27 Aralık 2011

Neremiz temiz ki sporu da temizleyelim!

Sizi biraz yakın tarihimizin siyasi gelişmelerine ışınlamak istiyorum.

Yıl 1964. Adalet Partisi’nin başkanlığına Süleyman Demirel seçilmişti. Seçilmişti ama milletvekili değildi. O dönemde şöyle bir formül düşünüldü; senatörlerden biri istifa edecek, Demirel tabii senatör olacak, başbakanlık yolu açılacaktı, Bu kanuna karşı hile yolu gerçekleşmedi ama hedef iktidar olmaktı.

Yıl 1977. 5 Haziran genel seçimlerinde CHP yüzde kırkın üzerinde oy almış. Hatta rahmetli Ecevit, seçim gecesi balkona çıkıp iktidar olacak kadar milletvekili çıkardığını sanıp konuşma da yapmıştı ama iktidar olması için 11 milletvekiline ihtiyacı vardı. Ecevit o 11 milletvekilini bakanlık vaadi ile Adalet Partisi’nden transfer etti. Hedef iktidar olmaktı.

Yıl 2002. Yüksek Seçim Kurulu 2002 seçimi öncesinde Ak Parti Genel Başkanı sıfatı taşıyan Erdoğan’ın adaylık başvurusunu reddetti. Zira Erdoğan, eski Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinden hapse mahkûm olmuş, cezasını çekmişti. Hapis cezası adli sicil kayıtlarına geçmişti. O dönemde bildiğiniz gibi Abdullah Gül başbakan olmuştu.
Ne yaptılar? CHP’nin de desteğiyle, anayasanın 76, Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 11. maddelerini değiştirdiler.
Böylece Erdoğan ve benzer düşünce suçlarından mahkûm olanların adli sicil kayıtları arşivden silindi. Yüksek Seçim Kurulu, Siirt’te yenilenen seçimde adaylık başvurusu yapan Erdoğan’ın başvurusunu anayasaya uygun buldu. Erdoğan da Siirt’ten milletvekili seçilerek, TBMM’ye girdi. Hedef iktidar olmaktı.

Yıl 2011. Şike soruşturmasında iddianame açıklandı. İddianameye göre soruşturmanın ikinci adamı Fenerbahçe’nin başkanı Aziz Yıldırım idi.
Neyle suçlanıyordu Aziz Yıldırım? Örgüt kurup maçların sonuçlarını etkilemek, Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını sağlamak.
Bu çalışmalarda çıkar nedir?
Üst üste üç yıl şampiyonluk sözünün tutulması. Daha doğrusu iki yıl şampiyon olamayınca son yıl takımı mutlaka şampiyon yapmak.
Yani hedef şampiyonluktu.

Biz bize benzeriz ne kadar güzel bir sözdür.
Televizyonlarda temiz spor çığırtkanlığı yapanların, yozlaşmış bu toplum içinde yaşadıklarını unutmalarını hayretle izliyorum.

Neremizi temizledik ki sporumuzu da temizleyelim.

24 Aralık 2011

DELİLİĞİN AKILLI YANI!

KELAYNAK Yazıyor
Orana bakınca olanı daha iyi anlamamız gerekiyor... 577 ye 55... Onda birinden az değil mi? Ne kadar önemsemişler! Fransız parlementosuna Fransız kalmak varken vakti, zamanı, mevsimi, gülü, dikeni belli olan soykırım tasarısı ile gene tasalandık! Elde var 55’e de iyi bakanlar bildik isimlere, tanıdık yalanlara bir kere daha şahit olduk... Başrolde eski Asala avukatı Ermeni asıllı iktidar partisi vekili Deveciyan vardı... Sahnede ise kalabalık duranlar Güney Fransa’dan gelen 38 Ermeni milletvekili! Fransa adına konuştular, gene yalan söylendi!... Kin kustular... Deveciyan devenin nalını sundu... Uydurdu.... Suçlarını zaten kabul ettiler derken uydurma olduğu ispatlanan ‘Talat Paşa telgrafı’nı okudu... DİNLEDİLER!

Sofradan ayranı kaldırmak zorundayız... Türklerin öfkesi bir kahve içimi sürer yerleşmiş kanaatini yok edebilsek, faili tanısak, “olay Koçaryan” olayıdır desek, yüreğinde kini nefreti taşlaşmış, gözü intikam ateşi ile körleşmiş komşuya umutsuz aşık misali gülücükler yollamasak, hedefe yönelsek ve sofraya daha soğuk içecek koysak!... Doğru yaparız!.
Şimdiden 2015 yılının “soykırım iddialarının 100 üncü yılı” hesaplarını tamamlar, planlarını günceller, yaptırımları ilan etmeden yapar olurduk! Gündemi Fransa’ya kilitlemek uzun soluklu bir mücadele yerine son üç günde yangın var paniğine kapılmak işe yaramıyor ki... Ne lüzumu vardı?... Heyetler halinde Paris’e göçe... Doğru dürüst bir oteli bile vermediler! Bile bile başarısızlığa imza atmak daha derin nefrete yol açmıyor mu? Bugün kendi işimize bakarken doğru orantı kurmak gerekiyor... Fransaya olan ilgi alanını sadece onda bir tutmak! 577 ye 55.gibi! Yanlış mı olur?

Başkasının Cumhurbaşkanını çekemez halde iken kendimizinkini SEÇEMEZ durumda değil miyiz!... Kararsızlığımız zararsızlık çizgisinde durmuyor ki! Cumhurbaşkanını kaç yılda bir seçeceğiz? 5 yıl mı,7 yıl mı? Biliyor muyuz?.. Kabiliyetimizin en üst noktaya vardığı tek konu asla planlamamak, planlananları da asla dikkate almamak değil mi?
Daha planlı olamıyoruz, daha duyarlı olsak! TUTUKLULUK halimizi bu denli gündem de tutmasak... Aklımızı hırpalamasak! 2001 yılında tutuklu oranı % 30 iken bu yıl gelişme gösterdi... Her konuda büyüme var ya... Büyüttük... % 60 oldu... Kaçmayacağım diyen ve de nedense kaçmayan Hayrettin Ertekin olayı gözden kaçıyor... Geçen haftalarda hastanede unutuldu... Taksi tutup hapishaneye döndü... Kaçma şüphesi var gerekçesi ile tutukluluk hali sürüyor. Hapishaneye döndükten sonra kanaat değişecek zannetti! Gerçeği görecekler... Dönecekler hatadan... Dertlendi. “Vallahi kaçmam” dedi... İnandıramadı... Altını bile reddettiler... Sen bizim için daha da kıymetlisin demek için miydi! “Ağırlığımca altın vereyim... Arsa vereyim, kaçarsam hazineye kalsın” dedi dinletemedi... Tutturdular... Vallahi olmaz... Bırakmayız azizim. Sen gene tutuklu kal!

Bu ne sevgi diye gözlerim yaşardı... Milletce hemen her konuda ağlama alışkanlığımız vardır ama bu durum yüreğimi de parçaladı... Ve son kararımı verdim... Soruyu ikiletmedim. Olayları kavrayamıyordum... Aklım almıyordu... Ben de mantığımı tutuklattım! 
Şimdi bir rahatım... Bir huzurluyum sormayın... Kim konuyu açsa, oku diye yazı yollasa
“okumuyorum” yanıtını yapıştırıyorum... İlgili raporları, belgeleri, klasörlere sığmayan ağır roman hacmindeki iddianameleri, ne gelirse gelsin hiç bir şeyi okumuyorum. Raskornikov moduna geçiyorum... Masanın üzerindeki son paramı 25 doları alıyorum... Merdivenleri hızla inip saman pazarına yönleniyorum... Pazarda saman da kalmamış ama bir farklı kalbalık bir neşe bir şenlik... Millet büyüğü küçüğü arka arkaya dizilmiş birbirlerini bellerinden tutmuş lay lay lom yürüyor... Kuyruk bitmiyor... Bir sayayım dedim.Tam 423 kişi... Elebaşı belli... En başta... Sordum “hayrola bu ne şenliği!” Düdüğünü çaldıktan sonra “sen de sıraya gir... Karatrencilik oynuyoruz” dedi... Çuf çuf sesleri sürdükçe kuyruğa katılımlar da artıyordu... İtimat edilir biri gibi diye düşünürken hemen arkasındaki ekip başına sordu “ “Mutemet bey... Kaçaklar tamam mı diye saysam mı?” Mutemet bey “boş ver düdük sesini duyan gelir. Biz yürüyelim” dedi... Grup demir kapılı bahçeye girdi... Mutemet bey “ Şimdi say dedi... Tamam mı bakalım” Biraz sonra “612 kişi var” cevabı geldi...

Tımarhaneden kaçıp kente dağılan kayıtlı tanıdık deliler (423 kişi) bir düdük ve çuf çuf karatren eylemi ile tımarhaneye dönmüştü... Sorun fazladan kuyruğa giren tanımadık delilerdi!... Demir kapı kapanırken pardon deyip kendimi dışarı attım... Hayret mantığımı tutuklatınca beynim de rahat etmişti... İşte bu dedim... Deliliğin akıllı yanı!.

23 Aralık 2011

BOĞAZ AKINTILARI VE ORKOZ!

Muharrem Kaptan yazıyor
    İnsanların seyrine doyamadığı Boğaz’ın suları hakkında ne kadar bilgimiz var?
Ben size tecrübelerime dayanarak akıntıları orkozu anlatmak istiyorum.
 İstanbul boğazında üst akıntıları Karadeniz’den Marmara’ya doğrudur. Kuzeyli rüzgârlarda artar veya azalır ama Karadeniz’de Poyraz rüzgârı sertse en yüksek hıza çıkar. Kuzeyden  Güney’e akan akıntı en yüksek hıza Rumelihisarı Emirgan arası (şeytan akıntısı) Kandilli, Arnavutköy (akıntı burnu) ve Sarayburnu’nda ulaşır. Boyu iki yüz metrenin üstünde su kesimi on metreden fazla olan gemiler, Kandilli burnunu dönerken hem kuzeyden gelen üst akıntısı hem de Güney’den gelen dip akıntısından etkilenir ve dönüşte dikkatli olmassa tehlikeli duruma düşerek ters trafiğe sürüklenirler.
Kuzey’den Güney’e akan üst akıntısı ne kadar hız arttırırsa Güney’den Kuzey’e akan dip akıntısı da o nispette hızını arttırır. Balıkçılık dilinde bu dip akıntısına KANAL denir. Ayrıca koylarda Kuzey’e doğru akan hafif hızdaki akıntıya da ANAFOR denir. Bu anafor akıntısı Yeniköy burnundan Emirgan’ a kadar en geniş alanı kaplar. Özellikle Güney’e inen yüklü gemiler için dikkat gerektirir. İstanbul boğazında en çok geminin Yeniköy İstinye arasında oturmasının sebebi bu anafor akıntısıdır.
Güneyli rüzgârların uzun süre esmesi ile üst akıntı tersine Kuzey’ e doğru akar. Buna ORKOZ denir. Orkoz akıntısında Boğaz’da gemi kullanmak çok zorlaşır ve azami dikkat ister. Orkoz akıntısı en fazla Garipçe’yle  Büyük Liman arasına kadar çıkabilmiştir.
     Kuzeye doğru uzanan kanal İstanbul Boğazı’nın açığında iki kola ayrılır. Bir kol doğruca Boğaz açığından derin sulara karışır. Bir kol da Batı’ya dönerek Podima’ya kadar gider ve orada da iki kola ayrılır ve Bulgaristan’ın Burgaz Körfezinde biter. Oralara serdiğimiz kalkan balığı ağlarına, kanal akıntısıyla sürüklenen gazeteler, yoğurt kapları vs. takılırdı.
      1980 ihtilâline kadar İstanbul Boğaz trafiği akıntıdan faydalanmak için tersti. Karadeniz’den gelen bir gemi boğaza Rumeli taraftan giriş yapar, Umur yeri ile Yeniköy arasında Anadolu yakasına geçer, sonra tekrar Ortaköy ile Kızkulesi arasından tekrar Rumeli sahiline geçerdi. İhtilalden sonra bu trafik değiştirilip hep sancak seyrine geçildi.
Eskilere göre makineli gemilerin olmadığı zamanlarda gemilerin Boğaz’dan çıkabilmesi için Rumeli sahilinde akıntının çok olduğu yerlerde sahilde birileri bekler, gemi yaklaşınca atılan halatla çekerek gemiye yardım ederlermiş. Bir diğer usulse şimdi can kurtarma filikalarında kullanılan bir tarafı geniş, diğer tarafı çok dar (koni şeklinde) sürüklendikçe filikanın başını  dalgalara çeviren deniz demirine benzeyen küfeler kullanılırmış. Dip akıntısına kapılan bu küfeler gemiyi de Kuzeye doğru çekermiş. Akla öyle şey olur mu çekebilir mi sorusu gelebilir. Benim dip ağcılığı yaptığım zamanlarda uskumru ağını Poyrazköy’ün oradan sererdik, ağ dibe inince dip akıntısıyla Kuzey’e doğru çıkar, bizi de peşinden sürüklerdi.Çok kısa bir zamanda Anadolufeneri’ni geçerdik. Buna da  tek başlı yeldirme derdik.
     Şimdi balıkçı teknelerinde Dopler diye bir cihaz var ve istediğin derinlikteki akıntıyı, yönünü ve hızını gösteriyor. Böyle cihazlar olduğu içinde ağlarını daha emniyetli bir şekilde kullanabiliyorlar.
                                                           

19 Aralık 2011

BİN BAKİRE ARANIYOR!

KELAYNAK YAZIYOR

Elçiye zaval olmaz! Neden bana kim arıyor der gibi bakıyorsunuz? Veya ben öyle hissediyorum... Soruyu tahmin etmem zor da değil. “Diyelim ki buldun ne yapacaksın?” Derhal bir BAKİRE operasyonu başlatacağım... Kim bakir bırakmış? Ellememiş... Karalayıp kenara atmış... Hesabını soracağım!
Suçumu itiraf etmek gerekirse ben de GİZ’siz bir tanığım ve  medya kurbanıyım. Bizim zamanımızda medya okulu yoktu. Bir avuç okulsuz medya vardı! Akılsız medya alışkanlığı (pardon okulsuz) hata üstüne hata yapmamıza yol açardı... Belki de bu nedenle medya dersi yerine pek çok konuyu tersten almağa başladım! 50 yıl geçti öğrenemedim! Ama kararlıyım! Kendime de iyi bakıyorum. Bir 50 yıla daha ihtiyacım var! Öğreneceğim! Medya cahilliğimi yeneceğim! Şu anda sabah haberlere bakınca dizlerimi dövecek kadar hayıflanıyorum. Anlayamıyorum! Akşam ardı arkası kesilmek bilmeyen hemen her tür operasyondan başım döndüğü için halsiz düşüyorum. Her zaman elimin altında altın bir gerekçe var... LODOS!. Aptala dönmemiz onun hatası! Oysa medya takibi dersi alsaydım!... Takip edilecek yolu doğru seçerdim... Gerçeği takip edip yolsuzluk arayacağıma bir yolunu bulabilir, rekor kırabilir, mutlu da olabilirdim... Üzerimdeki baskıyı askıya alabilirdim..

AVRUPA İnsan Hakları Mahkemesinin 25 Ekim 2011 tarihli kararı ile umutlu da olabilirdim. “Eğer yasalar, ifade özgürlüğü hakkını kullanan herkesin “sürekli soruşturma veya ceza davası tehdidi” altında kalmalarına neden oluyorsa, böyle bir “tehdidin” oluşmasına neden olan yasaların düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlâli anlamına geleceği kabul edilmiştir.  TCK’nun 301. Maddesi böyle bir maddedir ve yürürlükten kaldırılmalıdır. (Fikret İlkiz-Bizim Gazete)
Size de önerebilirim... Medya’nın üzerindeki baskı (kibarcası baskı, doğrusu korku) düşündürücü boyutlara varınca düşünmeyeceksin!... Ve de asla mukayese etmeye de kalkmayacaksın... Maaş farkları, gelirlerin tutarsızlığı konusuna ise asla girmeyeceksin... Belki de Gelir Uzmnanları gaza geldi diyeceksin... Maaşları kuşa çeviren onlar... Eylem yapmazlar mı? Şikâyet konusu gelirlerinin tutarsızlığı! İstersen tut bir ucundan! Neyimiz tutarlı ki?

ŞİKE nin tarihçesindeki alkışlar unutuldu... Soluk almak, neydi acaba bunun ilk hali demek için zaman da yok! Operasyonlar hafıza silici... Hatırlansa o mutlu geçmiş!. 2010 yılında Mecliste bir alkış, bir mutluluk... Meclis Araştırma Komisyonu sıkı çalışmış ve eserini tamamlamıştı... Bacasız sanayi, para ambarı Futbol’un namusu kurtulmuştu! Oysa balayı kısa sürdü... Uygulama ile farkına varıldı ki kanunda aşırılıklar var... Kimi yerde çok aşırı, kimi yerde çok etkisiz... Gül’ün bunu bir kere daha gözden geçirin direnişi daha üstün bir direnişle karşılandı... Aslında gerekçe “biz yapınca doğru yaparız.. .Bizden başka söz sahibi yok” idi... İçim sızlıyarak ileriyi düşündüm. Alışkanlıkla ileri demokrasiyi anlamayın... İleri ki günleri... Ve beklediğim bombalar sıralanıyor... Operasyon bağımlısı olduk. Operasyonsuz günü takvimden silmeye başladım... Yaşanmamış sayıyorum! Tatsız tuzsuz heyecansız vayyyy be diyemediğim günden ne olur! Umudum kaybolmadı... Bakalım hangi operasyon gelecek! Reyting operasyonu... Geçççççç... 24 saat dolmadı mı? Eskidi... Yeni bir şey söyle. Dokunulmadık olsun... Alışılmadık kalsın... Mahkûmiyeti olmayan terörist mantığına ve tamlamasına girsin... Tutuklamanın tutarlılığını anlatsın! Karanlığa salınan ve yeni yeni operasyonlarla akıllardan uzak tutulanları hatırlamamak en ağır günah değil mi?
İstenen toplam ceza 172.5 yıl... Genç subaylar suçlanmıştı... Kadın pazarlıyor, uyuşturucu sağlıyor denen davada bugün hatırlanan ne? Dün yumruk gibi karalanıp yere düşürülenleri takip etmemek ne kadar  adil! Son haber avukatlardan... Gerçeğin ortaya çıkması için istenen DNA incelemesi reddedildi... Albay ve genç subayların duruşmasında bir başka BAKİRE  çıktı. Ve medyada konu bakir kaldı... Çok kimse konuyu ellememişti. Yazmamıştı! Satıldı denen 52 yaşındaki kadının sesi neden duyulmadı? Zordu yaptığı iş... Ortaya çıkıp bakire raporu peşinde koşmuştu. Gerçeği savunmak yerine omuz silkerek susabilirdi... Susmadı... Yılamadı. Ortaya çıktı... Suçlanan Albay için konuştu :
“ Albay beni satmadı... Haber baştan sona yalan... İşte ispatı... İşte bakire raporum...”
Akların karaya döndüğü, baskınlarla mantığın bastırıldığı bir ortamda bir bakire ayağa kalktı. Hukukun elini çenesine koyup kara kara düşündüğü bu ortamda tek bakire yetmiyor!

Bin bakire aranıyor!...

18 Aralık 2011

DENİZ KAZALARI VE EĞİTİMİN ETKİLERİ!

Muharrem Kaptan yazıyor
60 yaşından sonra bile bitmeyen kurslar ve sınavlar; özellikle bizim meslekte yenilikleri takip ederek, kurslarını görüp sertifikalarını almak zorunluluğu var.
 İMO’ nun (Uluslararası Denizcilik Örgütü) yayınladığı talimatlar gereği bu sertifikaları almadan denize çıkılamıyor. Liman Başkanlıkları sertifikası olmayan kaptanlara çıkış izini vermiyor.
Biz de beşer günlük ECDIS ve BTM kurslarına gittik, sınavlarına girdik. Bu işler birazda ticarete döndü artık. Batı ülkeleri özellikle de İngiltere cihazları üretiyorlar.  İMO’ da etkili olduklarından bu sistemleri SOLAS kurallarına ilave ediyor ve yayımlıyorlar. Diğer ülkelerde mecburen uygulamak zorunda kalıyorlar. Yoksa gemileri limanlara girip çıkamıyor.
     Tüm bu yeniliklere, gelişmelere karşın deniz kazaları azalacağına tersine çoğalıyor. Norveç’te yapılan Internatıonal Safety Conference III karaya oturma ve çatışmaların ana nedeninin iki temel faktörden kaynaklandığında hem fikir olmuşlar:
1-    Köprü üstü organizasyonlarında zayıflıklar.
2-    İyi bir gözcülüğün sürdürülmesindeki başarısızlık.
Bunun içinde bazı önerilerde bulundular. Bunlar kazaları önlemek için;
a)    Uygun durumlarda çift vardiya oluşturmak.
b)   Özel durumlarda yeterli personel bulundurmayı sağlamak.
c)    Kaptanı çağırmak için kesin talimatlar.
d)    Gözcülüğü yürürlüğe almak.
e)    Dümeni ele almak.
f)     Dümeni otomatikten ele değiştirmek için bir role eğitimi oluşturmak.
g)    Kısıtlı görüşte gemi hızını azaltmakla alakalı kesin talimatlar.

Hepsi mantıklı ve uygulanınca sonuç verecek öneriler. Tamam da Elektronik Seyir yardımcıları geliştirilip gemilere takıldıkça gemi sahipleri ülkelerindeki denizcilik yetkilileriyle görüşüp personel sayısını düşürüyorlar.
20 yıl önce 20-22 personelle yürütülen gemiler şimdi sekiz personelle yürütülüyor. Bu durumda vardiyalara nasıl takviye yapılacak zaten normal vardiyaya koyacak sayıda personel yok ki.
Bir başka neden de yeni yetişen genç zabitler ne kadar gelişmiş olursa olsun bu cihazların birer seyir yardımcısı olduğunu unutuyor ve onlara o kadar güveniyorlar ki kendilerini ikinci plana düşürüyorlar. İyi bir gözcülük yapmadıkları ve seyir vardiyalarında dikkatli olmadıklarından kazalar kaçınılmaz oluyor. Her zaman esas olan insandır, diğerleri ne kadar gelişmiş teknoloji olsa da seyir yardımcılarıdır.
     Bu yeni sistemde zabitlere o kadar çok iş yüklenmiş ki personel azlığından bir kişi üç kişinin işini yapmak zorunda kalıyor. Onlarda nasıl olsa ECDIS sistemi gemiyi götürüyor, gardı da açtım, tehlikeli bir durum olursa alarm çalacak diyerek diğer işleri örneğin ISM evraklarını limana varmadan bitirmeye çalışıyor.
 Bu arada her hangi bir teknik arızadan alarm çalmayınca çatışmalar oturmalar kaçınılmaz oluyor. Bunlara seyir ve limanlardaki yoğun işlerden dolayı uykusuzluğu da ekleyebiliriz.
Ayrıca benim ve birçok kaptan arkadaşımın çok kızdığı cep telefonları. Vardiya zabiti köprü üstünde dört saat vardiyası boyunca devamlı mesajlaşıyor. Telefonun ışığı gözünü alıyor, dışarı baksa da bir şey göremiyor. Gittiğim gemilerde cep telefonlarının köprü üstüne çıkarılmasını yasaklıyorum.
     Elektronik seyir cihazlarının verdiği rehavetle vardiyacı seyir zabiti bilgisayarını köprü üstüne çıkarıyor, bağlantı varsa internette yoksa yüklediği oyunları oynuyor. Etraftan haberi yok. Olunca da iş işten geçmiş oluyor.
    Demem o ki, gelişmeleri almak, kullanmak mutlaka gerekli ama hepsini yapan ve çalıştıranın İNSAN olduğunu unutmamalıyız. İşimize önem vermeli ve onu en iyi şekilde tüm dikkatimizle yapmalıyız. Kaza olduktan sonra eyvah demek hiçbir şeyi değiştirmiyor.

12 Aralık 2011

ARKASINDA DURMAK!

Arkada kalan yıllara bakınca arkanın aslında önde gelen bir unsur olduğu ve ne olursa olsun önde tutulması gerektiğini görebilirsiniz! Gençlik yıllarımın tamamı ve orta yaş bölümünün ortalarına kadar uzanan yıllarım Belediye otobüslerinde ve de arkalarda geçti! O dönem Belediye Otobüsünün arkasında durmak bir imzanın arkasında durmaktan daha da tehlikeli idi... Kollamanız gereken görülmedik yanlar, fark etmeniz ve savuşturmanız gereken türlü, değişik amaçla uzanan kollar olurdu! Cüzdanı korurken korumasız kaldığınız yerler olurdu! İleri, ileri haykırışına karşı ilerleyememe, sıkışıp kalma hastalığı o döneminden gelir! Muhtemelen duyduğumuz ilk ileri talimatı çok kere yorgun, aynı zamanda bıkkın kahvedeki pişpirik vakti geçtiği için öfkeli, otobüsün tek hâkimi, tek hükmedeni şoförü tarafından sık sık tekrarlanırdı. Unutulmasın ki bu emir önden binip geriye doğru ilerlemenin ısrarıydı! Bazı otobüsler de ise bu ulvi görevi biletçi devralır, kraldan çok kralcı kesilir, sesli talimatına fiziki itmeyi de eklerdi... Ama benim halkım ilerlememek, biraz daha rahat olan yerlere gelmemekte ayak direrdi! Farkına varsa önden binip geri gittiğini! Ankara plakalı siyaset otobüsünde de ileri sözü demokrasinin eki gibi kullanılır ama asla ilerlenmez! İleri dene dene geriye sürüklenilir!.. Hopa olayı sopa olayına döner... Günah sayılacak, hukuksuz sayılacak eylemler baştaki saç telleri kadar artınca saçlar kesilir... Burada da hukukun, adaletin, ifade özgürlüğünün arkasında duran kalmamıştır! Aslında genel olarak moda olan şey olayların arkasında ne olduğunu merak etmek de değildir. Bu tür merak gazeteciyi öldürür, siyaseti güldürür!
Gerçek o kadar da önemli değildir. Bizdeki gelenek ile siyaset tepeden bakar, daha çok da seçim otobüslerinin tepesinden bakar!.. Bakanlar, şöföre yakın koltuklarda iseler ani öfkelerini, söylememeleri tembihlenen lafları ağızlarından kaçırırsa sigorta hazırdır. Basın’a havale ederler. Basın cımbızla cümlemi iğfal etti, asla o manada söz söylemedim derler.
İşin aslı siyasette sarfedilen sözlerin hiç bir manası ve güveninirliği olmadığıdır! Ülkemde basının cımbız kullanma kabiliyeti bu sayede form tutar. Ne yazık ki bu form onların işi sıkı tutmasını, doğruyu yazma ve hataları görme alışkanlığını sürdürmelerini garanti etmez! Aksine onları işsiz kılar bahtsız eder!
Siyasetçinin sözlerinin arkasında durma eylemi ise kanaate değil işarete bağlıdır. Kısa süreli kanaat beyanları şoförün tek kornası ile kendine gelir, tehlikeyi sezer ve hele hele aykırı sözlerin sahibi olarak sözlerinin arkasında durmaktan onları meneder! Korkup önlerine bakabilirler. Bu siyasette gerçeği bulmanın zaferidir! Bugün siyaset otobüsünü asfalttan toprak yola sapmasına yol açan gerçek, aslında gerçek de değildir... ŞİKE’ dir...
Canım ülkemin, al gülüm ver gülümlü bir ahenk içinde yürüyen futboluna da karambolden gol atılmıştır... Rahat bırakılmamıştır. Onu da yıkıp yeniden inşaa etme zorunlu olmuştur. Geçmişin talihsiz olayları ile de yüzleşme zamanı gelmiştir. Dünden bu güne haksız kazançların tasası kalmış, bugün o karanlığa son veren yasa yasalaşmıştır..
TBMM Adalet Komisyonunda, şike suçunda cezaların indirilmesini de öngören vetolu “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu” Gül’ün “iade” gerekçelerini dikkate almaksızın aynen kabul edilmiştir.
Şike olayının bizatihi kendisinde de şike vardır. Siyaset otobüsünde şöforün 5 dakikalık ihtiyaç molasında boşluk boşluktur denilmiş, fırsatçılık öne çıkmış ve oyun düzeni bozulmuştur. Partinin ben yaptım oldu... Güzel de oldu ilkesine GÜL’ ün dikeni batmıştır. Ve bir kere daha arkasında durma eyleminin siyaset için ne kadar zor olduğu ispatlanmıştır.
Önce “Cumhurbaşkanı Gül haklı” diyerek AK Parti'deki aykırı seslere katılan, özgürce söz söyleme eylemine kalkışan Yazıcı, sonra “Yasanın arkasındayız, farklı düşüncemiz yok” düzeltmesi ile malum bir sayfa yazmıştır. Ve böylece vetolu yasanın arkasında durulmuş ama gündem durulmamıştır...
Yarın için futbol aşkını elden bırakamayanların matematiği bozulmuş, yüreklerindeki çık şimdi işin içinden telaşı koca bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğa ne yazacaklarını kara kara düşünürken bugünlerde çok uzun kulaklı bir eşek yol gösteriyor!.. Hem de bu işi Garantili yaparım diyerek... TV’deki reklamı hızlanan eşek nasihatında umarım şike de yoktur. Gelin ev sahibi olun. Sizin de bir numaranız olsun diyor. Birer boşluk bırakın 66-66 yazın işin 66’ ya bağlandığına inanın. Bana eşek nasihatı daha doğru ve karlı görünüyor..
Daha büyük bir haksızlık değil mi dediğim dedik mantığı ile bir sözün  arkasında durmak !

9 Aralık 2011

Suç işlememe dürtüsü!

Yıllardır her konuda yazan ve kendini her konuda otorite sanan bir gazeteci ağabeyimiz, yine tuttuğu takımın penceresinden bakarak her zaman yaptığını yapmış, “cezalar ağır olmalı ki caydırıcılığı olsun” demiş.
Ayrıca hukuk okuduğunu, suç ve ceza arasındaki bağlantıyı iyi bildiğini de çaktırmadan yazısının bir yerine sokuşturmuş.
Her türlü kararı verdikten sonra da bu işi hukukçular tartışmalı avukatlar değil diye de bağlamış.
Cezalarla suçlar önlenebilir mi?
Soru bu. Sahi ağır cezalar suçları önlüyor mu?
Fuhuş bitti mi, kadın ticareti bitti de haberimiz mi olmadı?
Uyuşturucu ticareti, yok mu oldu?
Adam kesmiyorlar mı artık?
Organ mafyasının kökü mü kazındı?

Örgütler neyin nesi?
Ya yıllardır çektiğimiz terör. Bitti mi?
Suç mu? Sayın sayabildiğiniz kadar. Hangi birinin kökünü kazıdılar?
Devamlı cezaevi yapılması inşaat sektörünü canlandırmak için mi?
Bence suçu işlendikten sonra değil, işlenmeden durdurmanın yollarını aramalıyız.
Dürüst, ahlâklı, başkasının haklarına, özellikle insan haklarına saygılı bir toplum dizayn etmenin yollarını bulmalıyız.
Toplum nasıl bozuldu? Ahlâksızlık neden diz boyu bunu araştırmalıyız.
Aynayı kendimize tutup işe önce buralardan başlamalıyız.
Hukuk Fakültesinde bir hocamızın sözlerini hala dünmüş gibi hatırlarım; “ Cezalar suçlar için belki biraz caydırıcı olabilir ama suçu hiçbir zaman ortadan kaldırmaz. Önemli olan insanlara suç işlememe dürtüsünü kazandırabilmektir”.

4 Aralık 2011

YÜZLEŞE YÜZLEŞE DÜZLEŞTİK!...

Hemen her TV’ deki konuşmalar bu hafta içinde prim yaptı ve yüksek bir tempoya ulaştı. Söyleştiler, yüzleştiler... Pandora’nın açılmadık kutusu, söylenmedik kötüsü kalmadı! Yüzleşenlerin yüzlerine baktım... Suratları gitmiş, gergin suretleri kalmıştı! Bu suretle, yani yüzleşe yüzleşe, gerçeği öğrenme umudumuz gene kursak nahiyemizde kaldı! Yüzleşe yüzleşe yüzümüzde yüzler açıldı! Ne iyi oldu...Ne çok bilen ne çok küfreden ne çok nefret eden varmış!  Bir sorunu daha çözdük... Geleceğimizin temelini... Ninni, ninni. Dinliye anlaya, anlata araştıra, karıştıra değiştire eğire büke bugünkü düğümden yarınki kör düğüme bağladık! Gidiyoruz... Hece hece... Gece gece...
Yüzleşenlerin hemen hepsi birbirine yüz vermedi... Ak diyene kara karşı çıktı... Bu iş bize uymuyor diye düşündüm... Bize uyan her zaman birinin arkasından ver yansın etmek... Yüzyüze gelince nedense daha kibar bir hal alıyoruz... İktidarın üst düzeyinde can alacak cümle mutlaka irad edilen metnin münasip yerine giriyor! Sayın Bakanımın dediği gibi... Buyurdukları vechile... Yani yüz süre süre... Yüzleşme içinde yüzüyoruz...
Dersimiz Dersim ile başladı... Tartışmalar seline kapılıp sürüklendik... Sarsmadığımız mantık, ters yüz etmediğimiz gerçek kalmadı...Hükümetin başı, Türkiyenin Başbakanı devleti suçladı... Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” kitabını hatırlattı... Belge adı ile sundu! Dini tarafın kokusunu, korkusunu elinden bırakmadı... Kurtuluş Savaşının önde gelenlerini Atatürk ve dava arkadaşlarını, İsmet İnönü’yü suçladı. Siyaset sahnesinden inmedi... Dersim politikasındaki acıları anlatırken, acı acı suçlarken dönemin Başbakanı Celal Bayar’ı sadece zikretmekle yetindi. En iyi özet CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç'ten geldi. “Özür dilemek bir şey ifade etmiyor. Önce araştıralım, belki özür dileyecek bir şey yok. Bu iş çok acı bir olay. Geçmişte birtakım olaylar olmuş ama bu olayları gündemde tutmak kimseye fayda kazandırmaz” .
Gele gele uçurumun başında ona da rastladık! MARDİN Valisi Turhan Ayvaz hazretlerini dinlerken kin ve nefret üretmenin ne denli önde olduğunu da gördük!.. “Kahraman olarak bildiklerimizin aslında hain olduğunu yeni yeni öğreniyoruz”. Siyaset rüzgârı ile yelken dolduran, iklimden kuvvet alan iktidarın memurlarını, pardon, valilerini sahnede yeni yeni ve giderek daha sık görüyoruz...
En zoru kolay kılıyoruz... Oturup söyleşiyoruz... Yüzleşe yüzleşe düzleşiyoruz... Gerçeği sözde bırakan sözlü tarih yaratıyor, yorgunluktan yanlış yahu diyemeden herkesi akıl tutulmasına tutuklu kılıyoruz. CHP milletvekili Rüstem Batum anlatıyor. Dinler gibi yapıp, anlar gibi bakıp ne oluyor diyemiyoruz... Kaçma tehlikesi, gerekçesi ile tutuklu yargılanan mahkûm hastaneye tedaviye geliyor... Hastanede unutuluyor ama kaçmıyor... Zaten kaçma tehlikesi yaratıyor ya... Ona yetiyor yarattığı tehlike... Hastanede bekleyip duruyor. Aklına nedense kaçmak gelmiyor... Aklını belki de hapishanede bırakmıştır... Bekliyor... Bakıyor... Onu hapishaneye götürecek araç gelmiyor... Sonunda kendi imkânları ile hapse dönüyor... Mahkûm kaçmıyor ama gerçek gözden kaçıyor... Kaçmayan mahkûm için kaçma tehlikesi vardır gerekçesi ile tutukluluk hali sürüyor. Hikâye allanıp pullanıyor mu yoksa yalanlanıyor mu?
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz neyi savunuyor dersiniz... Öfkesi ne anlatıyor? İleri demokrasi içindeki katılım ruhunu mu?.. Bedelli askerlik konuşulurken öfkeleniyor... Yüzleşe yüzleşe geleceğimiz yeri gösteriyor. Bakanı kızdıran soru şu: “Bu konuda Genelkurmay’dan görüş aldınız mı”.
Bakan Bey bu soruya çok kızmış soruyor; “Genelkurmay evet dese ne olacak, hayır dese ne olacak? Son söz milletvekiline ait değil midir, son söz TBMM’ye ait değil midir”.
 Hemen eklemek gerek... Son söz mutlaka birine aittir! Sadece milletvekiline değil, biraz da millete ait olursa çok da uygun olur! Ya iktidar öfkesi kime aittir? Bu öfke ve bu hazımsızlık iktidar olma şımarıklığı mı?.. Gazetecilerin işi, Başbakanın patronlar ve genel yayın müdürlerini topladıktan ve sohbet edip dertleştikten sonra biraz daha çıkmaza girmiştir. Bırak hesap sormayı soru soramaz hale gelinmiştir. En masumunu sorabildik mi? Öğrendik mi?
Başbakanımızın hastalığı ne?
Önümüzde ne var? Bu viraj nereye kadar, incesini, geri planını kıvrımını, inişini yokuşunu soramıyoruz! Akıl almaz ne varsa aklımıza sığdırdık... Bu doğru olabilir mi? Düşünemiyoruz! Sığlaştık... Gerçeği nereye koyarsak koyalım görünmez oluyor... Göremiyoruz... Bilemiyoruz... Varamıyoruz... Yüzleşe yüzleşe düzleştik...

2 Aralık 2011

Bir anı: KÖYÜMÜZÜN GEÇİRDİĞİ TEHLİKE

Yurdumuzda tek kanallı siyah beyaz televizyonun yeni yeni izlenmeye başladığı 70’li yılların başlarında köyümüz Rumelifeneri’nin bir kahvehanesinde televizyon vardı. Akşam olunca sandalyeler sinema salonundaki gibi dizilir köyün erkekleri erkenden gider yer kaparlardı. Hele Brezilya dizisi Mariyana başladı mı herkes nefes almadan seyrederdi. Hatta bazıları yatsı namazının duasını beklemeden camiden çıkar yer kapmaya koşarlardı. Yine o dizinin olduğu bir akşam kahvehanenin kapısı açıldı. Rahmetli Sadık ağabey (Alaman Sadık) “siz burada film seyrediyorsunuz. Koca Rus tankeri Roke taşına bindirdi haberiniz yok” dedi.
Kahvehanedekiler hadi oradan kalkalım da sandalye kap değil mi deyip inanmadılar. Tabii ki ben de kalkmadım. Ama o ısrarla “doğru söylüyorum, yüklü Rus gemisi karaya bindirdi yahu bir baksanıza” deyince cam kenarında oturan birkaç kişi dışarıya bakıp çarşının içinden geminin ışıklarını gördüler ve “doğru söylüyormuş” diyerek yerlerinden fırladılar. Ben de kalktım Fener’in altındaki tepeye doğru koşmaya başladım. Doğruydu, tam bizim evin altında küçük Roke’nin orda karaya oturmuştu.
On beş bin tonluk yüklü bir Rus tankeriydi. O tarihlerde köyün muhtarı amcamdı. Jandarma karakol komutanını ve bir de Hayrullah Ağabeyi (Hayrullah Güzey) alarak bizim motorla gemiye gittik. Hayrullah ağabey İngilizce biliyordu ve tercümanlık yapıyordu. Gemide on beş bin ton  nafta olduğunu, tehlikeli bir durum olmadığını ve yardım istemediklerini söylediler. Tahlisiye ve Jandarma botlarına haber verildi.( o zaman sahil güvenlik yoktu) Limana döndük. Eve çıktım, bizim ev köyün kadınlarıyla doluydu. Tehlikenin farkında olmadan seyre gelmişlerdi.
Gece yarısına doğru Kilyos’tan Tahlisiyeliler kürekli tahlisiye sandalıyla geldiler, geminin siperinde durup yardım talebinde bulundular.Tabii ki kabul edilmedi.
Aslında sandalla nasıl yardım edeceklerdi biz de anlayamadık. Gemi sabaha kadar orada kaldı. Sabah kalktığımda aynı tonajda bir yüklü bir boş tanker ve bir de daha büyük tonajlı Rus tankerin gelmiş olduğunu gördüm.
Bizim Alemdar isimli gemimizde orada bekliyordu. Roketle öteki gemilere halat gönderdiler. İki gemi asılarak oturan gemiyi yüzdürdüler. Gemi baş tarafından yara almıştı ve geminin başı iyice suya girmişti. Çok ince bir yağ izi de vardı. 
 Yetkililer gemiye boğaz dan geçiş izni vermediler. Gemiler açığa karasularımızın dışına çıktılar, hava sakindi, orada üst üste yanaşıp petrolü boş gemiye aktardılar. Böylece köyümüz ve İstanbul Boğazı büyük bir faciadan kurtulmuş oldu.

28 Kasım 2011

Geçmişe yolculuk; Taraklı-Göynük-Beypazarı!

SUZAN ABLA YAZIYOR:
‘Gezelim, görelim, öğrenelim, eğlenelim’ felsefesiyle başladığımız gezilerin son rotasıTaraklı-Göynük-Beypazarı…Kurban Bayramı tatilini fırsat bilip komşularla birlikte hep beraber düştük yollara yine. En çok görmek istediğim yer, Taraklı. Şimşir tarak ve kaşıklarıyla ünlü adını da buradan alan Taraklı, şimdilerde Şener Şen’in ttnet reklamıyla yeniden gündemde. Bu kez adı Mümkünlü.. 
Taraklıevleri...
Herşeyin mümkün olduğu yer. Taraklı deyince çoğu insanın özellikle gençlerin soran gözlerle baktığı, Mümkünlü deyince bildiği yer…İstanbul Taraklı yolculuğu 2-2.5 saat sürüyor. TEM’den Adapazarı-Bilecik sapağına kadar gidip, Geyve kavşağından Taraklı yoluna giriyoruz. Adapazarı’ndan da Taraklıminibüsleriyle 1.5 saatte bu şirin ilçeye gitmek mümkün. Biz komşularla bu gezi için 18 kişilik bir minibüs ayarladık, daha zevkli oldu. 

Taraklı Kadirler Konağı...
Sonbaharın tüm renklerini gördüğümüz güzel bir yolda güneşe doğru ilerlerken, küçük bir fotoğraf molasında sabahın sessizliğini dinliyoruz. Sakinliğe hayran kalan gençlerimiz, caddenin ortasına oturup fotoğraf çektiriyor. İstanbul yollarında caddenin ortasına oturup fotoğraf çektirdiğinizi düşünebiliyor musunuz? Aman ha, biz çizgi film kahramanı değiliz.
 Kadirler Konağı, misafirlerini bekliyor...
Taraklı’ya vardığımızda sakinlik ve sessizlik ‘hoş geldin’diyor bize. Hava güneşli ama serin. Serinlik çay bahçesinde çay içmemize engel değil. “En güzel çayı burada içeceksiniz. Öyle ki, İstanbul’dan kalkıp sadece çay içmek için buraya geleceksiniz” diyor, çaycı. Mis gibi havayı ciğerlerimize çekerken ben çayımısoğutma pahasına fotoğraf peşindeyim. Kadirler Konağı çay bahçesinin hemen arkasında Taraklı’nın en ilgi çeken konağı. Mümkünlü’nün reklam afişinde de bu konağıgörüyoruz. Konağın önünde tahta kaşık, şimşir tarak, bez bebek gibi küçük hediyelik eşyalar satılıyor.
Taraklıevleri zamanı durdurmuş gibi..
1800’lü yılların ortalarında yapıldığı tahmin edilen Kadirler Konağı, iki yıl süren restorasyonun ardından 2011’in nisan ayında misafir kabul etmeye başlamış. Ayaklarımıza galoş giyip 1 TL karşılığında konağı geziyoruz ve hayran kalıyoruz. Gezinin en güzel anılarından biri olarak Kadirler Konağı’nda yaşadıklarımız kalıyor. Cam önü sedirleri, büyük annelerimizin çeyiz sandığından çıkarılmış işlemeli örtüleri, sehpanın üzerine yeni çıkarılmışçasına bırakılan fesi ve eski bir radyoya sırtını yaslamış sararmış fotoğrafıyla tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor bizi bu konak. O kadar kaptırıyoruz ki kendimizi başına fes geçirip padişah gibi mağrur poz veren de var, eşine yatak odasında ayağını yıkatıyormuş gibi yapıp fotoğraf çektiren de.
Zafer Kulesi, Sakarya Meydan Savaşı anısına yaptırılmış..
Kadirler Konağı’ndan çıkıp küçük çarşıya doğru giderken büyük bir tabelada, ‘Sakaryalı Değerlerimiz’ başlığı altında ‘Saim Özel- bu sokakta yetişti’ yazıyor..Saim Özel, hem ünlü bir hattatımız hem de ünlü hafız. 1919 doğumlu Özel, 6 yıl önce aramızdan ayrılmış.
Taraklı’nın evleri arasında gezinirken tarihi soluyup Osmanlı mimarisinin ve yaşam tarzının izini sürüyoruz. Mimar Sinan’ın eserlerinden biri de Taraklı’da. Halk arasında kurşun kubbesi nedeniyle Kurşunlu Camii diye anılan bu caminin asıl adı Yunus Paşa Camii..Caminin bahçesinde küçük İlayda elimizi öperek bayramımızı kutluyor. Çarşısından şimşir kaşık ve tahtadan küçük düdükler aldıktan sonra Taraklı’dan ayrılıyoruz.
Göynük, 1987'de kentsel sit alanı ilan edilmiş...
Göynük zamanı durdurmuş ..
Sırada yine bir Osmanlı kenti Göynük var. 1987’de kentsel sit alanı ilan edilen Göynük, ahşap cumbalı evleri, Arnavut kaldırımlarıyla zamanı durdurmuş gibi. Aracımızdan inince ilk gördüğümüz Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin Hz. Türbesi. Göynük, diyar-ı Akşemseddin diye de anılıyormuş bu yüzden. Fatih’in İstanbul’a girişi’ni gösteren resimde beyaz atın üzerindeki Fatih’in sağ yanında Akşemseddin duruyor ve Fatih, O’na verdiği değer nedeniyle İstanbul’a ilk hocasının girmesini istiyor. Hocası ölünce de onun için 1464 yılında bu türbeyi yaptırıyor. İlçede her yıl İstanbul’un fetih günü 29 Mayıs’ta Akşemseddin Hz.’ni anma etkinlikleri düzenleniyormuş.
 Çubuklu Gölü, bir doğa harikası...
 Göynük’ün çarşısındanşehri kuşbakışı görmek için Zafer Kulesi’nin bulunduğu tepeye tırmanıyoruz, eski evlerin arasından..1922 yılında Sakarya Meydan Savaşı anısına Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından yaptırılan Zafer Kulesi, 3 katlıve bulunduğu yer itibariyle adeta “Göynük’ün sahibi benim” diyor.
 Bir dizi için yapılan değirmenler, Çubuklu'ya masalsı bir hava katmış..
Ee bu kadar yokuş tırmandıktan sonra karnımız acıkıyor haliyle. Şehrin içinden geçen Göynük Çayı’nın kenarındaki Paşazade restoranında güzel bir yemek yedikten sonra yöresel elişlerinin satıldığı çarşıdan Göynük’e özgü tokalı örtü ve Göynük yazmalarından alıyoruz. Göynük’e gelip Çubuk Gölü’nü görmeden gitmek olmaz..Çubuk Gölü, 1150 metre yükseklikte dağların arasında kalmış ve bu yüzden de sert bir iklime sahip. Hepimiz donuyoruz adeta..Göynük’teki bahar, burada yerini sert kışa bırakmış..Gölün çevresinde bir dizinin çekimi sırasında yapılmış yel değirmenleri var. Bunlar Çubuk’a ayrı bir hava katmış..Burada bulutlar da çok güzel… Çubuk Gölü günü birlik piknik ve trekking için tercih ediliyormuş. Temiz hava solumak ve doğayla baş başa kalmak için ideal bir yer. Yalnız sıcak tutacak giysileri unutmamak lazım...
Beypazarı'nın son yemeni ustası zamana direnemiyor...
NALLIHAN'DA RENKLİ TEPELER
Şimdi hedefimiz geceyi geçireceğimiz Beypazarı. Güneş batmak üzereyken yollara düşüyoruz yine. Aynı gün içinde ne kadar çok yer görüp, ne çok anı biriktirdik. Nallıhan yakınlarında gördüğümüz renkli tepelere hayran kalıyoruz. Tepelerdeki her bir renk ayrı bir jeolojik zamanı anlatıyormuş.Tabakaların arasındaki jips mineralleri de bölgenin büyük bir kuraklık geçirdiğinin işaretiymiş.
Beypazarı..
Gece saat 8 gibi Beypazarı’ndaydık. Otel görevlisi otelimizi tarif ederken “havuçtan dönün” diyor. Beypazarı’nın simgesi havuç. Havucu bol bir yer.
Sıcak sıcak Beypazarı Kurusu...
 Aracımızdan inince soğuk ve bacalardan çıkan is kokusu beni çocukluğuma götürüyor. Otelimiz Beyzade Konağı. Konak deyince Taraklı’daki Kadirler Konağı gibi bir yer beklediğimiz için biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz. Ama odaların birbiriyle olan yakınlığından doğan samimi ortam, ayakkabılarımızı çıkararak girdiğimiz konak, babaannemin demir karyolasına benzeyen karyola, üstünden atlasak istifini bozmadan merdivende yatan kedi, bize eğlenceli bir gece geçireceğimizi müjdeliyor. Bağ Evi denilen yerde yediğimiz daha doğrusu yiyemediğimiz yemekten sonra şehrin içinde karnımızı doyuruyoruz. Gecenin bitiminde resepsiyondaki arkadaştan istediğimiz çay eşliğinde, demli bir sohbete dalıyoruz. Şimdi odalara çekilme zamanı, sabah Beypazarı’nı gezeceğiz.
Hıdırlık Tepesi'nden Beypazarı evleri...
Beypazarı'nda eski ve yeni.. 
Sabah kahvaltısının ardından Hıdırlık tepesine çıkıyoruz. Tepe’nin bir yanında tarihi cumbalı evleri, bir yanında yeni inşaatları görüyoruz. Beypazarı’nı kuşbakışıgörmek için bu tepe birebir. Tepenin başlangıcında kurutulmuş meyve ve yörenin otlarından satan Beypazarlı kadınlar var. “Alıverin kuzum” diyor biri..Ondan aldığımız armut kurusunun yolculuğumuz boyunca tadına doyamıyoruz
200 yıllık küçük dükkanlarda tatlı sohbetler var..
Beypazarı, Taraklı ve Göynük gibi tarihi İpek Yolu üzerinde kurulmuş. 16.yy’da merkez nüfusunun 10 bin olması, tarihteki yerinin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. 200 yıllık tarihi çarşısında Osmanlı’dan kalan küçük bir çok dükkan, bugün hala faal. Bu dükkanların sahiplerinin kimisi zahireci, ‘çömlek patlatan pirinç’ satıyor, kimisi ‘1 TL’ye havuç suyu’, kimisi yazma…Kimisinin pişirdiği köpüklü kahveler, demli çaylar eşliğinde Türkiye’yi kurtarıyor yaşlılar…
Nallıhan'da renkli tepeler...
Beypazarı’nın sokaklarını gezerken, bir dükkanın camına yapıştırılmış küçük bir yazı içimi acıtıyor: ‘Beypazarı’nın tek yemeni ustası,işyerini kapatıyor’ Osmanlı yemenisi ve mes üreten Durmuş Kaya, ekonomik sıkıntıya daha fazla dayanamayacağını açıklamış. Demek ki, zamanı durduruyor sandığımız Beypazarı’nda da saatin dişlileri acımasızca çalışıyor..Beypazarı telkari gümüş işçiliğiyle de ünlü. Hal böyle olunca gümüşçülerden çıkmamız zorlaşıyor. Sabah gezimizin en büyük bölümünü gümüşçülere ayırdık, neler aldık neler.
Sonbaharın renklerine hayran kaldık..Bu gezi ekibimizin üçte biri..
 Beypazarı denince akla ilk gelen Beypazarı Kurusu. Marketlerde hep tereyağlısını gördüğümüz Beypazarı Kurusunun zeytinyağlısı da varmış. Hepimiz birkaç paket de kuru alıyoruz, ama fırından. İlk kez sıcak Beypazarı Kurusu yiyiyorum..Çok lezzetli…
Geziden aldığımız lezzetin de tadı damağımızda kalarak İstanbul’a dönüyoruz…

25 Kasım 2011

HİCRANİ RED!

Elveda Teksas!
Nerede heyecan? Saniye saniye değişen konular, siyaset sahnesinin giderek ağırlaşan ithamları... Belgeler... Dengeler... Çekiştire çekiştire çekilmez olan memleket sorunları... Her açıdan, her cepheden, her belgeden, her dengeden sıyrıldıkça her doğrucunun kendine yontan yorumları ile bitmek bilmeyen beyin fırtınası! Elveda Teksas! Bıraktığımda hindi pişirme hazırlığınız sürüyordu... Şükretmek için...
Şükürler olsun...
Ayağımızın tozu ve de kesik elektriklerin karanlığında ülkem topraklarına kavuşunca damarlarımdaki baskı alışılmış noktaya geldi... “Kim kesiyor ulan bu elektrikleri? 20 dakika ara ile 6 saatte 5 kesinti nerede görülmüş?” Cevabı bildiğim halde sormuştum. Hele yaz aylarında daha da sık ve daha da bıktırıcı olarak!
Her zaman Silivri de Elektrik İşletmesinin özgürlüğü dilediğini dilediği gibi uygulama alışkanlığı kuvvet kazanmış! 8 ay başınıza gelmeyince ve bir sokakta değişecek bir boru için 3 ay önceden her eve nerede ise her hafta bilgilendirme mektubu alınca vatandaş adam yerine konuyor deyip alışıyorsunuz! Ülkemin şartlarında, dileyenin dilediği gibi davranmasını normal bir durum olduğunu unutuyorsunuz! Hâlâ zaman sersemliği içinde olduğum için ayılamamışım!
Korku ve şaşkınlık yaratan karanlık her alanda bayrak açmış! Siyasetin ağır toplarından fırlatılan nefret mermileri hemen her düşünceyi param parça etmeye devam ediyor... Benim aradığım şey gerçeğin ve bu gerçeği arama görevi yüklenen gazeteciliğin nerede kaldığı oldu... Her kalemin kendi penceresinden, meslek kurallarını ayaklarının altına sıkıştırıp daha fazla yükselme, daha fazla alanı kapsama gayreti haberciliğin altını boşalttı!.. Haberin asla boş bırakılamayacak özelliği konuşulmaz oldu! Merak asla sıfırlanamayacak bir duygu olarak süreceğine göre bu gidişle haberci, görevini gazeteci olmayanlara terk edecek! Medyanın kullanır olduğu haber olmayan haber kalabalığının internetin her alanında yeşermeye başlaması durmaz ki...
Bombalar sürdükçe yıkıntılar kaçınılmaz... Tartışmıyoruz, kapışıyoruz. Yani kavga ederek anlaşma gayretindeyiz! Bu bize has bir özellik olsa gerek! Sabahları saat 12.00 yerine normal bir saatte kalkmaya başladım... Hemen her TV’ de konular benzer... Başbakan Devlet Arşivinden çıkardığı belgelere dayanarak 1937 ve 1938 yıllarında yaşanan olaylar için “tüyler ürpertici şeyler” dedi... Ve ekledi; “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ben bu özrü dilerim!”
Diyarbakır’dan bir özür sesi daha yükseldi. CHP Diyarbakır İl Başkanı Muzaffer Değer “CHP İl Başkanı olarak Dersim’de yaşanan olaylardan dolayı Dersim ve Tunceli halkından özür diliyorum” dedi ama hoş karşılanmadı ve başka bir hesaplaşma, başka bir kavgaya yol açmadı mı? Ülkemde hemen her meselede önce kavga etmiyor muyuz? Ülkenin geleceğini etkileyecek ulus devletin temellerini çatlatacak konularda daha dikkatli olmak şart! Artık internet dedikodularına değil gerçek haberlere, gerçeğe ihtiyacımız var. Her önüne gelenin bir ucundan bir belge çıkardığı ortam bizi giderek daha çok sarsar... Konuşmalar saptırıldıkça gerçekten uzaklaşırız. Kavganın, düşmanlığın tohumları müsait bir toprak bulur! Gerçeği ciddi olarak aramalıyız. Öğrenmeliyiz. Milletin vekillerinin olayı mecliste ele alınması en doğru yol... Ama korktuğum, bu işi sen ben kavgasından kurtaramayacak olmaları! Hangi ülkenin Meclis Başkanı oturumu yönetirken vekilleri azarlar... Hakaret eder! Hangi demokrasi de sen ne dersen de çoğunluğu elimde tutuğum için benim kararlarıma kesin uyacaksın mantığı hakim gelebilir?

Dersim yarasını bu gayri ciddi alışkanlıkla kaşımak her alanda bize tahminlerin üzerinde zarar verecektir. Meclis çatısı altında, her yönü ile her belgeyi kavgasız, gürültüsüz inceleyecek bir yapı oluşturmak şarttır... İkinci şart ise, hem komisyonun hem de meclis çalışmalarını yürütecek “akil bir adam” bulma şartı olmalıdır. Konu her yönü ile ciddiye alınarak incelenmeli, kısır bir siyaset atışması içine sokulmamalıdır.
Dersim meselesi her kavgadan, her sert cevaptan fayda sağlama alışkanlığı ile yürümeyecek kadar ciddi bir ulusal meseledir. Her olayda olduğu gibi, Dersim acısından da fayda sağlanması, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e karşı kullanılma hevesi tehlikeli bir gelişmedir. Benim yüreğimde yoğunlaşan hicran siyasetteki lider üslubunun bizi kardeş kılmayacağı korkusudur... Konuyu adam gibi araştırıp gerçeği bulmak, adam gibi resmi kurumlarıyla siyaseti ile özür dilemek şarttır...
İçimde büyüyen umutsuzluk... HİCRANİ RED...

24 Kasım 2011

Ahlâklı toplum yaratabildik mi?

Akademisyen, psikolog, yazar,  ve televizyon programcısı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi'nde profesör. Üstün Dökmen Hoca’nın tanıtım bilgileri bunlar. Biz onu ilginç televizyon programlarıyla tanıdık. Geçenlerde Dökmen Hoca bir televizyondaki sağlık programına davetliydi.   Halkın izleyici olarak katıldığı bir programa.
Dökmen Hoca izleyicilere soruyor; okullarda din ve ahlâk dersleri okutuluyor. Çocuklarımızın hepsi bu dersten yüksek not alıyor ama büyüdüklere zaman bu dersleri unutuyorlar. Depremde iskambil kâğıdı gibi yıkılan o binaların sorumlularındaki ahlâk anlayışı nerede?
Sahi! Şöyle bir etrafınıza göz gezdirin. Ahlâklılar ahlâksızlar kadar var mı? Sanmıyorum.
Bir binayı yaparken malzemeden çalan ne kadar ahlâklı?
O binanın denetimini yapan ne kadar ne kadar ahlâklı?
Evi barkı yıkılanlara gönderilen yardımı çalan ve satan ne kadar ahlâklı?
Örnekleri çoğaltalım:
Sağlık kuruluşlarında hastayı o makineden bu makineye sokup parasını alanlar ne kadar ahlâklı?
Emniyet şeridini işgal edip yaralılara yardımın ulaşmasını geciktiren ne kadar ahlâklı?
Rüşvetle iş çevirenler ne kadar ahlâklı?
Çürük malları tezgâhın arkasına koyup size sokuşturan pazarcı ne kadar ahlâklı?
Tüketiciyi nasıl kazıklarım diye kafa patlatan marketçi ne kadar ahlâklı?
Sırf kişisel nedenlerle yanında çalışanı işten çıkaran şef ya da müdür ne kadar ahlâklı?
Aidatını ödemeden bedeva ısınan ve sonra da toz olan kiracı ne kadar ahlâklı?
Sıraya girmeden yeşil yanınca önünüzden sola dönen sürücü ne kadar ahlâklı?
Kamu yararı yerine patron yararına köşe yazısı yazan yazar ne kadar ahlâklı?
Etrafınıza bir bakın ve örneklerin çığ gibi çoğaldığını göreceksiniz.
O zaman soralım; sahi kuzum okullarda öğretilen bu ahlâk dersleri ne işe yarıyor?
Yoksa ahlâklı olmanın özü mü anlatılmıyor?

21 Kasım 2011

Bir balıkçılık anısı! Karaya oturan Bulgar gemisi!

1970 yılının temmuz ayında askere gidecektim.O yıl nisan, mayıs aylarında İğne ada’dan kalkancılık yapıyorduk.
Salih ağabeyimle ortak yapmıştık. Çekimlerden sonra balıkları babam, Salih ağabeyimin motoruyla İstanbul’a götürüyordu. Biz bizim motorla İğne Ada da kalıyorduk.
Ağları açıp istif edip tekrar kuruyorduk. O sezon iki ay boyunca İğne Ada da kaldım.
Sebebiyse askere gideceğimden annemi ayrılığa alıştırma içindi. Sisli bir günde denize çıkamamış, iki motorda limandaydık.
Beğendik köyü yakınındaki Karanlık dere mevkiinde bir Bulgar balıkçı gemisinin karaya oturduğu haberi geldi. Kısa bir zaman sonra da liman başkanı jandarma komutanı birkaç askerle geldiler ve olay yerine gitmemizi istediler
Sis biraz açılmıştı. Olay yerine gittik, bir Bulgar balıkçı gemisi kayalıklara oturmuş, bir tanesi de demirli duruyordu. Gemi karaya oturunca sahilden duyup görenler olmuş, askeriyeye haber vermişler, askerler de bir sandal bulmuş, o siste gece vakti gemiye gitmişler, olur da kendi imkanlarıyla kurtulurlarsa kaçıp gitmesinler diye Bulgar gemicilerin bir kısmını alıp sahile çıkarmışlar. Gemi kendi imkanlarıyla çıkamayınca devreye biz girdik.
İki tekne halat verip tam yolla asıldık ama o bizden çok büyüktü ve çekemedik. Daha sonra demirli olan diğer Bulgar gemisine de halat götürdük o ve hep birlikte asıldık yine çıkaramadık.
Bunun üzerine babam başka bir şey denememizi söyledi. Beni Bulgar gemisine çıkardı ve bir halat verdiler, o halatı direğin yüksek bir yerine bağlamamı söyledi. Dediğini yaptım. O halatı Salih ağabeyimin motoruna bağladılar.
Bulgar gemisiyle bizim motor geriye doğru asılırken, Salih ağabeyim yana doğru asılarak gemiyi yana yatırdı.
Bu yaptığımız sürtünmeyi azaltmıştı, dalgalarda geminin altına girip bize yardımcı olunca gemiyi çekerek çıkardık. Gemi plaka taşa çıktığından delinmemişti. Gemi yüzdükten sonra Bulgarlar ülkelerine gitmek istediler ama liman başkanı ve jandarma izin vermedi. Sahildeki gemiciler de getirilince İğne Ada limanına gideceğimizi söylediler.
Bulgarlar limanı bilmediklerini, onun için gidemeyeceklerini kılavuz istediklerini söylediler.
Liman başkanı ben o gemide olduğum için bana kılavuzluk yapabilir misin diye sordu, yaparım dedim. Daha fazla itiraz edemediler, zaten iki gemide de silahlı askerler vardı.
Hareket ettik, babamlar önde biz arkada İğne ada limanına geldik. Limanın ortasına demirledik. Öteki gemide üzerimize yanaştı.
Bir yandan diplomatik işlemler devam ediyordu. Ertesi gün işlemler bitti. Mübadele için sınırın öbür tarafındaki Bulgaristan’ın Rezve köyüne gittik.
Liman Başkanı, binbaşı rütbeli bir subay, konsolosluk görevlileri ve tercümandan oluşan bir grubu götürdük.Yanaşacak bir iskele yoktu.Türkiye-Bulgaristan sınırı olan Rezve deresinin ağzına demir atıp kayalara bağladık.
Bizim grup kayalara çıktı, onları bekleyen Bulgar yetkililerle gittiler. Bir iki saat sonra döndüler.
İşlemler tamamlanmıştı. Tekrar İğne Ada’ ya döndük ve iki Bulgar gemisi serbest bırakıldı.
Biz de normal işimize döndük.

17 Kasım 2011

Önüne gelen gazeteci olursa!

Hem yazılı basında hem de televizyonlarda yorumcu olarak çalışanların var mı bana yan bakan edasıyla “gazeteciyim” demelerini hazmedemiyorum. Özellikle televizyonlarda her lafa karışan, karşısındakine konuşma hakkı tanımayan, bağıran çağıran, bilgisizliğini örtmek için laf kalabalığı yapanların kalkıp bir de “Atatürk diktatördü” demelerine gülüp geçemiyorum. Kızıyorum, kızıyorum bu adamlar nereden çıktı diye ve hıncımı uzaktan kumandadan alıp çat diye kapatıyorum televizyonu hırsımdan.
Nereden çıktı bunlar? Bunlara program yaptıranlar kim? Çok seyredilmenin olmazsa olmazı bağırmak, kavga etmek midir? Gazetecilik yalakalık yapma mesleği midir? “Kamu yararı” diye bir kavramı kim yok etti?
Anlamak mümkün değil.
Ayrıca çoğu meslekte olduğu gibi ”Gazeteci” sıfatını kazanabilmek için yasal şartların yerine getirilmesi de gerekiyor. Nasıl ki mühendis, doktor, avukat gibi mesleklerin sıfatları bazı şartların yerine getirilmesiyle oluşuyor, “Gazeteci” sıfatı da öyle.
212 Sayılı yasaya göre “Gazeteci” sıfatını kazanabilmek için yasa şöyle diyor:
Bu Kanun hükümleri Türkiye'de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki "işçi" tarifi şümulü HARİCİNDE kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır.
Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir”.

Yani gazeteci sıfatını kazanabilmek için 212 yasadaki fikir işçisi sıfatını kazanmak gerekiyor. Yani işverenle bu yasaya göre sözleşme yapacaksınız. Ancak o zaman “Gazeteci” sıfatını kazanacaksınız.
Bu işin bir yönü. Bir başka yönü de belirli sayıda gazeteci çalıştıran iş yerlerinin toplu sözleşme yapma zorunluluğu.
Medya patronlar sendikalardan kaçmak için daha doğrusu toplu sözleşme yapma sayısına ulaşmamak için 212 yasa hükümleri içinde bırakın sözleşme yapmayı, sözleşmelileri de taşeron sistemi ile azaltmaktadır.
Sözün kısası gerine gerine “Gazeteciyim” diyenlerin çoğu gazeteci sıfatını kazanmamıştır bile.
Mesleğin onurunu ayaklar altına alan bu tiplerin aslında sadece “medya çalışanı” olduklarının bilinmesinde de yarar var.
Bu soysuzlar yüzünden bir gün gelecek “gazeteciyim” demeye utanacağız.