na aykırıdır.”

İlhan Kesici eski milletvekili ve 5 yıllık planlarda emeği geçen bir bürokrat… TV de geldiğimiz ekonomik sıkıntıyı anlatırken ne durumdayızı kendi uslubu ile açıkladı... Trene 3. mevki bilet alıp 1 mevkide oturan yolcu bilet kontrolunda yakayı ele verir. Kontrolör elindeki bilete baktıktan sonar sorar: “ Bayım hangi mevkidesiniz” Yolcu “Bende onu anlatacaktım der şu anda Müşkül mevkideyim”… ABD’ deki Ziraat Bankası teftişinin ciddi bir olay olduğunu kavramadığımızdan yakınarak Kesici ikaz ediyor “Raporlar Türkiyenin durumunu griden koyu griye düştüğünü gösteriyor. Durum ciddiye alınmalı. Kara listeden bir basamak öncesi! Yani Müşkül mevkiideyiz…”

19 Eylül 2014

12 EYLÜL DARBESİNİN İŞÇİLERE ETKİSİ

Hüseyin Ekinci

12 Eylül Faşist Darbesi yapılalı 34 yıl geçti. 
Bu cümle çok kolay yazıldı. 
Kolayca da söyleniyor, "12 Eylül faşist darbesi yapılalı 34 yıl geçti." 
Oysa gerçek başka…
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...    
12 Eylül geçti ama, deldi geçti…
Gerçeği, herkes kendine göre anlıyor.  
Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, gerçeği tam olarak, yaşayanlar biliyor...
Anlatılsa bile, anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabilir mi?..
Eylül, bir kesime göre zor ay.
Sonbaharın ilk ayı. 
Sonraki mevsim kış... 
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun soğuk yaptığı zaman, titretir insanı...
Odun, kömür,  
Okul, çanta, defter, kalem, 
Ayakkabı, önlük…
Zor mu? Zor, hem de çok zor… 
İşte bu 12 Eylül, zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...
Birileri için, vatanın kurtuluşu!..
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için, polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için, aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...
Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları... 
 İşte,12 Eylül...
Devletin başına oturup, yönetime el koyan, zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.
İşçi sınıfının bir kesimini, Disk ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş "suçlu anlayışı" ile görüyorlar.
12 Eylül Generali, ülke yönetimine el koyduğu ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk, demeçlerinden birinde, ülkede ki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti. 

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine kendileri gibi, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler. 
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumunda ki "kayyumlarla" yönettiler.
Disk yöneticilerinin tamamını, temsilci ve üyelerinin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapislerde yatırdılar. İşkencelerden geçirttiler..
Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar. 
Suç belgeleri aradılar. 
Didik, didik ettiler her yeri, yok, delil yok... 
Suç yok, delil de yok...
Suçlu ilan ettikleri, Disk yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.
Yargılamalar yıllarca devam etti.
Sonunda "sıkıyönetim mahkemelerince" beraat ettiler. 
Yönetici, temsilci ve üyeler hüküm giymedi, mahkûm olmadı. 
İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime "beraat ettiler."
Beraat ettiler diye söylemek ve yazmak çok kolay...
Ancak bu uzun sürede, içeride ve dışarıdakilerin yaşamı devam etti.
Çocuklar okula başlıyor, okula götürecek, baba yok... 
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok...
Beş, altı yıl sonra, baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...
Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. 
Başbakanı ve ekonomiden sorumlu yardımcısı, özellikle ''ben zengini severim'' diyeni, hemen kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte ayarladılar!..
Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği konusunda kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.
Garip olan şey, kendilerinin "büyük" olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyon, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generalin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı... 
Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, çalışma bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu! 
Bu,Türk-İş genel sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.
Disk ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı.
Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı anlayıştaki sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı. 

Kısa zamanda, umduklarını bulamadılar. 
Gerçek sendikacılık eğitimi alan Disk üyeleri uzun süre direndi.
Disk üyeleri, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu… 
Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri işten çıkarmaya devam ediyordu...
Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkûm ediyorlardı. 
İşten çıkardıkları işçilerin iş bulmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan kendi aralarında paylaşılmıştı.
Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler. 
Disk'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar… 
İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler  ''ileri demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmediler. 
"İleri demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular.... 
Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olan kesimin ise grev hakları sınırlı!...
Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor. 
Siyasiler ve "büyük" işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, konfederasyon üyesi çok sayıda sendika ise, “sanduka” ya sokulmuş görüntüsü içinde...


*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.

14 Eylül 2014

İstanbul hiç bu kadar yağmura "hasret" kalmamıştı!

Uyu! Gözlerinde renksiz bir perde, 
Bir parça uzaklaş kederlerinden. 
Bir ruh gülümsüyor gibi derinden, 
Mehtabın ördüğü saatler nerde? 
Varsın bahçelerde rüzgar gezinsin, 
Yağmur ince ince toprağa sinsin, 
Bir başka alemden gelmiş gibisin, 
Dalmış gözlerinle pencerelerde. 
Ahmet Hamdi Tanpınar

11 Eylül 2014

Fıtrat’ı öldürmek!

Kalp boşaldıkça kese dolar. - Victor Hugo
Ayırmak, öteki yapmak, parçalamak, bizdendir deyip birilerini kollamak, yakın geçmişe bakınca kimin FITRAT’ında var dersiniz. Bizde işçiyi ölüme götüren kazalar maliyet attırıcı unsurlar olarak görülüyor. Ama hiç kimse bunu aslına uygun olarak söyleyemez! Kader der... Alın yazısı der... Olay biter! Cinayet demez! Oysa bu tür insan kayıplarının dünyanın yarı demokratik ülkelerinde bile adı önlenebilir kazalar ve ölümlerdir. Buralarda fıtrat mıtrat yoktur. Fıtrat yaşama şansı bulamaz. Ölmüş veya öldürülmüştür. İş sağlığı kanunu ile değil işçi sağlığı kanunu ile. Önce iş değil işçi mantığı ile. Bugün ilerledik yeni gökdelenlere kavuştuk! Yeşili yok edip asfaltı baş tacı yapacak bir tercihe ulaştık diye sevinecek miyiz! Ülkede yaşayanların bugün yüreğini, vicdanını sevgi saygı, kardeşlik yerine ne dolduruyor? Neyi marifet sayıyoruz. Oğullara Torunlar’a AKP neyi miras bıracak?. Günün AKP zengini çok mu “milletin anası” ile ilgili! Sadece geçen ayından örnek verirsek ayıp mı olur!
*Talat Sam Ankara’lı sabuncu. Kadın saçlarını şampuanları ile besliyor. Dostlarını da Suudi Arabistan şeyhinden gelen yenilebilen altınlarla.(para yedi lafı da Yeni Türkiye’de çöpe gider. Hesap değişiyor. Para yediler deniyor ya inanma. Altın da yediler mi? Marifetler hesaplanırken kaç para yedi demek artık yerli yerine oturmuyor, paralel uydurması olarak kalıyor. İlerledik.! Kaç altın yedi demek dönemine geldik) Her pastaya 1 altın. Her misafire kaç pasta?. Hesabı yok!
*Adana’lı okula yalın ayak gelen küçük kızın çocuğun annesi Zeliha “Eşim çalışamıyor. Perişan olduk. Ayakkabı almak şöyle dursun karnımızı zor doyuruyoruz. Küçük kızım Kudret 6 yaşında ablasının yırtık çantası ile okula başladı. Ayakkabısı yok. Yalın ayak yürüyor. Okula da öyle geldi.” Çaresizlik mi? Çare yok mu? Dünya bu kadar vurdum duymaz mı?
*İstanbul Halkalı'daki inşaat işçisi malumu ilan etti. “Bu şartlarda çalışmak istemiyoruz.” Kurtlu yemek yediklerini ve enfeksiyon nedeniyle arkadaşlarının hastanelik olduğunu anlatıyor. Bu da çaresiz bir tablo. Soma'daki facianın ardından madencilere, esnaftan öğretmene, taşeron işçiden emekliye kadar yaklaşık 20 milyon kişiyi ilgilendiren düzenlemeleri içeren tasarı, derhal ele alınacak dendi ancak 99 günde Genel Kurul'da kabul edildi. İşçinin fıtratında hep haksızlığa uğramak mı var? Ya milletin fıtratında “aldatılır” mı yazılı!
IŞID olayına TERÖR diyebilsek, neden bu kadar suskun kaldığımızı  öğrenebilsek! AKP ile geleceğe yolculukta rotanın ne olduğunu, ne denli tuzaklarla döşendiğini görebiliriz!. 49 devlet görevlisine sahip çıkamayan bir otorite olayı yayın yasağına sabitlediyse... Bu tavrı ile nasıl devlet olacak? Görünen köy belli değil mi? Konuşmasına yasak konan bir medya ile nasıl demokrasi gelecek? Eski Başbakan Erdoğan ülkeyi laiklikten ha kopardı ha koparacak!. Fikrini özgürce çekinmeden açıklayanları istemiyor. Biat edeceksin diyor. Şeriat rejimini tartışmaya açmak flört gibi günah sayılıyor. İllaki önce imam nikahı sonra resmi imza! AKP (Adaleti Kandırma Partisi) Yemyeşil bir rüyanın tam da ortasına gelmişler. İçerde ve dışarda şeriata yolculuğu fark edebilenler görmek ile yetinmiyor, feryat ediyor:(Ve hergün azalıyorlar. İnanılıyor ki sessizlik bir şey anlatamaz. Sessizlik her şey yolunda demektir! Medya uzun zamandır zor görüyor, dili dolaşıyor, anlatım zorluğu çekiyordu. Bugün tek gözü de kapatılmış, adı var, işlevi yok hale gelmiştir. Hala gerçeği arayan üç beş kişi ya işlerinden oluyor ya da itibarsızlaştırılıyor!) Eski döneme büyük oranda laik elitlerin egemen olduğunu hatırlatan Financial Times'ın Türkiye muhabiri Daniel Dombey"Erdoğan Türkiye'yi laik geçmişinden uzaklaştırıyor. Bu kopuşa yönelik en sembolik adım ise Erdoğan'ın Çankaya Köşkü'nde çalışmayacağını açıklaması”. Modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ten bu yana tüm Cumhurbaşkanlarının Çankaya Köşkü'nde yaşadıklarını ekliyor. Profesör Soli Özel'e göre, ise Erdoğan ile onun AKP si ülkenin laik mirasını büyük oranda reddediyor. Özel, “Onlar, Batılılaşma yolu ile gerçekleştirilen Türk modernleşme projesinin üzerinde çok fazla düşünülmeden oluşturulmuş bir fikir olduğu  düşünüyorlar”.
Biz unutuvermişiz. Onlar hatırlatıyor “Erdoğan geçmişte dini bir nesil yetiştirme” hedefini ortaya koymuş ve 2012'de yapılan bir yasa değişikliği ile çocukların 10 yaşında İmam Hatip okullarına gitmelerine olanak sağlanmıştı. Ve Sabancı Üniversitesi Eğitim Reformu Girişimi'nin açıkladığı Raporda, 2010-2011 eğitim yılından bu yana İmam Hatip ve Anadolu İmam Hatip liselilerin sayısının %73 arttığı belirlendi. Dini söylemlerin hız kazanması ile sınırda sanılan IŞİD gerçeği evin salonuna yerleşmesi bizi düşündürmüyor mu! CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, IŞİD’in 2012 yılından bu yana Suriye’deki çatışmalarda hayatını kaybeden IŞİD savaşçısı 90 Türk gencin takma isimlerini ve IŞİD in faal olduğu bölgeleri açıkladı. İçiçeyiz dedi.
Düşüş! Bir gökdelenin asansöründen düşüş gibi. Hızlı ve sarsıcı!. Yüreklerimiz sımsıkı... Beynimiz durmuş. Kaskatı kesilmişiz. Seyrediyoruz muyuz? Seyredersek görmemiz gerek! Galiba sadece bakıyoruz. Gerçekleri algılamamız dondurulmuş. Biliyoruz ki düşüyoruz! Hızla düşüyoruz. Taş gibi. Öfkem FITRAT’A. İçimden Fıtrat’ı öldürmek geliyor. Soruyu yutkunamıyorum. Cinayet ne zaman suç değildir? Ya da Fıtrat’ı öldürmek cinayet midir?

------------------------------------------------------------------------------
*Fıtrat, a. esk. Yaradılış, hilkat.(Türk Dil Kurumu)