Ufkumuzu açan bu gezide, anlatılanların hepsini aklımızda tutamazdık tabii. Fotoğraflarla ilgili bilgiler için, Murat Belge’nin "İstanbul Gezi Rehberi" kitabından da faydalandık.
İşte fotoğraflarla “Beyoğlu’nu fark etme" gezisi:
TAKSİM’İN ADI: Belki binlerce kez önünden geçilen bir taş yapı. Merak ettiniz mi hiç bu yapının ne olduğunu. Ben söyleyeyim uzaklardan getirilen suyun çeşitli semtlere dağıtıldığı eski deyimle “taksim” edildiği yer. Bu bölgeye Taksim ismi de bu nedenle verilmiş.
ESEYAN ERMENİ OKULU: Eseyan Ermeni Okulu, Mıgırdiç, Hovannes Esayan kardeşler tarafından yaptırılmış, okulun içindeki harap bir durumda bulunan kilisenin onarımını da bu kardeşler üstlenmişler. Ancak Esayan Kardeşler okulun inşaatını ve kilisenin onarımını yapmayı kabul ederken okula kendi soyadlarını verilmesini de istemişler. İnşaat 1895 yılı Eylül ayında bitmiş. Okulun içindeki kilisenin özelliği burada cenaze törenlerinin yapılmaması. Sanırım bu kilise içinde cenaze töreni yapılmayan tek kilise.
AĞA CAMİİ VE ŞADIRVANI: İstiklal Caddesi'nde yer alan cami, 1597 yılında İsmail Ağa tarafından yaptırılmış. Duvar yazıları, Hattat İbrahim Altınbeşer'e ait. Çinileri yakın zamanlardaki onarımlarda değiştirilmiş. İç avluları yeşil-mavi Kütahya çinileriyle süslü. Caminin şadırvanı, Mimar Sinan’ın eseri. Kasımpaşa’daki Sinan Paşa Camiinden getirtilmiş. Ağa Camiinin banisi Hüseyin Ağanın kabri, mihrab duvarının önündedir.
ANADOLU PASAJI: Beyoğlu bir pasajlar bölgesi. Hemen hemen adım başı bir pasaj görmek mümkün. Anadolu Pasajı da bunlardan biri. Bu bina Abdülhamit’in Mabeyincibaşısı Ragıp Paşa’nın. Paşa’nın bu bölgede bir çok hanı olduğu biliniyor.
ÇİÇEK PASAJI: Rum bankerlerinden Hristaki Zoğrafos Efendi, yanan Naum Tiyatrosu’nun yerine içinde bir çarşı ve apartman bulunduran, bir bina yaptırır. Projeyi İtalyan mimar Cleanthy Zanno çizer. Bina yapımı 1876 yılında biter. Binanın altında 24 dükkan, üstünde ise 18 lüks daire vardır. 1908 yılında, bina Sadrazam Sait Paşa’ya geçer ve pasaj “Sait Paşa Geçidi” olarak anılır. 1940 yıllarında, pasajdaki küçük dükkanlara, çiçekçiler yerleşir. Beyaz Rus kadınları, baronesler ve düşesler de burada çiçek satarlar. Cite de Pera, bir süre çiçek mezat yeri olarak da kullanılır. Beyoğlu’ndaki tüm çiçekçiler, pasaja toplanır ve pasajın adı “Çiçekçiler Pasajı” na dönüşür.Daha sonra meyhaneler açılmaya başlar. Bina sakinleri ve çiçekçiler kaçar buradan.
NEVİZADE : Krepen Pasajı’nda iplikçi, terzi, matbaalar ve kunduracı dükkanları varmış. 1941 de ilk meyhane açılmış. Bu meyhaneyi diğer meyhaneler izlemiş. Krepen Pasajı yıkılınca meyhaneler Nevizade’ye taşınmış. İlk zamanlardaki Rum Meyhaneleri yerini, Türk meyhanelere ve meyhanecilere bırakmaya başlamış. Nevizade de bugün bir tane Rum Meyhanesi kalmış.
REJANS: 1917 Rus Devrimi’nden ve iç savaştan sonra Beyaz Ruslar Beyoğlu’na farklı bir eğlence tarzı getirmiş. Rejans Beyaz Ruslar’ca kurulan bir lokanta. Atatürk’ün İstanbul’daki buluşmalarına ev sahipliği yapmış. Agahta Christie’leri, Muhsin Ertuğrul’ları, İbrahim Çallı’ları ağırlamış. 1931 yılında bu mekan, Tevfik Manars, Veronika Protoppova ve Vera Çirik Rejans adıyla ve bir Rus lokantası olarak işletilmek üzere devr alınmış. Şöhreti bugünlere kadar gelmiş.
ELLİNCİ YIL ANITI: Anıt 1973’te ellinci yıl anısına Sadi Çalık tarafından yapılmış. Göğe yükselen elli çelik boru, Cumhuriyet’in dinamizmini simgeliyor.
SANTA MARİA DRAPERİS KİLİSESİ: Kiliseye merdivenlerle iniliyor. Bir Katolik kilisesi. Kiliseyi Fransiskenler tarikatı üyeleri yaptırmış. Kapısında bir plaka var. Bu plakada Karl Ambros Bernard’ın Türkiye’de modern tıp ve eczacılık öğretimini başlatan hekim ve cerrah olduğu yazılı. Hekimin mezarı kilisenin içinde.
GALATA MEVLEVİHANESİ : 1491 yılında İskender Paşa tarafından yaptırılmış bu tekke. Mevleviler sofu halktan uzak durmayı tercih ettikleri için bu bölgeyi tercih etmişler. Bugün Divan Edebiyatı Müzesi olarak faaliyet gösteriyor. 1975 yılında müze olarak hizmete açılmış. Mevlevihane, İstanbul'un en eski Mevlevihanesi. İlk şeyhi Mehmed Semâ-i Çelebi.
SEN ANTUAN KİLİSESİ: Fransiskenler tarikatının bu kilisesi, İstanbul’daki en büyük Katolik kilisesi. Ön cephesinde bir dizi kemerli balkonları ilgi çekiyor. İtalyan gotiği tarzında inşa edilen kilisenin mimarı Mongeri.
CERCLE D’ORİENT : Ermeni Katolik Abraham Paşa’nın mülkü. Bu Paşanın İstanbul’da çok sayıda arazinin, apartmanların sahibi olduğu biliniyor. Bu binada, üyeleri İstanbul’da yaşayan Avrupalılardan ve gayrimüslimlerden oluşan o zamanların en şık kulübü Cercle D’Orient faaliyet göstermiş. Bugün aynı binada SESAM var.
SURİYE PASAJI: 1880’li yıllarda bir Suriye paşası tarafından yaptırılmış. Döneminin en popüler yapılarından biri. Alt katı çarşı, üst kısımlar ise ev olarak düşünülüp yapılmış ilk bina. Altı çarşı, üstü konut olmak üzere üç ayrı bina olarak yapılan pasaj binaları, birbirine sonradan bağlanmış.
KIRIM KİLİSESİ: Kilise, Osmanlıların Britanya ve Fransa ile aynı safta katıldığı Kırım Savaşı’nı anmak için yaptırılmış. Kilisenin girişinde pinekleyen Uzak Doğulular şaşırtıyor bizi. Kilisenin rahibi, Protestan kilisesinde cemaat kalmayınca Sri Lankalı bir grubu cemaat olarak kabul ediyor. Bugün kiliseye Sri Lankalılar bakıyor.
NARMANLI YURDU: Fossati’lerden önceki Rus elçiliği burada faaliyet gösteriyormuş. " 1831 yılında inşa edilmiş. 1880 yılına kadar Rusya Büyükelçiliği ve ardından 1914'e dek Rus hapishanesi olarak kullanılmış. Bina daha sonra Narmanlı ailesinin mülkü olmuş. 1990'ların başından bu yana Narmalı Han'ın otele dönüştürme çalışmaları ise sonuç vermemiş.
CUMBALAR, DAR SOKAKLAR: Kale surlarının içinde yer alan evlerin iki cephesi var. Biri sokağa bakıyor, diğeri de bahçeye. Sokağa bakan yüzde, ilk katta pencere çok az. Üst katta ise "Cumba" lar var. Çıkmalar ağaç süslemelerle bezenmiş. Cumbalar evlere ayrı bir güzellik katıyor. Evlerin zemin katları hizmet bölümü, üst katlar ise yaşam alanları. Üst katlar daha aydınlık. Kale içi artık restoranların, hediyelik eşya satan dükkanların bulunduğu bir turizm merkezi olmuş. 

CAM ZEMİNLİ HADRİAN KAPISI:Tarihi kapıdan geçerken cam zemin dikkatimizi çekiyor. Antalyalılar bu cam zeminin konmasından rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Cam tarihi taşları korumak için konmuş. Bir Roma eseri olan yapı, Roma İmparatoru Hadrian adına yapılmış. Sur kalıntılarının yıkılması ile kapı ortaya çıkarılmış. Üst kısımları kubbe şeklinde üç açıklık var. Sütunları hariç tamamen beyaz mermerden yapılmış. Oyma ve kabartma süslemeleri gerçekten görülmeye değer.


MUDURNU’DA YALI BENZERİ KONAK: Mudurnu ilginç bir kent. Burada da Osmanlı izlerini görmek mümkün. Sokaklarda gezerken Türk evlerine benzemeyen daha çok yalı benzeri bir evin önünde duruyoruz. Rehberimiz bu evin ilginç hikayesini anlatıyor; yörenin zenginlerinden biri İstanbul’u gezerken yalılardan birini çok beğenmiş. Sormuş, soruşturmuş yalıyı yapan Ermeni ustayı bulmuş. Ondan Mudurnu’da yalının aynısını yapmasını istemiş. Ermeni usta "tamam" demiş ve yalının aynısını yapmış. Ermeni usta evi yaparken ev sahibinin kızına aşık olmuş. Kızı evlenmek için babasından istemiş. Zengin adam "sen Müslüman değilsin" diye kızını Ermeni ustaya vermemiş. Buna kızan usta da evin tepesine haç yapmış. Evin tepesindeki o şekle baktık, baktık ama biz pek haç’a benzetemedik.
GEMİCİ FENERİNDE TASARRUFLU AMPUL: Beypazarı yakınlarında İnözü Vadisi’ndeki bir kır gazinosunda yemek yiyoruz. İnözü Vadisi bir çok kuş çeşidine yuva olmuş. Yırtıcı kuşlar bu alanı kendilerine mesken edinmiş. Kır gazinosunda akşamları yemek yemek için bungolav tipi yerler yapılmış. Eski lambayı ve gemici fenerlerini görünce dikkatimi ışıklandırma çekiyor. Lambanın ve gemici fenerinin içinde tasarruflu ampulleri merak ediyorum ve rehbere gazinonun sahibinin Karadenizli olup olmadığını soruyorum. Değil cevabı beni şaşırtıyor doğrusu.
HEYELANLA SÜNNET OLAN GÖL: Sünnet Gölü Çubuk Gölü’ne göre daha çok tanıtmış kendini. Gölün hemen başlangıcında kalınabilecek bir tesis bunun göstergesi. Sünnet Gölü dar ve derin bir vadinin heyelan sonucu tıkanıp suyun akmasının kesilmesiyle oluşmuş. Adını da bu kesilmeden almış.Göl dibinden ve küçük bir ırmaktan besleniyor. Göl 820 metre yükseklikte. Etrafında yürüyüş alanlarının bulunması doğa meraklılarının ilgisini çekiyor.
ÇUBUK GÖLÜ’NDE TV DİZİSİNİN AZİZLİĞİ: Çubuk Gölü kaynak suları ile ünlü imiş. Göynük’e 6 Km uzaklıkta bir göl. En derin yeri yaklaşık 13 metre. Gölde alabalık ve sarıbalık yaşıyor. Etrafı sessiz ve çevresi ormanla kaplı. Piknik için ideal bir yer. Gölün tanıtımı yapılmadığı için halkımızın mangalını kapıp koştuğu alanlardan değil. Gölün yamaçlarındaki yeldeğirmenleri dikkat çekiyor. 2005 yılında "Rüzgarlı Bahçe" dizisi için bu alana yeldeğirmenleri ile film platosu yapılmış. Halk bu dizi ile gölün tanıtılacağını ummuş ama dizi tutmayıp yayımdan kaldırılınca tüm hayaller suya düşmüş. Geride sadece hoş bir görüntü kalmış.
KARAKTERİSTİK ÇÖP EVLERİ: Hıdırlık Tepesi Beypazarı’nı kuş bakışı gören bir tepe. Aslında halkın mesire yeri gibi. Yol kenarlarına konmuş küçük evler dikkatimi çekiyor. "Çevremizi temiz tutalım" yazısını görünce bu evlerin çöplerin atılması için konduğunu anlıyorsunuz. Yetkilileri kutlamak gerekir; abuk subuk çöp bidonları yerine yörenin karakteristik evlerini sembolize eden bu çöp evlerini akıl edip bu alana koydukları için.
GÜZELLİKLER İÇİN BİR ÇİRKİNLİK: Göynük’te dolaşırken gözüme bir ev takılıyor. Güzellikleri bozan bir şey var ama ne? Evet. Çamaşırlar. Normal bir kasabada göz zevkinizi tırmalamayan bu görüntü Göynük’teki tek tip evlerin güzelliğini gerçekten bozuyor. Sanırım evde oturanlar çamaşırlarını asacak başka bir yer bulamamışlar. Sonra bizim siteyi hatırladım. Panjurlara asılan çamaşırları. İnsan her yerde insan. Sadece kendini düşündüğü zaman bu manzaraları görmek de çok doğal bir şey galiba.
HAMAM ISISIYLA ISINAN CAMİ: Mudurnu meydanındaki Osmanlılardan kalma Yıldırım Beyazıt hamamının ilginç bir yanı var. Hamam ısıtıldığında çıkan buhar ve ısı ile biraz ilerideki Yıldırım Bayezıt Camii de ısıtılıyormuş. Yıldırım Bayezıt Camii, Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden birini teşkil ediyor.Camii 600 seneden beri dimdik ayakta kalabilmiş..
"AÇIK DEĞİLSEK KAPALIYIZ”: Beypazarı halkı ilgi çekmenin yolunu bulmuş. Önünden geçtiğimiz ayakkabı boyacısı da gözümüzün takıldığı “açık değilsek kapalıyız” tabelasını göstererek ilgi çekmeye çalışıyor. Yurdum insanı böyle işte.

Her hangi bir yerde biraz uzun kalınca farkları fark edebiliyorsunuz... Şu günlerde adı yanlış da konsa DOMUZ GRİBİ ile yeniden gündeme gelen daha temiz olma ve korunma temelde ilke olarak yaşama geçince işler kolaylaşıyor...
RESTORASYONU KENDİLERİ YAPMIŞ: Göynük tarihi Anadolu'nun tarihi ile iç içe bir ilçe. M.Ö. 1200 yıllarında Balkanlardan Anadolu'ya gelen Frigler Hitit devletini yıkmış. Friglere ait en eski yazılı belge 1966 yılında Göynük'ün Soğukçam köyünde bulunmuş. Bahçe içindeki evler yöre halkı tarafından restore edilmiş.
SAFRANBOLU ETKİSİNDE: Yöredeki evler tipik Safranbolu evleri etkisinde. Tüm evler beyaz, pencereve kapılar ise kahverengi boyalı. Göynük Osman Gazi'nin son dönemlerinde 1323 yılında fethediliyor. 1333 yılında Geyve, Göynük, Mudurnu üzerinden Bolu'ya gelen İbn-i Batuta, bu civarda Ahi zaviyelerinde konakladığını belirtiyor. Göynük Ahilik konusunda iddialı bir yöre.
YERLİ TURİSLERİN UĞRAK YERİ: Şehre hakim saat kulesinin bulunduğu tepeye çıkarken tipik evler dikkatimizi çekiyor. Yöre sevimli haliyle yerli turistlerin uğrak yerlerinden biri olma yolunda çok mesafe almış. Evliya Çelebi de Göynük'e yaptığı seyahatte "8 mahallesi 2000 kadar evi vardır, ahalisi tamamen Türktür. 20 Sıbyan mektebi varsa da medrese yoktur" diyor.
YÖRESEL EL SANATLARI ÖN PLANDA: Meydanın hemen yanında yörede yapılan ağaç işlerinin satıldığı küçük bir dükkan karşılıyor bizi. yöresel el sanatları satılıyor burada. .Tabii kente hakim bir tepeye çıkmadan olmaz. Ve o tepeye yolculuk. Dik yokuşu çıkarken sizi gören yöre halkı öyle kim bunlar diye bakmıyor. Güler yüzle “hoş geldiniz “ diyor.
SİT ALANI İLAN EDİLMİŞ: Göynük Kentsel sit Alanı ilan edilmiş. Yöre halkı turistlerin nasıl bir gelir kaynağı olduğunu içine sindirmiş. Turlarla gelen büyük şehirlilerin memnun kalması onlar için çok önemli. Bu bakış açısını bir çok kasabada görmek ne yazık ki mümkün değil. Bize orada anlattıklarına göre Yıldırım Beyazıt 1396'da Göynük-Taraklı’dan bir kısım halkı İstanbul'a yerleştirmiş. Ancak Timur nedeniyle anlaşma bozulunca Göynüklüler İstanbul'dan çıkmış ve Tekirdağ civarına giderek Göynüklü köyünü kurmuşlar.
KÖY ÜRÜNLERİNE BÜYÜK İLGİ: Turdakilerin en çok ilgi gördükleri satış yerleri, yerli üretimin satıldığı yerler. Akı Köy ürünlerinin satıldığı dükkanda bunlardan biri oldu. Özellikle turun hanımları köy ürünlerini ilgi ile izlediler. İlginin boyutunu dönüş yolunda çantaların ne kadar arttığına bakarak görmek mümkündü.
GÜLER YÜZ VE GURUR BİRARADA: Yöre kadınları güler yüzleri ile gelenlere "hoş geldiniz. Göynük'ü beğendiniz mi"diye soruyorlar. "Çok beğendik" cevabı onları memnun ediyor, gururlandırıyor. Göynüklülerin gurur kaynaklarından biri de Fatih'in hocası Akşemseddin hazretlerinin o bölgede oturmuş olması. Biliyorsunuz Akşemseddin hazretleri bilgisinin en verimli çağında, Fatih Sultan Mehmet'in muhasaraya daveti üzerine İstanbul kuşatmasına katılmış. Fatih'e ve Osmanlı Ordusuna verdiği maneviyat ile İstanbul'un manevi fatihi ünvanını kazanmış. Eyüp Sultan'ın kabrini bulmuş. Fetih'ten sonra Göynük'e dönmüş, 1459 yılında vefat etmiş ve 5 yıl sonra Fatih tarafından Göynük'te türbesi yaptırılmış.