19 Aralık 2010

Alaçatı'da "çakma" taş evler!

Ne demişler? Çinlilere orijinal bir şey göster hemen taklidini yaparlar.
Ya biz yapmaz mıyız?
Korsan CD’ler, kitaplar kimin eseri?
Bu yaz İzmir civarını gezerken Alaçatı’daki taş evlerin kapış kapış satıldığını öğrendik.
Tabii eski taş yapılar satılıyordu. Alaçatı’nın deniz kenarına doğru yürüdüğümüzde yeni deyimle “çakma “ taş evlerine rastladık.
Taş ev mi?
Alın size taş ev dercesine.

17 Aralık 2010

Dışı eli yakar, içi beni yakar!

Televizyonlarda bir haber vardı geçenlerde; "Ortaköy Camii'nin iç sıvaları namaz kılanların üzerine düştü. Çok şükür yaralanan olmadı".
Cami imamı da delinen kurşun kaplamalardan giren suların rutubet yaptığını, sıvaları bu nedenle düştüğünü, onarımın bir an önce yapılmasını söylüyordu.
Ortaköy camii Boğaz'ın incilerin biri. Gerçi köprü silueti altında biraz ezilmiş gibi.
Ama yine de görkeminden pek kaybetmemiş bir cami.
Haberi duyunca şaşırdım. "Ortaköy Camii'nde bakımsızlıktan sıvalar dökülecek".
Olacak şey mi? Demek ki oluyormuş.
Ne demişler;
Dışı eli yakar, içi beni yakar!
Öyle anlaşılıyor ki gösteriş merakı daha çok şeyleri yakacak!

12 Aralık 2010

Umudumuz çevresine sahip çıkan yeni nesiller!

BOĞAZ'IN DÖNÜŞ NOKTASI: Rumelifeneri artık İstanbulluların uğrak yerlerinden biri oldu. Yıllarca askeri bölge içinde kalan köy pek bilinmiyordu. Okla işaretle köşe Boğaz'ın tam dönüş noktası. Köy halkı eskiden çöplerini bu tepeden aşağı döküyordu. Dikkat ettiniz mi?
Son yıllarda çevre konusunda geç de olsa bilinçlenme ve gelişme var.
Tek tek itirazların bir işe yaramadığını anladık. Artık sivil toplum örgütleri çoğalıyor.
Tek elin yapamadığını çok elin yapabileceği bilinci belleklerde yavaş yavaş yerleşiyor.
Örnek mi?
Karadeniz halkı.
Artık bilinçli. Hidroelektrik santrallarının çevreyi yok edeceğini inanmışlar. Örgütlenmişler. Dişe diş mücadele veriyorlar.
Çevre konusuyla ilk tanışmam Rumelifeneri’nde oldu. Anneannemin evi Boğaz’ın dönüş noktasındaydı. Hâlâ da orada.
Köyün en güzel yerine, yani Boğaz’ı Karadeniz’e bağlayan köşeye, çöp dökülüyordu.
Evet! Yanlış yazmadım, köy halkı çöplerini o tepeden aşağı döküyordu. Büyük fırtınalarda deniz o çöpleri alıp bir başka yerlere götürüyordu. Ama nerelere? Kimin umurundaydı ki nereye gittiği?
Çocukluk aklı, akıl erdirememiştim buna. Ama lise çağlarındayken buraya çöp dökülür mü? dedim durdum kendi kendime. O kadar.
Yıllar sonra köy, belediyeye bağlanıp çöp arabaları devreye girince o tepe de çöplük olmaktan kurtulmuştu.
Biliyorsunuz üçüncü köprü Garipçe’nin sırtından geçecek.
Garipçe son yıllarda yıldızı parlayan bir köy. Rumelifeneri’ne gitmeden kayaların çevirdiği küçük bir koya açılan bir köy.
İstanbullularına nefes aldığı, bir yer oldu artık.
Köy halkı Karadenizli. Özellikle Sürmeneli. Balıkçılıkla geçiniyorlardı ama şimdi turist kaynıyor.
Halk üçüncü köprüye “hayır” diyor.
Örgütlendiler.
Dayımın yirmi yaşlarındaki torunu da bu örgütün içinde.
Burnunun dibindeki köyün çöplüğüne aldırmayan dayımın, torununu çevre örgütlenmesinin içinde görmek benim için mutluluk verici.
Nereden nereye. İletişim çağının gücü bu.
Belki üçüncü köprüye engel olamayacaklar ama zaman onların lehine işleyecek. Çevre bilinci gelişecek. Yeni nesiller çevresine toz kondurmayacak.
Buna CANI GÖNÜLDEN  İNANIYORUM.

6 Aralık 2010

Uzaklara, çok uzaklara; Cumalıkızık !

“Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” der ya Nazım Hikmet… İşte biz bu kez zaman tünelinde gençliğimizden de daha uzaklara yolculuğa çıkıyoruz… Öyle iki üç katlı apartmanların, sokakta oyun oynayabildiğimiz, trafiğin keşmekeşleşmediği, beyaz yakalı siyah önlüklü ilkokul günlerimize değil; daha uzaklara, Arnavut kaldırımlarına, daracık köy sokaklarına, at arabalarının tıkırtılarına, tak tak vurulan kapı tokmaklarına uzanıyoruz. Nereye mi gidiyoruz, 300 yıl öncesine..
Burası Bursa’nın yanıbaşındaki Cumalıkızık Köyü. Mimari dokusu Osmanlılar döneminden günümüze kadar bozulmadan kalabilmiş ender yerleşim yerlerinden. Tamamı SİT alanı ilan edilmiş 350 haneli Cumalıkızık Köyü, geçmişi size doyasıya yaşatmaya söz vermiş sanki. Köyün içindeki otoparka araçlarınızı park ettikten sonra artık günümüzle ilişiğinizi kesebilirsiniz.


TARİHİ GÜNÜMÜZE TAŞIYOR:Dar sokaklar, eski evler Cumalıkızık'ın karakteristiği.

İki ya da üç katlı rengârenk cumbalı evler, Arnavut kaldırımlı meydan, daracık sokaklar, evlerin avlusuna açılan iki kanatlı büyük kapılar, pirinç çeşmelerden akan soğuk sular sizi alıp götürür, Cumalıkızık Köyü’nde..Kapı önlerinde köy reçeli satan kadınları görünce şaşırırsınız biraz ama olsun… Kapı tokmaklarına takılınca gözleriniz rahatlarsınız yine..O da ne bu kapıları açan devasa anahtarlar niye komşu teyzenin elinde değil de, tezgahta 40 TL’ye alıcısını bekliyor. Yine bir şaşırma.
TARİHİ TOKMAKLARKapı tokmakları, evde yaşayanın maddi durumunu da yansıtıyor.
İşte böyle Cumalıkızık’ta geçmişi yaşarsınız ara sıra şaşırarak. Günümüzle her ne kadar ticari yönden bağlantıları olsa da siz bunları görmezden gelerek doyasıya geçmişi yaşayacağınız daha hakiki bir mekân bulamazsınız. İşte tam da bu yüzden eski dönemleri yaşatan filmler burada çekilir olmuş son zamanlarda. Kınalı Kar dizisinden sonra köyün popülaritesi de artmış.
HEDİYELİK ANAHTARLAR: Eski kapı anahtarları 40 TL'ye alıcı buluyor.
Dizinin çekildiği konak, en çok ziyaret edilen yerlerden. Bahçesinde oturup çay, kahve içebilir, kahvaltı yapabilir, ya da gözleme yiyebilirsiniz. Köyde bunun gibi bir çok mekân var kahvaltı yapıp, yemek yiyebileceğiniz. Biz arkadaşlarla otlu, peynirli, patatesli gözleme tercih ettik..Sekiz yaşındaki papyonlu küçük şefimizin hizmetine hayran kalıp bahşişi bol tuttuk.
NE ARARSAN VARHediyelik eşyalar arasında geçmişe dair olanlar da var.
700 yıllık Koca Cami, dar sokakların arasından birden karşınıza çıkıveriyor, sürpriz yaparcasına. Cumalıkızık’ın adının konulmasında bu caminin rolü büyük. Köyün adı Orhangazi’ye kadar uzanıyor. Bayındırkızık, Hamamkızık, Derekızık, Fidyekızık bu köylerden bazılarının adları. Topluca gidilip Cuma namazı kılınan köye de Cumalıkızık adı verilmiş. Birbirine bir sigara içimi kadar yakın olduğu söylenen bu köylerden günümüze bozulmadan sadece Cumalıkızık kalabilmiş.
300 yıl öncesinden kalan evler, 2000’lerin başında restorasyondan geçirilmiş. Pencere kenarlarındaki rengarenk çiçeklere dokunulmamış sanki, onlar her zamanın çiçeği. Evlerin yapımında tuğla ağaç ve kerpiç kullanılmış, sonra da rengarenk boyalar, içimizi ısıtmak için.

KÖY ÜRÜNLERİ: Köylüler, kendi yaptıkları ürünleri satarak gelir elde ediyor.
Köy halkı sıcak ve sevecen.. Erişte, ceviz reçeli, tarhana ve hediyelik eşyalarından alırsanız bir o kadar mutlu, objektifleri kendilerine doğrulttuğumuzda “çekmeyin yavrım bizi” diyecek kadar da bıkkın.
Cumalıkızık’a gitmek isterseniz çok uzak değil, gençliğinizden daha yakın. İstanbul’dan Darıca’ya. Eskihisar’dan feribotla Topçular’a. Yalova üzerinden Bursa’ya ve Bursa’dan Ankara istikametine saparak yaklaşık 10 km sonra Cumalıkızık’a varabilirsiniz. İyi yolculuklar…

4 Aralık 2010

Gazeteci ile akademisyen fıkrası!

Zaman zaman bu blogda elektronik posta yoluyla gelen bazı fıkraları sizlerle paylaşıyorum. İşte bu fıkralardan biri:
Kriz yüzünden işten çıkarılan bir akademisyen ile bir gazeteci yurt dışına çıkmışlar. Bir süre yiyip-içip eğlenmişler. Doğal olarak paraları çabucak tükenmiş.
İş aramışlar ve bir çiftlikte hayvan pisliklerini ahırdan kürekle kazıyıp çöp römorkuna atma işi bulmuşlar. Bir süre çalışmışlar, başarılı olmuşlar, çiftlik kâhyası da onları sevmiş ve hallerine acıyarak "Size daha kolay bir iş vereceğim" diyerek onları yumurta paketleme işinde görevlendirmiş .
"Bunların irilerini ve iyilerini bu taraftaki kutulara, küçük ve kötülerini bu taraftaki kutuya koyacaksınız" demiş. Fakat bizimkiler çok yavaş çıkmışlar, "Bu iyidir, değildir, küçüktür, büyüktür" tartışmaları ile işleri aksatmışlar. Onları gözleyen kâhya yanlarına gelmiş, "Siz Türkiye'de ne iş yapıyordunuz? " diye sormuş.
Bizimkiler "Gazeteci" ve "Akademisyen" diye cevaplamışlar. Kâhya, "Belli belli, sizin Türk aydını olduğunuz belli" demiş. "Çok iyi bok atıyorsunuz ama iyiyle kötüyü ayırt etmeyi bir türlü beceremiyorsunuz! "
Punto'nun notu: Fıkrada adı geçen gazeteci tiplemesiyle köşe yazarları kasdedilmektedir. Her köşe yazarı gazeteci değildir.

29 Kasım 2010

Rumelifeneri'nde Boğaz'ın "SIFIR" noktası!

Haritaya baktığınızda İstanbul Boğazı'nın Karadeniz'e dönen iki noktası vardır: "Sıfır noktaları".
Bu noktalardan biri Rumeli'de diğer Anadolu'dadır.
Ben sizinle Rumeli tarafının sıfır noktasını paylaşıyorum.
Fotoğrafta bu noktayı görüyorsunuz.
Buralarda gezen İstanbullular işin bu yönünü pek düşünmezler.
Çocukluğumun bir kısmı bu yamaçlarda geçti. Ben de bu sıfır noktasını hiç aklıma getirmemiştim.
 Gazetelerde çalıştığım dönemlerde ise muhabir arkadaşlardan bu noktanın fotoğrafını istemiştim ama bu fotoğrafı bir türlü yazı işleri  masasına getirememiştim.
Kısmet bugüne ve bu bloga imiş.
Geç de olsa bu açıyı sizlerle paylaştığım için mutluyum.

26 Kasım 2010

‘Sadaka Taşı’ndan ‘Giysi Kumbarası’na…

Bursa’da arabamızla hızla geçerken bir şey dikkatimi çekti. İstanbul’da caddelerde ‘geri dönüşüm kutusu’ olarak olarak kullanılan büyük hacimli kutular burada ‘Giysi Kumbarası’na dönüşmüştü. Kutuların üzerinde ‘sevdiğin giysileri temizle, poşetle ve buraya bırak’ yazıyordu…Çok hoşuma gitmişti. İhtiyaç sahiplerini rencide etmeden, ‘sevdiğimiz giysileri’ bırakıp onları memnun edebilecek bu sistemi kuranları tebrik etmek istedim.
Bayram tatili bitip eve gelince, daha fazla bilgi edinmek için ‘giysi kumbarası’nı araştırdım. Bursa Merkez Yıldırım Belediyesi bu uygulamayı 2008 yılında başlatmış. Sevgi Market adlı bir projenin ayağıymış ‘giysi kumbaraları’… Şimdiye kadar herhalde bir çok ihtiyaç sahibinin yüzü güldürülmüştür.
Osmanlı’da 1500’lü yıllarda veren el ile alan eli buluşturmak amacıyla cami önlerine konan sadaka taşı uygulaması varmış. İslam dinine göre hali vakti yerinde olanların, alanları rencide etmeden yardım yapması gerekir. İşte böyle bir niyetten doğmuş sadaka taşları. Bu taşlar 1.5-2 metre yüksekliğinde mermerden olurmuş. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır ve sadaka verenler parayı bu oyuğa bırakırlarmış. Taşların yanında tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurmuş. Dilenmekten çekinenler gece geç saatlerde para almaya gelir ama sadece ihtiyacı olduğu kadarını alırmış.
İstanbul’un dört yerinde sadaka taşı varmış: Üsküdar’da Gülfem Hatun Camii’nin avlusunda,Üsküdar Doğancılar’da, Karacaahmet’te ve Kocamustafapaşa’da. Bugün sadece Doğancılar’daki sadaka taşı, o da yarısı toğrağa gömülü olarak duruyormuş.
Yıldırım Belediyesi’nin uygulaması da bir çeşit sadaka taşı projesi. Böyle sosyal sorumluluk projelerinin yaygınlaşması alanı da vereni de memnun edecektir.
Geçtiğimiz günlerde Vogue Türkiye’nin İstinye Park’ta düzenlediği Fashion’s Night Out etkinliğinde de Off Season adıyla dev bir giysi kumbarası oluşturulup, ziyaretçilerin verecekleri giysileri buraya bırakmaları sağlanmış. Bu giysilerin satışından elde edilen gelir de Çağdaş Eğitim Vakfı’na bırakılmış..

20 Kasım 2010

Bir bayram kaçamağı: TİRİLYE

Gençlerin ağzından pek duymadığımız bir söz vardır: “Nerede o eski komşuluklar…” Çünkü onlar bilmezler “akşam evdeyseniz annemler size gelecek” klişesini, pişirilen yemekten bir kap da komşuya verilen günleri ve birlikte gidilen açık hava sinemalarının tadını. Orta yaşlardaki bizlerse son dönemlerine rastladığımız için, o günlerin tadı damağımızda kalmıştır. İşte böyle günlerin tadını alır olduk son zamanlarda…
Çardakta içilen çaylar, kahve sohbetleri, ev yemekleri derken otobüsle güle oynaya gidilen gezilere kadar vardırdık sitedeki komşuluğumuzu. Son gezimiz de eskiden kopup gelen, sararmış fotoğrafların hazzını aldığımız Tirilye’ye yani pek de benimsenmeyen yeni adıyla Zeytinbağı’naydı…İki günlük gezi için bir midibüs tutuldu önce. Bayram tatili fırsat bilindi ve 8 aile, 20 kişilik komşu ekibi yola düştük..
Tirilye, Bursa’ya 40, Mudanya’ya 12 km uzaklıkta. İDO’nun hızlı feribotlarıyla 1 saat 30 dakikada Mudanya’ya gidebilir oradan da Tirilye’ye ulaşabilirsiniz ya da bizim yaptığımız gibi Eskihisar-Topçular feribotuyla Yalova-Bursa-Mudanya güzergâhını izleyebilirsiniz. Biz Bursa’da Saitabad, Cumalıkızık ve Gölyazı’ya da uğradığımız için Tirilye’ye vardığımızda akşam olmuştu. Önce otelimiz Hotel Tirilye’ye yerleştik. Küçük bir otel ama odalarımız rahat ve temizdi. İlgilenenler için fiyatlar oda+kahvaltı, kişi başı 50 TL.

SAVARONA: Hayran bırakan bir hediyelik eşyacı...
Tirilye, zeytin ağaçları arasında geçimini zeytincilik ve balıkçılıkla sağlayan küçük şirin bir kasaba. Son dönemlerde günübirlik gezilerin de uğrak yeri olduğundan turizmden de para kazanılıyor. İstanbul’dan birkaç arkadaşımızı daha görünce son dönemde ilgi çeken yerlerden biri olduğuna kanaat getirdim. Ancak Tirilye bu bayrama hazırlıksız yakalanmışa benziyordu. Otelde yer ayırtmıştık ama restoranlarda yemek bulmak zordu. Bir restoran sahibi “size sadece 1.5 ekmek verebilirim” dedi, neyse Liman Restoran’da 20 kişilik grubumuzu doyurabilecek 10 adet karagöz balığı bulmuştuk. Herkese yarım karagöz balığı, kalamar, karides güveç, yeşil salata deniz börülcesi ve kayakoruğu otundan oluşan lezzetli, keyifli bir yemek yedik.

 MERDİVEN: Tirilye'nin merdivenleri bulutlara çıkıyor...
Bir parantez: Benim için yeni lezzet kayakoruğu otuydu. Hafif ekşimsi bir tadı vardı ve şekli zeytin yaprağını andırıyordu. Ertesi gün soruşturmama rağmen izine rastlayamadım. Araştırdım kayakoruğuotuna kulakotu da denirmiş yeşil kısımları zeytinyağı ile karıştırılıp merhem yapılırsa cilt iltihaplarına, egzamaya ve nasıra iyi gelirmiş. Parantezi kapatıyorum, devam:

KAHVELER: Orta kahve, huzur veriyor...
Komşularımızın on parmağında on marifet. Levent Bey, ustaca çaldığı akerdeonuyla sadece bize değil her zamanki gibi tüm restorana unutulmaz bir gece yaşattı. Ertesi gün Tirilye’nin tarihi yerlerini ve eski evlerinin bulunduğu sokakları gezmek üzere başımızı yastığımıza koyduk. Sabah otelin bahçesinde yaptığımız kahvaltının başrolünde zeytin vardı.
TİRİLYE ZEYTİNİ
Çünkü, Tirilye zeytini ünlü. Osmanlı döneminde sadrazamlar, yabancı büyükelçiliklere verilecek davetlerde büyükelçilerden ne yiyeceklerine dair bir liste isterlermiş. Her büyükelçi listesinde iki şeyden vazgeçemezmiş Türk rakısı ve Tirilye zeytini. Dünyada ve Türkiye’de Tirilye olarak anılan bu zeytin cinsi Büyük Atlas’ın fihristine ve dünya literatürüne geçmiş. Tirilye zeytini sofralık zeytinler içinde “yeryüzünün en iyisi” olarak tanımlanıyor. Orta büyüklükte, ufak çekirdekli ve çekirdeği etine yapışmayan ince kabuklu, dolgun ve lezzetli.

 Tirilye'nin tarihi yapıları restorasyon bekliyor ...

Taş mektep 1989'dan beri metruk halde...


Turistler için her türlü hediyelik eşya var... 
TİRİLYE’NİN İSMİ
Tirilye Mudanya’nın fethi sırasında Osmanlılar tarafından ele geçirilmiş. Tirilye adının kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte birkaç varsayım üzerinde duruluyor:
Barbunya Balığı: Tirilye eski Yunanca’da Barbunya balığı anlamını taşıyan Trigla sözcüğünden türemiş. Triglia, barbunya bulunan ter anlamındadır.
Bryllion: Tirilye’nin Bryllion diye tanınan ilk çağ yerleşiminin devamı olduğu kabul edilir.
Üç Papaz: Bu görüş Tirilye’nin İznik konsülünden kovulan Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Sotiri adlı üç papaz tarafından kurulmasına dayanır ve Tri-ilya ‘üç papaz’ anlamına gelir.
Nedense bana bu tez çok yakın geldi..
TARİHİ EVLER
Kahvaltıdan sonra Tirilye sokaklarında dolaştık. Geçmişten günümüze uzanan evler hepimizin ilgisini çekti. Türk tarzının yanı sıra Bizans-Rum mimarisi de etkin. Rum evleri genelde üç katlı yapılmış. Giriş katında taşlık, ocak ve zeytin mahzeni bulunuyor. Zemin katlar serin olduğundan oturmak için tercih ediliyor. İkinci katlar genellikle açık tavanlı. 30-40 yıl öncesine kadar bu alanlarda ipekböcekçiliği yapılırmış. Üçünçü katlar ise yine oturma mekanları olarak kullanılırmış. Rum evlerinde banyo yok. Odaların birinde gusulhane olarak anılan yıkama yerleri varmış. Altınoluk’taki Rum evlerinde de odaların içindeki dolaplarda bu tür gusulhanelerin bulunduğunu anımsıyorum. Evlerin bitişik ve bahçesiz oluşu da Tirilye halkının sokak yaşamını sevdiğini gösteriyormuş.

Tarihi kilise, kiralık ev olmuş.
Tirilye’nin tarihi yapıları arasında gezerken en dikkatimizi çeken yapılar şunlar:
KİLİSE’DEN EV
Eski bir kilise binası ama Rumlar’ın mübadeleyle bölgeyi terk etmesinin ardından özel mülkiyete geçmiş. Bu kilise binasının içinde bugün üç aile kirada oturuyor. “Böylesi ancak Türkiye’de olur” dediğinizi duyar gibiyim. İlginç değil mi?
TAŞ MEKTEP
1989 yılına kadar Tirilye Ortaokulu olarak kullanılan bu binada, hala öğrencilerin izleri var. Demir parmaklıkların arasından baktığımızda okul tahtasını ve öğrencilerin duvar yazılarını görebildik. 1924’teki mübadeleden sonra yetim ve öksüzlerin eğitim görmesi için Darü’l-eytam olarak açılmış, 1957’de Tirilye Ortaokulu’na dönüşmüş, 1989’dan sonra da kaderine terk edilmiş. Restore edilerek günümüze kazandırılması gereken yapılardan biri.
FATİH CAMİİ
Selanik’teki St. Sophia ve Demre’deki St. Nichola kilisesi gibi 610-850 yılları arasında yapılmış ve günümüze kalabilen üç-beş kiliseden biri olan Hagios Stephonas-Hinoklakkos Kilisesi, bugün Fatih Camii olarak hizmet veriyor. Fatih Camii, ‘kare içinde haç’ tipi kiliselerin en eski örneklerinden.
Trilye sokaklarında dolaşırken bir çok zeytinciye rastlamak mümkün. Zeytini ve zeytinyağını butik marka haline getiren işletmeler var. İsmail Emil bunlardan biri. Biz zeytinimizi fotoğrafını çektiğimiz tonton amcadan aldık. Kilosu 10 TL…
Burada butik şarapçılık da yapılıyor. Bakus Şarapları yörenin ünlülerinden. Bozcaada üzümleriyle yapılan Bakus şarapları 15-25 TL arasında satılıyor.
“YAVAŞ ŞEHİR” OLMAYA ADAY
Trilye’ye de Seferihisar gibi “yavaş şehir” Cittaslow olabilir. İtalya’da 1999’da başlayan Cittaslow’un sembolü salyangoz. Yavaş şehir olabilmek için kültürel ve tarihi değerlerin korunması ve geliştirilmesi, bisiklet yollarının yapılması, yerel yiyeceklerin ön planda tutulması, fast fooddan uzaklaşılması gibi kriterler gerekiyor. Tirilye’nin potansiyeli mevcut ancak biraz uğraş verilmeli. Tarihi dokusu, yeşili ve en önemlisi sade bir yaşam tarzı var gördüğüm kadarıyla. Nostalji desen en hakikisini yaşatıyor gelenlere....

13 Kasım 2010

9 Kasım 2010

Atatürk'ün sözlerini şimdi daha iyi anlıyoruz!!

* "Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur."

* "Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar."

* "Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."

* "Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor."

* "Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi daha acıdır."

* "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını söyler. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asil kafirlik onların bu inanışıdır."

* "Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, meczuplar memleketi olamaz."

* "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir."

* "Sayın öğretmenler, hiç bir zaman düşüncelerinizden çıkmasın ki cumhuriyet sizden "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesiller ister."

* "Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha çok bilgili olmak zorunluluğundadır. Gerçekten ulusun anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar."

* "Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur."

* "Beni görmek demek ille yüzümü görmek değildir. Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu kafidir."

* "Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizsiniz."

* "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"

1 Kasım 2010

Oktay Ekşi'nin başına gelenler sürpriz değil!

“Bize yani Hürriyet'in köşe yazarlarına kendi yazılarını, “eğer ifade düşüklüğü, bilgi yanlışı, eksik anlatım gibi bir kusur varsa düzeltmesi için” bir fırsat verilir yani ya evine gazetenin erken baskıları gönderilir veya yazısı fakslanır.
Bu profesyonel mükemmeliyetçiliğin gereğidir ve yıllardır yapılır.
Biz yazarlar -en azından ben öyleyimdir- geç vakit de olsa, o metni bir kere daha gözden geçiririz. Zaman olur yazıya ilave yaparız. Zaman olur yazının bütününü değiştiririz. Zaman olur içindeki bir ifadeyi yeterince açık yahut çarpıcı bulmaz, onun yerine başka bir cümle yazarız.
Şimdi bu yazıyı yazmamıza sebep olan makalenin başından aynen öyle bir şey geçti.
Geçen gece, yani 27 Ekim günü saat 23.30 sularıydı. “Okuyucunun önüne çıkacak metinde hata olmasın” diye, eve fakslanmış yazıyı gözden geçirdim. Gerçekten metinde ufak tefek hatalar vardı. Onları düzelttim”.
Bu satırlar geçenlerde yazdığı bir yazısından dolayı Hürriyet gazetesinden istifa eden Oktay Ekşi’ye ait.
Oktay ağabey devamla yazının son cümlesini değiştirdiğini ve maksadı aşan bir cümle ilave ettiğini, bu yazının şehir baskılarına girdiğini söylüyor, özür diliyor ve istifa ediyor.
Oktay Ağabey ile yaklaşık altı yıl Hürriyet’te birlikte çalıştım.
Son derecede dikkatli, kılı kırk yaran bir yapısı vardır. Böyle bir hatayı nasıl yaptı anlamıyorum.
Oktay ağabeyin düştüğü durum bana bir anımı hatırlattı. O anımı da 31 Ocak 2009 tarihli yazımda anlatmıştım. O yazıyı güncellemekte fayda var diyorum:
“SEN İKİ GÜN İZİN YAP”
Büyük gazetelerden birinin yazı işlerine yeni girmiştim. Çoğu arkadaşları tanımıyordum. Genel yayın müdürü de o gazetede yıllardır çalışıyordu.
Bir akşamüstü beni odasına çağırdı. Bana bir yazarın yazısını gösterdi. Sayfalar hazırlanmış, o sayfaların provasını elime tutuşturdu.
Yazının bu cümlesini çıkar” dedi. Sanırım Merkez Bankası başkanını eleştiren bir cümle idi.
Sayfanın başına gittim. Yazıyı buldum ve operatöre çıkarılacak yeri gösterdim. O da o cümleyi yazıdan çıkardı.
Başıma böyle bir uygulama gelmemişti daha önceleri. Sakıncalı bulunan cümleler, genellikle yazarın kendisi ile konuşulur, çıkarılması öyle istenirdi.
Gazeteye yeni girdiğim için burada uygulama demek ki böyle dedim içimden.
Taşra gazetesi döndü.Yazıdan o cümle çıkarılmıştı..
Tabii iş bitmemişti. Ben de burada hata yapmış, yaptığımız değişikliği gece ekibine söylemeyi unutmuştum. Ama genelde yazarların yazılarına dokunulmazdı gece ekibi tarafından. Gece ekibi daha çok gazeteye yeni haberleri koyar ve şehir baskılarını hazırlardı.
Ertesi gün yazı işlerine girdiğimde “genel yayın müdürü seni bekliyor” dediler.
Odasına girdim. Mosmordu. Beni görünce haykırmaya başladı. “Gördün mü rezaleti?”
Şaşırmıştım, “Yeni geldim gazeteye bakmadım” dedim. “O yazarın yazısından atacağın cümle aynen duruyor. Git. İki gün gelme. Eğer patron görür ve küplere binerse, kusura bakma seni kapının önüne koyarım”.
Bu kez ben sinirlendim. Fırladım, dışarıdan bir taşra gazetesi buldum. Yazıyı açtım, gösterdim ve “Tamam giderim ama taşra gazetesinde o cümleler yok. Sorumluyu başka kapıda ara. İnsanları hemen harcama” dedim. Kapıyı çektim çıktım. Garanti kovulmuştum.
İki gün geçti, gazeteden aradılar. Neredesin diye. Durumu anlattım. “Gel yahu. Ortalık süt liman” dediler.
PATRONDAN SES ÇIKMAYINCA...
Ertesi gün gazeteye gittim. Baktım genel yayın müdürü hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Odasına girdim. Beni görünce “Patrondan ses çıkmadı. Otur çalış. Zaten yazı işlerinde tek güvendiğim adam sensin” dedi.
Evet. Dostlar patron ses çıkarmayınca ben de kovulmaktan kurtuldum.
Gececilerden öğrendim ki taşra baskısını gören yazar, yazısında birkaç cümlenin eksik olduğunu görünce gececilere telefonla bildirmiş. Onlar da o cümleleri yazıya tekrar koymuşlar.
Devir değişti artık. Bugün,  gazete patronu ne der korkusunun yerini başbakan ne der korkusu almış durumda!

30 Ekim 2010

Geç olsa da özür özürdür!

Blog açmanın bazı riskleri de var tabii. Örneğin yorumlar. Yorum bölümünü herkese açık tutarsanız riskin büyüğünü aldınız demektir.
Ben de önceleri yorum bölümünü herkese açık tuttum. Sonraları birileri ingilizce ne olduğunu bilemediğim notlar bırakmaya başladı. Bazı sitelerin reklamı gibi gelmişti bana.
Baktım olmuyor, yorumları denetleyip yayımlamaya başladım. Bu kez de göremediğim dolayısıyla yayımlayamadığım dostlarımın 30’a yakın yorumuyla karşılaştım.
Daha doğrusu blogu yeni şekliyle uygulamaya geçiren Berceste’nin uyarısı ile gördüm bu yorumları.
Aylar sonra da olsa yorumları yayımladım.
Yorumlarını geç gördüğüm;
Berceste,
Asortik Krep, 
Mine, Alp ve Ege’nin annesi,
 Muharrem Kaptan,
Pınar’ın Kulübesi,
Arc’ı Sugar, Sanem,
Suzan ve Kremali’nin annesi'nden özür diliyorum.

25 Ekim 2010

Kayıp şehzade harikalar diyarında!

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Avrupa Kültür Başkenti İstanbul 2010 Ajansı projelerinden olan “ KAYIP ŞEHZADE HARİKALAR DİYARINDA” adlı Drama-Belgesel Sinema Projesinin çekimlerine başlanmış.
İSTANBUL 2010 ‘un iddialı projelerinden biri olan “KAYIP ŞEHZADE HARİKALAR DİYARINDA” adlı belgesel de Osmanlı’nın Kültürü beyaz perdeye aktarılıyor. Bu drama-belgeselde İstanbul'un 16. yüzyılda ev sahipliği yaptığı padişah şenlikleri üzerinden İstanbul'daki sosyal hayat ve kültürel alandaki sentez örnekleri gösterilecek.
********
Avrupa–Helen–Bizans –Doğu ve Türk kültürleriyle sentezlenmesinin en önemli örneklerinden olan bu şenlikler; birlikte yaşamanın ve çok kültürlülüğün kenti İstanbul’da, 16. yüzyılda bile nasıl vücut bulduğu anlatılacak.
********
Kültür ve turizm bakanlığının desteği ile İstanbul 2010'un en iddialı projelerinden biri olarak gösterilen 'Kayıp Şehzade Harikalar Diyarında' adlı belgesel, Padişah 3. Murat'ın oğlu Şehzade Mehmet'in 52 gün süren sünnet şöleninin hazırlıkları üzerinden Osmanlı kültürünü beyaz perdeye yansıtacak.
********
Şehzade Mehmet, babası 3. Murat'ın emriyle yapılan sünnet şöleninin hazırlıklarını çok merak eder. Kıyafetlerini değiştirerek arkadaşı bir Gulam çocuğuyla Saray'dan gizlice kaçarak halkın arasına karışır. 52 gün sürecek meşhur sünnet şöleninin hazırlıklarını izleyen Şehzade, Saray çevresinden farklı bir dünyaya tanıklık eder.
Şehzade Mehmet, Türk, İtalyan, Sırp, Yunan, İspanyol, Yahudi, Fars, Arap ve Çingene sanatçıların, cambazların ve müzisyenlerin tarihten devralıp zenginleştirdiği bu masalsı dünyaya hayran kalır. 16. yüzyılda Avrupa, Bizans, Doğu ve Türk kültürünün en iyi yansıtıldığı şenlikler üzerinden İstanbul'daki sosyal hayatı anlatan belgesel, izleyiciyi tarihte fantastik bir yolculuğa çıkarırken, birlikte yaşamanın ve çok kültürlülüğün İstanbul'da nasıl vücut bulduğunu da ortaya koyacak.
********
Projenin genel koordünatörlüğünü Şair Süheyla Taşçıer yapmaktadır. yönetmenliğini de Erol Ayyıldız'ın üstlendiği belgeselin yapımıı Payan yayıncılık ve prodüksiyon tanıtım adına yapılmaktadır.
Genel koordinatör Süheyla Taşçıer," Ataşehir'de İbrahim Paşa Sarayı, Şile'de de tarihi Sultanahmet At Meydanı'nın birebir aynıları olan platolar kuruldu. Dönem filmi çekmek yüksek bütçeli işler. Her şeyden önce tarihe ışık tutmak ve önemli eser bırakmak nesillere. Ticari kaygıdan uzak sanat filmi yapmak Türkiye 'de zor, ancak kültür ve turizm bakanlığının sponsor desteği ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti ajansının da destekleri ile önemli eser açığa çıkacaktır" dedi....


“KAYIP ŞEHZADE HARİKALAR DİYARINDA” adlı proje Payan Prodüksiyon ve Yayıncılık Tanıtım Prodüksiyon tarafından çekiliyor.
Bu belgeselde emeği geçenler şöyle:
Yapım ve Yönetmen: Erol Ayyıldız .
Genel Koordinatör: Süheyla TAŞÇIER.
Sanat Yönetmeni: Koray FINDIKOĞLU.
Yapım Koordinatör: Ragıp TÜRK .
Drama- Belgesel Sinema projesinde “Safiye Sultan “ rolünü Emek TARGAN (Müjdat Gezen Sanat Merkezi mezunu) ve III.Murat’ın oğlu Mehmet’i ise Hüdelfa TAŞTEKİN oynuyor.
150 figürasyonun rol aldığı “KAYIP ŞEHZADE HARİKALAR DİYARINDA” adlı projenin galası 15 Aralık 2010 tarihinde Tim Stüdyolarında yapılacak.

24 Ekim 2010

Köyde dut pekmezi böyle yapılır!

 Yazlıkta bir hayli yaşlı bir dut ağacımız var. Zamana meydan okurcasına her yıl meyvesini bizden esirgemiyor.
Biliyorsunuz dutun vatanı Çin. Araştırmalar dutun kanserden kolesterole kadar bir çok hastalığa iyi geldiğini ortaya koymuş. Japon araştırmacılara göre beyaz dut yapraklarındaki extrelerin hücre paslanmasını, antioksidan ve damar sertleşmesini engelleyici özellikleri olduğunu belirlediler.
Yazın köyüne giden gazeteci dostum o bölgede yapılan dut pekmezini adım adım fotoğrafladı. Ben de bu fotoğrafları ve bilgileri sizlerle paylaşmak istedim:

 BİR ÖLÇÜ SU BİR ÖLÇÜ DUT: 15 Haziran’dan ağustos ayının sonuna kadar olgunlaşan dutlar, çarşaflara silkinerek ağaçlardan toplanır. Ayıklandıktan sonra bakır kazanlara doldurulur. Bir ölçü dut, bir ölçü su iye kazanlar doldurulur. Kazanlar odun ateşi ile kaynatılır.
ÇUVALIN İÇİNDE SÜZÜLÜYOR: Kazanda üç saate yakın kaynayan dutlar kızarmaya başlayınca yüzeye çıkan (kef) köpük uzun saplı süzgeçlerle alınıp dışarı atılır. Diğer bir “köşeye de telis çuval” asılır. Çuvalın ağzına yuvarlak bir kasnak yerleştirilir. Kazandan büyük kepçelerle alınan dut ve su karışımı bakraçlara doldurularak çuvala boşaltılır. Çuvalın ağzından süzülen şıra alta konan büyük bakır leğene dolar. Çuvalın ağzı bağlanarak ahşap kukaçla sıkıştırılır.
DAMDA GÜNEŞ ALTINDA DİNLENDİRME: Bakır leğendeki şıra tekrar büyük kepçelerle bakraçlara alınır. Yıkanan büyük kazana tekrar doldurulur. Kazanın altı tekrar odun ateşiyle harlı bir şekilde yakılır. Kaynayan şıranın (kefi) köpüğü alınır.İki saat kadar kaynayan şıra bakraçlara doldurulup yükseğe dama çıkarılır. 30-45 cm çapındaki tepsiler dama sıralanır. Şıralar tepsilerin içine büyük kepçelerle 2 cm yüksekliğinde doldurulur. Damda iki gün güneşte kalan şıranın suyu buharlaşır. Üçüncü günün sonunda 2 cm yüksekliğindeki şıra yarım santime iner ve koyulaşır. Şıranın yüzde 75’i buharlaşıp uçar. Koyulaşıp pekmez haline geln şıra bir bakraçta toplanıp ağzı tülbentle bağlanır ve evin en serin yerinde dinlenmeye bırakılır.
bir ay beklendikten sonra afiyetle yenir.
......................................................................
BAZI BİLGİLER:
Kef: içinde sebze veya et kaynatılan bir sıvının üzerinde oluşan köpüge verilen isim.
Kukaç: Soba Halkalarını Yerinden Söküp Taşımaya Yarayan Ucu Kıvrık Demir
Telis bezi: İnşaat sahalarında Beton dökülen yüzeylerin üzerine sarılarak yada serilerek, yapılacak sulama işleminin fayda süre oranını maximuma çıkarmak için kullanılan bir üründür.
Dutun faydaları:* Kan eksikliği bulunan hastalarda çok büyük faydalar sağlar.
* Mide hastalıklarında özellikle, ülser hastalığına iyi gelir.
* Astım ve bronşit hastalıklarında faydalıdır.
* Soğuğa karşı vücut direncini arttırıcı özelliğe sahiptir.
* Çocukların zeka gelişimine yardımcı olur. Çocuklarda sıklıkla rastlanan pamukçukta da yaygın olarak kullanılır.

20 Ekim 2010

Anadolu'da kadın olmak!

Mutluluk şartlar ne olursa olsun gülebilmektir! (Punto Amca'nın arşivinden)

15 Ekim 2010

Sitemizde "geri dönüşüm" duyarsızlığı!

Sarıyer Belediyesi her pazartesi "geri dönüşüm" torbalarına aksatmadan topluyor.
Geri dönüşüme ilgisizlik korkutucu!
Sitemizin bağlı olduğu Sarıyer’den pek hizmet alamamıştık. Başkanların halk tarafından seçildiği modellerde particilik olmamalıydı.
Her şeyde olduğu gibi bu modeli de kuşa çevirdik. Partiler hep devrede oldular.
Son seçimi CHP’li başkan kazanınca sevindik. Yıllarca farklı partinin adayına oy verdiğimiz için alamadığımız hizmeti belki alacaktık.
Zaman zaman alıyoruz artık. Pek şikayetimiz yok.
Beni asıl sevindiren Sarıyer Belediye’sinin başlattığı ve ısrarla uyguladığı geri dönüşüm uygulaması.
Önce yetkililer geldi, projeyi anlattılar.
Geri dönüşümle doğal kaynaklarımızın korunacağını, enerji tasarrufu sağlanacağını, ekonomiye katkı sağlayacağını, atık miktarlarında azalma olacağını biliyorduk.
Biz de katkıda bulunduk, uygulama başladı.
Önce daire kapılarına poşetleri bıraktılar. Bir hafta sonra yani pazartesi günü gelip geri dönüşüm çöplerini alacaklarını söylediler.
Gerçekten pazartesi günü geldiler, poşetleri topladılar, yerine yenisini bıraktılar.
Uygulama bir kaç aydır sürüyor. Belediye açısından sorun yok. Programı aksatmıyorlar.
Asıl sorun bizlerde.
700 daireli sitenin genel kurullarına 30-40 kişi katılır. Yıllardır duyarsızdır bu işlere komşularımız. Eğer bir derdi varsa katılır o zaman. Yani katılım oranı yüzde beş civarındadır.
Haftalık geri dönüşüm torbaları da ancak 30-40 torba kadar. Yani yüzde beş.
Kıyaslama ve benzeme ilginç değil mi?
Demek ki sitemizde oturanlar ın ancak yüzde beşi duyarlı bu tür uygulamalara.
Gelelim olayımıza.
Bazı daireler beleş poşet bulduk diye her türlü çöplerini bu poşetlere dolduruyorlar.
Çoğu daire geri dönüşüm nedir diye düşünmüyor bile.
Belki de inanmıyor.
Belediye yetkilileri ısrarla geri dönüşümden gelen paralarla burslu çocuk okuttuklarını söylüyorlar.
Ülke sevgisinin yavaş yavaş yok olduğunu, daha doğrusu yok edildiğini görüyor insan.
Bananecilik iliklerimize işlemiş. Önce ben egosu yerleşmiş.
Ülke bir dönüşümün içinde.
Gören yok. Aldıran yok.
Sonunda dizimizi dövmemiz çok yakın.

3 Ekim 2010

Velilerden MONTESSORİ OKULU!

Okullar açıldı.
Milyonlarca çocuğumuz iyi bir gelecek için eğitim kurumlarına koştular.
İyi bir eğitim, sihirli bir kavram.
Bugün Türkiye’de iyi daha doğrusu çağdaş bir eğitim verilebiliyor mu?
Eğitimci bir babanın oğluyum. Eşim, kardeşim, kayınvalidem eğitimci. Hepsinin ortak görüşü eğitim konusunda yanlışların çok olduğu şeklinde.
Rahmetli babam köy enstitülerinde de öğretmenlik yapmıştı. Uygulanan sistemle ülke kalkınmasının köylerden başlayacağına, cahilliğin bu sistemle yenileceğine inanıyordu.
Köy enstitülerinde eğitimin ana unsuru “uygulayarak, görerek öğrenme” şeklindeydi;
ezber yoktu.
Bugün birçok genç veli, çocuklarının çağdaş bir eğitim almasını arzuluyor.
Yıllardır Batı’da denenen ve başarılı olduğuna inanılan “Montessori Metodu” ülkemizde de yayılmaya başladı.
Metodun kurucusu İtalyan Maria Montessori.
Bir bilim kadını. Ömrünü çocukların eğitimine ve özellikle özürlü çocukların eğitilmesine adamış. İtalya ve İspanya’nın yanı sıra Uzakdoğu’da da çalışmış.
Bir eğitim emekçisi. Dünyanın birçok ülkesinde konferanslar, eğitimler vermiş, kitaplar yazmış, yeni okullar ve öğretmen eğitim merkezleri açmış.
Bir dünya vatandaşı olarak yaşamış.
Dünya genelindeki çabalarının ürünü olarak metodu, birçok ülkede uygulanıyor.
TORUNLARIN GELECEĞİ
Çocuklarımızı iyi kötü büyütmüştük. Ama hayat devam ediyor ve torunların eğitimi hayat yolculuğumuzda sıraya giriyor.
Mete, İTÜ’nün ana okuluna başladı. Bakalım zaman bize ne gösterecek?
İkiz torunlarım ise farklı bir eğitim yoluna girdi. Yeni açılan bir Montessori okuluna gidiyorlar. Montessori eğitimi bana köy enstitüsü sistemini hatırlattığı için doğrusu heyecanlıyım.
Montessori Okulu’nun veliler tarafından açılmış olması da ayrı bir heyecan kaynağı. Veliler bu girişimlerini Habertürk’e şöyle anlatmışlar:
*Katıldığımız bir toplantıda Emel Çakıroğlu Wilbrandt’la tanıştık. Sohbet sırasında, var olan eğitim sisteminden duyduğumuz sıkıntılardan bahsettiğimizde, “eleştirmek yerine neden çözüm üretmiyorsunuz ?” diye sordu ve bize yurtdışında, bizim gibi düşünen velilerden ve kurdukları “veli inisiyatifi okullarından bahsetti. Biz de yüzlerce bu şekilde kurulmuş okulu örnek alıp, yola koyulduk.
*Veli inisiyatifi “patron-müşteri ” ilişkisi yerine “veli-eğitimci-çocuk” ilişkisini içeriyor. Bu yapıyı oluşturabilmek için öncelikle “Montessori ve Kaynaştırma Eğitimini Geliştirme Derneği”ni kurduk. Okul, derneğin iktisadi teşebbüsü olarak kuruldu. Dernek çatısı altında gönüllü çalışan veliler olarak biz, okulumuz için hep birlikte çalışıyoruz.
Veli inisiyatifini aslında iyi işleyen bir “okul aile birliği ve mezunlar derneği” olarak düşünebilirsiniz. Bu inisiyatif “gönüllülük” esasına dayandığı için, anne-baba istediği sürece bu yapı altında çalışabilir. İnisayitif almak bir sorumluluk olmakla beraber bir zorunluluk değil.
*Mevcut eğitim sistemi; çocukların kişisel özelliklerine, bağımsız karakterlerine, özgün yapılarına,yeteneklerine, birey oluşlarına saygı duymayarak, hazır kalıplar içinde eğitim veriyor. Standart bir anaokulunun içindeki gürültünün ve uygulamaların içinde yetişkin olarak bile sakin kalmak zor. Çocuklar kendilerini gerçekleştirmek istiyorlar, her biri özel, sistem ise eğitmenin planını gerçekleştirmek istiyor ve tek kalıp içinde.
*Bizi etkileyen ve ülkemizde giderek daha çok sayıda insanın dikkatini çeken ise Montessori Sisteminin yapısı. Montessori eğitiminde; çocuk, bireysel bir eğitim içinde, kendi öğrenme hızı, yetenekleri, kişisel gelişimi doğrultusunda eğitim alıyor. Ve çocuklar daha özgüvenli, kendi başına karar alabilen yüksek konsantrasyon düzeyine ulaşabilen, sosyal bireyler oluyorlar.
*100 yıldır süregelen bu sistemin, yurt dışında binlerce örneği, ispatlanmış başarılı sonuçları var.*Montessori Eğitimi karma yaş eğitimin gücüne inanıyor. Dünya’daki binlerce Montessori okulunda örneklerini görebilirsiniz. Birlikte eğitim gören değişik yaştaki çocuklar, daha iyi sosyalleşebilen, kolay empati kuran, küçüklerini koruyup anlayış gösteren toplumsal bireylere dönüşüyor. Ayrıca bu çocukların kendi gelişim hızında, fiziksel yaşlarının dışında, çeşitli seviyelerde eğitim alabilmelerine olanak sağlıyor. Daha iyi ilerleyebiliyorlar.* Araştırmaların sonuçlarına gore, Montessori Eğitim sisteminin çocuklara kazandırdığı, empati kurabilme, kolay adapte olabilme, sosyalleşme, öğrenmeyi ve çalışmayı sevme, iç disiplin kurabilme özellikleri, çocuklara girdikleri her ortamda ve farklı sistemlerde başarıyı beraberinde getiriyor.*Bahsettiğimiz tüm sebeplerden dolayı, Montessori Eğitim sisteminde eğitim veren bir ilkokul kurmayı hedefliyoruz. Almanya’daki kardeş okulumuz da, bizim gibi bir kaç aile ile bir villada başlamış, bu yıl 25. yıl dönümlerini, büyük bir kampüste kutladılar. Neden olmasın?SİSTEMİN TEMELLERİMontessori eğitiminde Uygulanacak Programın Pedagojik Temelleri:
• Hazırlanmış çevre.
• Çocuğun kendi hatalarını düzeltebileceği kreş programında kullanılabilecek Montessori Materyalleri ile çalışma.
- Duyu materyalleri.
- Günlük yaşam becerileri alıştırmaları.
• Karma yaş gruplarıyla çalışma.
• Zaman zaman grupla ve okula devam eden diğerleriyle birlikte yaşama.
• Proje çalışmalarında birlikte çalışma olanağı.
• Hareket imkanlarını çeşitlendirme zenginliğine sahip açık hava ve
kapalı jimnastik alanları.
• Anne-çocuk okuma odaları, sanat çalışma imkanları.
• İlginç ve deneyim kazandıran geziler.
Montessori Prensiplerine Uygun 3 Temel Prensip:
1. Çocuğun Bireyselliği Konusunda: Her bir çocuk kendi yetenek, yeterlilik ve ilgileri doğrultusunda geliştirilecek.2. Çocuğun Bağımsızlığı Konusunda: Her bir çocuk aktif bir varlıktır ve bağımsızlaşmak en önemli temel hedefidir. “Çocuk dünyayı kendi yaptıkları sayesinde keşfeder.” M.Montessori
3. Çocuğun Bütünselliği Konusunda: “Beynin, yüreğin ve ellerin eğitimi insan eğitimidir.” Pestalozzi

Geniş bilgi için bak:
http://montessoriokul.blogspot.com/

26 Eylül 2010

Bir zamanlar Beşiktaş motor iskelesi!

Biraz nostalji yapmanın zamanı geçiyor sanırım.
Beşiktaş- Üsküdar arası yolcu taşıyan motorlar bu iskeleye yanaşıyor, insanlar canbaz gibi kalasların üzerinden yürüyüp teknelere biniyorlardı.
Güvenlik sizin becerinize kalmıştı!....

23 Eylül 2010

Yılmaz Özdil'den "Türk Kahvesi"!

Yılmaz Özdil kardeşimin yazısını Hürriyet'te göremeyince "acaba dedim. O da mı yolcu?". Tekrar köşesine döndüğünü görünce Bir "ohhh" çektim. Sanırım yazısı sansürlenmişti. Özdil nefis bir "Türk Kahvesi" ile bizlere hayat verdi. İşte o yazı:

Türk kahvesi

Gazeteci için...
Cezvedir aslında gazete.
Ateş vardır altında hep.
Suyu ısınır.
*
Patates mesela...
Koy cezveye.
Sıcağı görünce, gevşer.
Gelemez hiç zora.
Salar kendini.
O sert, dayanıklı zannettiğin karakter gider, ezilen büzülen, vıcık vıcık bi şey haline gelir. Üzülürsün girdiği kılığa.
*
Veya, yumurta.
Kaynat cezveyi...
Patatesin zıddına tepki verir.
Şartlara direnir.
Ancak, o narin yapısıyla koruduğu içindeki canı öldürür, yüreğini katılaştırır, çatlar çoğu zaman hatta, imha eder kendini; yarı yolda çıkarıp alsan bile, hayata döndüremezsin artık onu.
*
Ya, kahve?
Bambaşkadır.
Şartlar değiştiğinde, şartların dayatmasına uyacağına, şartları değiştirir.
Ortama lezzet katar.
*
Türk kahvesidir Bekir Coşkun.
*
Sabah güne başlarken, ya da, akşam günün yorgunluğunu atarken yudumlamanız ondan.
*
Hazmetmenizi sağlar memleketi.
Zihin açar.
*
Onsuz basın, püreleşmiş patatesler, kalbi taşlaşmış yumurtalar, telvesi donmuş boş fincanlardan ibarettir.
*
Ve, siz hâlâ diyorsunuz ki:
“Köşesini almışlar elinden...”
Yanılıyorsunuz.
Keyfinizi elinizden aldılar aslında.
*
Hedef, o değildir çünkü.
O, aynı o.
Hedef sizsiniz.

12 Eylül 2010

Kaktüsümüzün bir günlük “dördüz” yavruları!

Bizim kaktüsün hikâyesi çok eski.
On beş yıl önce bir gazeteci arkadaşım vermişti bu kaktüsten iki tanesini.
Oturduğumuz apartmanın girişindeki çiçekliklere dikmek üzere. Nedeni de çiçeklikte bütün gün oturan ve çiçekleri kıran çocuklara mani olmak içindi.
Nede olsa kaktüs popolarına batacak, pek oralara uğramayacaklardı.
Projemiz tuttu, çocuklar uzaklaştı.
Kaktüsler büyüdü. Yazları yazlığa gittiğimiz için göremiyorduk kaktüsün gelişmesini.
Bir yazın ortasında eve geldim. Tesadüf o gün kaktüsün çiçek açma günü imiş. Çiçeğini o zaman gördüm.
Neyse. Çocuklar yine boş durmadılar. İki kaktüsü de kalemle hançerlediler. Kalemleri sokuverdiler ciğerine kaktüslerin.
Yavrularına bir şey olmamıştı. Bu kez evde büyüttük onları.
Her yaz yine açtılar ama biz göremiyorduk. Yazlıktan döndüğümüzde buruşmuş çiçek sapını buluyorduk.
Bu yaz kaktüsü de yazlığa götürdük. İyi ki götürmüşüz. Önce bir çiçek açtı, dayanamadı bu kez de dört çiçekle bize göz ziyafeti verdi.
Ben de sadece bir gün süren bu güzelliği sizlerle paylaşmak istedim.

7 Eylül 2010

Bayramınızı kutlar, HAYIR’lı günler dilerim!

Cumhuriyeti sinsi sinsi parçalama niyetine HAYIR.
Atatürk devrimlerine göz dikenlere HAYIR.
Ben yaptım, sen kabul et oldu bittisine HAYIR.
Anayasa değişikliğindeki cinliklere HAYIR.
Dinimizi babaların malı gibi kullananlara, istismar edenlere HAYIR.

Şeker Bayramınızı kutlar,
HAYIR’LI günler dilerim..

2 Eylül 2010

Tepki çıkartmaları! ( Fotoğraf: Suzan Abla)

31 Ağustos 2010

Eksiklik bazen insanın en güçlü yanı olabilir!

Elektronik posta yolu ile gelen ders niteliğinde bir hikaye daha;
Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış . Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..
Hoca: -Getir çocuğu. Bir bakalım, demiş.
Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve
-Tamam demiş. Yarin eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.
Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve bu hareketi çalış demiş.
Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış.
Sonra hocasının yanına gitmiş. "Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.
Hocanın cevabı:
Çalışmaya devam et olmuş...
İki ay, üç ay,altı ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş..
Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.
.Hocanın yanına tekrar gitmiş:
-Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?
-Sen aynı hareketi çalış oğlum . Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..
İki yıl, üç yıl, beş yıl derken çocuk judodaki 10.yılını doldurmuş.
Bir gün hocası yanına gelip. .."Hazır ol ! " demiş.. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım.
Yarin maça çıkacaksın!"Delikanlı şok olmuş..
Hem sol kolu yok, hem de judo da bildiği tek hareket var.
Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağı düşünmüş ; ama hocasına
saygısından ses çıkarmamış...
Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine
bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken.. ikinci üçüncü maç....
Çeyrek, yari final ve final...
Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış.
Delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş...
-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın
hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tekbir hareket var..Bu kadar
bana yeter.. Bari çıkıp da rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim..
-Olmaz demiş hocası. Kendine güven,çık dövüş.
Yenilirsen de namusunla yenil.
Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış.Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.!
Yenmiş rakibini şampiyon olmuş.
Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek
bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım.?
-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki , artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.
Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!
İnsanların eksiklikleri bazen, ayni zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik zihinlerinde olmasın...

26 Ağustos 2010

"Gazetecilere Özgürlük Platformu"na günaydın!

Bir yerlerde gözünüze ilişti mi bilemiyorum ama Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin önderliğinde ondört meslek örgütü “Gazetecilere Özgürlük Platformu” kurmuş. Bu kuruluşun ana teması “Gazeteciler yazıları nedeniyle tutuklanmasın” şeklinde.
Basın meslek örgütleri toplantıda “Gazetecilere Özgürlük Platform’u” ve “Eylem Komisyonu” oluşturulması kararını almışlar. Toplantıda TGC Başkanı Orhan Erinç, gazetecilerle ilgili yargılamaların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymadığına bir kez daha dikkat çekmiş.
Yaklaşık 3 saat süren toplantının ardından alınan kararları açıklayan Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, “Basın meslek örgütleri olarak düşüncelerinden, söylemlerinden ve yazılarından ötürü hiç bir gazetecinin tutuklanmasını istemiyoruz” demiş. İlk kez bu kadar geniş katılımlı bir toplantıda basın meslek örgütlerinin bir araya geldiğinin altını çizen Sertel, toplantıda, “Gazetecilere Özgürlük Platformu” oluşturulmasının karar altına alındığını, bunun yanı sıra bir eylem komisyonu kurulduğunu ve toplantıya katılan meslek örgütlerinin bu eylem komisyonunun içinde yer alacağını söylemiş.
Ne diyelim "HAYIR"lı olsun.
İşe yarar mı? Yaramaz ama bir harekettir. Hatta geç kalınmıştır.
Yandaş medyada bu toplantının haberini bulamazsınız. Diğer medyada da küçük görürler.
Bu şu demektir;
Meslek örgütlerinin etkisi ve gücü bitmiştir, bitirilmiştir.
Atı alan Üsküdar'ı çoktan geçti bile.

22 Ağustos 2010

Jinekolog dediğin böyle olur işte!

Son günlerde televizyonlarda sağlık konusunda yapılan programlar dikkat çekiyor. Doktorlar ekranlarda boy gösterip tedavi etmedik hastalık bırakmıyorlar.
Elektronik posta yolu ile dolaşan ve bana da gelen fıkra belki biraz gülümsetir sizi de:
Artık mesleğinden sıkılmaya başlayan jinekolog doktor, iş değiştirmeye karar verir ve oto tamirciliğinde karar kılar.
Bu konuda hizmet veren bir kursa yazılır ve eğitime başlar.
Kurs bittiğinde lisansını alabilmesi için bir sınavdan başarılı olması gerekmektedir.
Sınava girer, ertesi gün sınav sonuçları açıklanır..
Ama bizim doktor, 100'lük sınavdan 150 almıştır.
Sınav komisyonu hemen sınavı yapan hocayı çağırır ve neden 150 verildiğini sorar, hoca açıklamaya başlar :
- Önce motoru indirdi, bujileri temizledi, piston ve avans ayarlarını yaptı, karbüratörü dağıttı, onun da bakımını yaptı ve yerine taktı, ardından şanzımana girdi, onun da yağlamasını ve tüm bakımlarını en iyi şekilde yaptı, hava ve yağ filtrelerini değiştirdi, sonra hepsini topladı ve motoru yerine taktı..
Sınav komisyonu bunları dinledikten sonra :
- E peki hoca madem her şeyi en layıkıyla yaptı neden o zaman 100 vermedin de 150 verdin ?
- Ama dediklerimin hepsini egzozdan yaptı !!!

19 Ağustos 2010

Özdil'den zeka ve gazetecilik fışkıran bir yazı!

Sevgili kardeşim Yılmaz Özdil'in kıvrak zekasını gazeteciliği ile birleştirdiği bana göre "ödüllük" yazısını sizlerle paylaşıyorum:
Soy sop
İşlerine geldiği zaman “Hepimiz Ermeniyiz” der bunlar, işlerine geldiği zaman “Bunun anası Ermeni” der...
Halbuki, ne hepimiz Ermeniyiz, ne de bir annenin Ermeni olmasıdır önemli.
*
Bakın, hazır “Soy önemli soyyy” diye bağırılırken, yaşanmış öykü anlatayım size.
*
Derviş Özer, tıp doktoru. Aynı zamanda, heykeltıraş. 90’lı yılların başı... Tatile giderken, Afyon’da mola verir. Çay bahçesine kalabalık bir grup insan gelir o sırada, üstleri başları perişan, alayı gariban, ağlamaktan gözleri şişmiş... “Hayrola?” der. Şehit cenazesi taşıyan köylülerdir.
*
O gün 3 yaşında olan ve ortalıkta neşeyle hoplayıp zıplayan kızına bakar, bir de köylülere... Bir yanda saçının telini dünyaya değişmeyeceği evladı, bir yanda evladını vatan için toprağa vermiş baba... Utanır... “Bi şey yapmalıyım” der. “Bu çocukları ölümsüzleştirmeliyim.”
*
“Şehit Ağacı” projesi hazırlar.
*
Terör şehitlerini künyelere yazacak, künyeleri ağaca takacak, çocukların birer yaprak gibi ebediyen salınmasını sağlayacaktır o ağacın dallarında... Hayata geçirmek için aradığı fırsatı, anca 2003’te bulur. Resim Heykel Müzesi’nin açtığı yarışmaya katılmaya karar verir.
*
İstanbul’a gelir, künyeleri almak için Tahtakale’ye gider. Sorar soruşturur. Herkes aynı adresi verir. Ermeni bi usta... Dükkana girer, anlatır. O güne kadar hiç düşünmediği detaya dikkat çeker Ermeni usta, “Paslanmaması lazım” der, “Evlatlarımız ebediyete kadar ışıl ışıl olmalı.”
*
Olmalı ama, en pahalısıdır o bahsettiği künyeler, tanesi 1 lira 25 kuruş... “Ticari iş değil bu, takma kafana” der Ermeni usta, “Vatan işi” der... 5’te 1 fiyatına, kâr falan almadan, hatta zarar ederek, 25 kuruştan verir. 3 bin künye... “Haftaya gönderirim” der. Tam gününde gönderir.
*
Sonra, kısmet olmaz, araya başka işler karışır, hazırlandığı yarışmaya katılamaz heykeltıraş... Künyeleri paket halinde evinin deposuna kaldırır. Taa ki, amacına ulaşacağı 2009’a kadar.
*
Ankara Kızılcahamam Belediyesi, Şehit Fatih Duru Parkı yapmaktadır. Başvurur... Belediye “Başımızın üstünde yerin var” der... Kurumuş bir sedir ağacı, gövde olur. Ancak, bi sorun vardır. Şehit sayısı 6 bini geçmiş, eldeki künye sayısı ise sadece 3 bindir.
*
Parkın açılışına yetişme kaygısıyla, İstanbul’a gelmez, Ermeni ustanın ismini telefonunu da kaydetmemiştir, internete girer, eksik künyeleri tamamlamak için askeri malzeme satan tüccarlarla temasa geçer. “Paslanmaz istiyorum” der. “Abi merak etme, künyenin kralı bu” garantisi verirler. Zaman dar... Ermeni ustanın 25 kuruştan sattığı künyeleri, 1’er liradan alır.
*
Tek tek isimleri yazar, takar sedir ağacının dallarına, Cumhuriyet Bayramı’nda açılışı yapılır. Medya ilk gün hücum eder, Türkiye ağlayarak seyreder, sonra unutulur gider. Ve, kış...
*
Sadece tebrik yağmaz tabii.Yağmur da yağar.
*
Şehit Ağacı’nın 3 bin yaprağı ışıl ışıl parlıyor hâlâ; gerisi paslandı...
*
“Vatan işi bu, evlatlarımız ebediyete kadar ışıl ışıl olmalı” sözü kulağında çın çın çınlayan heykeltıraş, ağlayarak, tek tek değiştirmek zorunda kaldı, Türk tüccardan aldığı künyeleri.
*
Bize de, bu satırları yazmak kaldı.Yüreğimizdeki isyanla...
*
Soy sop filan değildir önemli.

Milleti kimin soy’duğudur.

16 Ağustos 2010

Çöp kovasında “asılı” tarım!

Biber fidesi kovanın altından çıktıktan sonra yukarı doğru büyüyor.
Kovayı yüksek bir yere asabilirsiniz. Üstten sulama yaptıktan sonra suyun alttan akabileceğine dikkat edip ona göre bir yerlere asmak gerekiyor.

Domatesler kızarmış bile. Bendeki örnekte domatesler çeri domatesleri.
İlk kez ağabeyimin yazlığında gördüm bu tarz bitki ekimini.
O da eşiyle birlikte Amerika’da görmüş. Bir örnek getirmişler Türkiye’ye.
Bakmışlar o malzemeleri bulmanın bir anlamı yok. Silindir şeklindeki çöp kovalarını bulmuşlar bir marketten.
Altlarına delik açmışlar. 4-5 cm çapında.
Kovanın dibine sünger yerleştirmişler. Süngeri yarmışlar.
Kovanın üstünden iki yanını da delmişler. Makrame ipleriyle güzel saplar yapmışlar.
Fideyi-ister domates, ister biber, ister çiçek- alıyorsunuz; kökleri kovanın altından yukarı gelecek şekilde süngerin içinden geçirerek sokuyorsunuz. Sünger, fidenin düşmemesini, suyun da hemen akıp gitmemesini sağlıyor.
Kovanın açık kısmını yukarı gelecek şekilde balkonda güneş gören bir yere asıyorsunuz. Kovanın üstünü kökleri kapatacak şekilde toprakla dolduruyorsunuz.
Suyu üstten veriyorsunuz. Suyun yere de akacağını hesaplayıp kovayı ona göre bir yerlere asıyorsunuz.
Fide yere doğru büyümüyor, kovanın yanlarından kıvrılıyor, yukarı doğru büyüyor.
Bana da iki kova verdiler. Her gün gelişmeyi izliyorum. Yetişen birkaç domates ve birkaç biberi de yemiyoruz torunlara saklıyoruz.
İlginç bir yöntem gibi geldi bana. Saksılardan aşağı doğru sarkan çiçekleri görmüştük ama aşağıdan yukarı doğru giden bitkileri görmemiştik.
Amerika’da yaygın bir şekilde kullanıldığına göre vardır bir hikmeti.
Artık ona da siz karar verin.