13 Şubat 2018

BOĞATEPE KÖYÜNDE “GRAVYER PEYNİRİ” ÜRETİMİ!

Oya Kamacıoğlu Kars’ı gezdi, yazdı:
19.yy.ın sonlarına doğru Rus işgali sırasında Kars’ın 10 ayrı köyünde İsviçreli ve Alman  peynircilerin Rusya’ya gelip yerleşenleri  tarafından gravyer yapım yerleri kurulmuş. Bunların gelişi de Rusya’dan Tiflis’e oradan da Sarıkamış’a kadar giden atlı tramvay ile olmuş.
Gravyer İsviçre kökenli bir peynir. İsviçre’ye benzer ortamı Kars yaylalarında bulmuşlar. Ruslardan ayrı olarak  Çarlıkla ters düşüp Kafkasya’ya yerleşen Rus Malakanların da peynir üretiminde rolleri olmuş. Eski adı Büyük Zavod (bugün Büyük Boğatepe) köyüne Gürcistan’dan gelen Terekeme Türkleri, Malakanlarla birlikte peynir üretimini sürdürmüş. Bugün hala  üretilen bir peynir türü “Malakan peyniri” olarak anılıyor.

 Büyük Boğatepe köyünün eski adı Zavod, Rusça’da fabrika, atölye, mandıra anlamındaymış. 2400 rakımlı bu köy, geniş bir platoya yayılmış. Bir Terekeme (Karapapak) köyü. 
 Özellikle bu yörede yetişen 150 yi aşkın bitki türü, ineklerin sütünün kalitesi bakımından özelmiş. Köy, yerel tohumların korunması, organik tarımın yaygınlaştırılması, çiftçi eğitiminin yapılması, bölgenin yaşam kalitesinin artırılması, kırsal turizmin canlandırılması gibi konularda dernek kurarak, Avrupa ile temaslarda bulunarak çalışmalar yapıyor.

Burada bir peynir müzesi var. “Organik Peynir Müzesi. Veya “Eko Peynir Müzesi”. Türkiye’nin ilk ve tek peynir müzesi. Müze olarak sergilenen iç içe geçen odalar, eskiden  yapılmış peynirlerin dinlendirildiği bir yermiş.

Müzede, sergilenen şeylerin başında o bölgede yetişen bitkilerin renkli resimleri, adları ve özellikleri geliyor. Müzenin kuruluşunu ve tarihçesini anlatan panolar, inek türleri,  her biri 30 kilo kadar gelen gravyer tekerleklerinin yapımının aşama aşama resimleri, eskiden kullanılmış olan araç ve gereçler görülüyor. 

12 Şubat 2018

RUSLARDAN KARABEKİR PAŞA'YA HEDİYE: BEYAZ VAGON

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:

1921 Kars Antlaşması için Kars’a gelen Rus generaller,  Kazım Karabekir Paşa’ya beyaz bir vagon hediye etmişler. Antlaşmanın imzalandığı bu vagona hem Arap harfleriyle hem de Rus Kiril harfleriyle paşanın adını ve unvanını yazdırıp getirmişler.
35 ton civarında ağırlığı olduğu söylenen bu vagon, 17 m. Uzunluğunda. Bugün Kanlı Tabya Müzesi’nin bahçesinde sergileniyor. Vagon, yatak odası, çalışma odası ve banyo bölümü olarak ayrılmış ve güzel bir şekilde de döşenmiş. 8’er penceresi var. Peç soba sistemi burada da ısıtma olarak kullanılmış. Müzenin bahçesinde kısa bir ray üzerine oturtulmuş. Üstü örtmeli bir şekilde muhafaza ediliyor.

11 Şubat 2018

KAFKAS CEPHESİ HARP TARİHİ MÜZESİ: KANLI TABYA

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:
Kars’ta tabyalar (savunma binaları) 1734 yılında yapılmaya başlanmış. 46 tabyanın en büyüğü ve en sonuncusu Yeni Tabya’dır. 1828 yılında Rusların bir gece baskınıyla orada şehit olan 600 Türk askerinin anısına “Kanlı Tabya” adını almış.
Bugün Kafkas Cephesi  Harp Tarihi Müzesi olarak kullanılan bu bina, Halitpaşa mahallesinde. 800 metre kare iç alana ve 7000 metre kare açık alana sahip. Restorasyonu 2017’de bitmiş.Duvarları 1 metre kalınlığında olan bu tabya, birbirine bağlı yan yana odalardan oluşmuş. 
Girişteki enstalasyon çok etkileyici. Işıklandırılmış bir çok çarık! Bu çarıklar iki tarafa yerleştirilmiş aynalarla sonsuzluğa gider gibi görünüyor. Bu çarıklar, 1828 deki o baskında şehit olan askerlerin anısını yaşatıyor.Tam bir görsel şölen.
Tabya içindeki odalarda da  interaktif çalışmalar yapılmış. O yılların reviri, asker koğuşu, mutfağı ve ameliyathanesi dönemin gerçek eşyalarıyla da desteklenerek çok güzel canlandırılmış.





Diğer bölümlerde, 93 Harbine ait başka belgeler, silahlar, mermiler, askerlerin üzerlerinden çıkan mektuplar çok ilgi çekici. Çanakkale ve Edirne’den sonra Türkiye’nin 3. interaktif müzesiymiş.

9 Şubat 2018

KARS’TA RUSLARDAN KALMA BALTIK MİMARİSİ EVLERİ!

Oya Kamacıoğlu Kars'ı gezdi, yazdı:
Kars,  1878-1918 yılları arasında Rus işgaline uğramış. Gümrü Antlaşmasına kadar kırk yıl süren bu dönemde eski Kars’tan ayrı olarak Taht Düzü denilen güneydeki alana mimaride “Baltık Mimarisi” adı verilen tarzdaki evleri Ruslar yapmış. Bu binalar,  Karsın her yanına dağılmış ama daha çok Hollandalı ve Rus mimar ve mühendislerince yapılmış ızgara planlı, geniş taş kaldırımlı mahallelerde daha sık olarak görülüyor.










Evler, genellikle tek veya iki katlı. Seyrek olarak o dönemin üç katlı  görkemli konaklarından da var. Duvarları yarım metreden fazla kalınlıkta . Bu duvarlar bölgeye has koyu renkli bazalt taşından yapılmış. Taş ve ahşap süsleme çok kullanılmış. Eskiden bu tip evlerin hepsi “peç” ısıtmalı imiş. Bugün bazı binalarda bu sistem hala kullanılıyor. 
 Kars’ın mimari sembolü olan bu evlerin neredeyse hepsi ya resmi daire ya da otel olarak kullanılıyor. Arada konut olarak kullanılan küçük evler ve restorasyonu bekleyen metruk binalar da var.                                    


7 Şubat 2018

KARS'TA RUSLARDAN KALMA BİNALARDA "PEÇ" SİSTEMİ!

Kars’ta sert geçen iklime karşılık “peç” adı verilen bir ısıtma sistemi kullanılmış. Peç sisteminde, sobadan çıkan sıcak hava duvarlar arasında kalan boşluklarda dolaştırılarak bina ısıtılır. Kars’taki Rusların yaptığı binalarda bu sistem uygulanmış.

1 Şubat 2018

Çocuklar doğar, büyür, evden giderler. Geriye kokuları kalır!

Suzan Peker yazdı:
 Hani dokuz ay boyunca hazırlarız ya bebeğimizin çamaşırlarını. Gelsin diye dört gözle bekler anneler. Zıbınlar hazır edilir, yüzünü çizmesin diye küçücük eldivenler mermerşahiden, kundak da çamaşırdır öyle ya saracak sımsıkı can paremizi. Yüz örtüsü vardır bir de uyuyamazsa ışıktan incecik örteriz yüzünü. El kadar pijamalar, tulumlar. Bu çamaşırların hepsi mis gibi kokuludur, bir bavulun içinde bekler birkaçı..Çünkü hastanede karşılayacak sahibini.. En şanslısı onlardır. Dünyayla ilk tanışanı onlar sarar, bavuldakiler. Bir de çekmecedekiler vardır, sanki biraz daha uzak akraba gibi. Üç-dört gün sonra onlar da can-ciğer oluverirler bebekle.  Biri gider, biri gelir bebekle buluşmaya. Gidenler doğru çamaşır makinesine. Tertemiz olalım yine kavuşalım diye o güzelliğe. Yıkananlar çamaşır ipine asılır püfür püfür kururken rüzgarda, komşulara da 'bu evde artık bir de minik var' der adeta. Canlanmıştır işte çamaşırlar, kişilik kazanmıştır. İpteki çamaşırlara bakınca bir hoş olur insanın yüreği. Sanki ayakları birden suya değer, içini bir sevinç doldurur ve "Allahım bu minik bizim" der...
Ömürleri kısadır o ilk çamaşırların büyüdükçe bebek, küçülüverirler. Kimi saklanır sandıkta. Atmaya kıyamaz anneler.  Hatırası vardır o küçük çorapların, sevgi doludur içleri ağzına kadar. Kimisi ve de şanslı olanları yine başka bir bebeğe verilir. Onlar avutur kendini yeni bebekle. Kimisinin sonunu, söylemeye dilim varmaz.
Yıllar geçer, bebek, çocuk olur eve yeni çamaşırlar gelir.  Çamaşırların boyları büyürken, anne babalar anlamaz hayatın nasıl geçtiğini. Bir koşturmacadır ki bitmek, tükenmek bilmez. İş, ev, trafik, stres, okul, ders say say bitmez. Bir bakmışsın bir karış daha büyümüş çamaşırlar. Modelleri de değişmiş tarzları da. Kot pantolonlar gelmiş mesela bu arada, okul t-shirtleri, hırkaları, eşofman takımları..Bunların kendine has bir okul kokusu vardır. Yıkasan da çıkmaz. Sanki hep ders çalışır bu çamaşırlar geceleri gizli gizli. Eskiden sıra örtülerimiz vardı bizim. her hafta birimize verirdi öğretmen. Onlar da okul kokardı. Silgi kokardı, kalem kokardı, 2+3=5 kokardı.
Çocuk büyür genç olur. Çamaşırları yan yana assan hangisi çocuğunun  anlayamazsın. Zaten O'nun  boyu artık seni geçmiştir. Zıbından ne ara buraya kadar geldiğini anlamakta zorlanırsın. "Anne siyah t-shirt'ü mü yıkamadın mı" der.  O yıllar en çok siyahın giyildiği yıllardır. Siyahı koruyucu çamaşır deterjanları kullanırsın. Siyah çamaşırlar biraz daha üstten bakar diğerlerine. Havasından geçilmez, kırmızının esamesi bile okunmaz. Kurutma makineleri girince hayatımıza ipler boş kalır, rüzgar işsiz. Çamaşırlar elele verip kuruyamaz. Kurutma makinesinin tamburunda karmankarış oluverirler. Kimin eli, kimin cebinde belli değil misali. Dışarıdan bakan evde kaç kişi yaşadığını anlayamaz.
Geldik üniversite yıllarına. Ne çabuk büyüdü bu çocuk ve çamaşırları. Üniversite ayrılık demektir çoğu kez. Evden giden bavul bavul çamaşır demektir. Artık o çamaşırlar başka bir makinede yıkanmaktadır. Çamaşırlar şaşırır, alışık olmadıkları bir makinede yalnız yalnız yıkanınca. Biraz da burulurlar mı bilmem. Ama geride kalan anne-baba çamaşırları hasretle yıkanır her seferinde. Kısa tatillerde kısacık bir sevindirik olurlar o kadar.
 Dört, beş, altı yıl geçer çocuk ve çamaşırları eve döner. Temelli mi döner 'evet' temelli döner. Yine makine tek. Hoşgeldin der evdekiler. Eski dostlarına kavuşmanın sevinciyle içleri pır pır. Masa örtüleri birlikte yenen yemeklerden mutludur. Lekeler bile gülücük şeklinde oluşur nedense. Çarşaflar mis kokar, perdeler neşelenir. Siyahlar daha siyah, beyazlar daha beyazdır sanki. Herkes çalışsa da akşamları kavuşulur.  Evin her yeri evlat kokar. Birkaç yıl böyle geçer.

Tüm çamaşırlar yine tam alışmışken birbirine yine gitme vakti gelir. Artık ayrı bir evde yaşamak ister çocuk da çamaşırlar da. Pantolon kendi ayaklarının üzerinde durmak ister, t-shirt "Rengim tam siyah olmayacak belki ama özgür olacağım" der. Çarşafların kokusu değişecektir. Çoraplar bir arada olmaktan sıkılmışlardır belki. tek tek daha mı mutlu hissedeceklerdir acaba. Ya sandıkta saklanan en küçük içi ağzına kadar sevgi dolu olan çoraplar... Onlar da gitse mi arkalarından..Yoksa bana mı kalsa evlat kokusu...

23 Ocak 2018

Bozcaada’da Rumların 'Işıklar Bayramı'!

Suzan Peker’in kaleminden
Bozcaada'ya bu seferki gidişim çok keyifli olmadı. Evle ilgili bir sürü sorun falan. Fakat çok güzel bir törene denk geldim ve bu beni mutlu etti. Üzerinden çok zaman geçti biliyorum ve biliyorum ki bayat haber, haber değildir ama koşuşturmalarımın ardı arkası kesilmedi. Size hepsini anlatıp sıkmak istemem. Gördüklerimi  anlatmasam da olmazdı.. O zaman buyurun Teofania'ya, Işıklar Bayramı'na ya da daha çok bildiğimiz adıyla Denizden Haç Çıkarma Töreni'ne..
Bozcaada Rum Mahallesi'nde yapımı 1860'lara tarihlenen bir kilise var. Adanın tek kilisesi. Adada kalan çok az sayıdaki Rum'un ibadet yeri.  Selanik'ten, Midilli adasından Teofania için gelen Rumlar İsa'nın vaftiz edilişini 6 Ocak'ta andılar. Önce kilisede bir ayin düzenlendi.
Kutsanmış şarap ağızlara bırakılırken..
Ruhban sınıfı en görkemli kıyafetlerini giymişti. Kilisenin içi tütsü kokuyordu. Genç ve yaşlılar iki ayrı grup halinde ilahiler söylüyordu. Bize göre biraz daha gizli kalmış bir bölgede dualar edildi. Kutsanmış şarap ağızlara bırakıldı. Fesleğen ve nergis çiçeği kutsanmış suyun içine kondu, dualar okundu, dualara ilahiler eşlik etti. Dua sadece Rumca değildi. Törende bulunan herkesin anlaması ve 'amin' demesi için her dilde okundu. Mumlar yakıldı, dilekler dilendi. Kiliseye yardım için bir tepsiye paralar bırakıldı.
Dualar okunurken her dilde amin denildi.
Ayin bittikten sonra Bozcaada'nın ara sokaklarındaydık.
Yunan bayrağının renklerini taşıyan mavi-beyaz fularlar takmış genç izciler önde, ruhban sınıfı ve halk arkada deniz kenarına yüründü. Hava güneşliydi. Aklım çocukların buz gibi soğuk suya nasıl atlayacağı ile meşguldü. Allah'tan hava dünkü gibi sel-kıyamet değildi. İskeleye yaklaştıkça kalabalık arttı.
 Deniz kenarında üç genç soyundu. Haç, berrak sulara bırakılırken en ufak tefek olanı haçı yakalayıp kaldırdı. Sonra bir daha haç atıldı, sonra bir daha. Üç genç de haç çıkartmış oldu, böylece.


Konuşmalar yapıldı. Dünya barışı için, halkların kardeşliği için. Güzel  temennilerdi bunlar. Keşke iyi dualar hep kabul olsa diye geçirdim içimden.
Akşam, adadaki açık 3-5 restoranın tümünü adanın karşı kıyısından gelenler doldurmuştu. Kadehler iyiliğe, güzelliğe kalktı...
"Rivayete göre  İsa'nın doğum günü olarak kabul edilen 25 Aralık'ta, öteki dünyadan  yol açılınca, fırsat bulan "ecinniler" dünyamıza doluşmuşlar. "Kirletmedik" yer bırakmamış, evlerin altını üstüne getirmişler. 12 gün boyunca bunlarla baş edilememiş. 12 gün sonra Hz. İsa vaftiz edilmiş. Onun suya girmesiyle tüm sular kutsanmış. Gökyüzü açılmış, yeryüzüne nur inmiş. Bu kutsal güne 'Işıklar' anlamına gelen Ta Fota adı verilmiş."
..Tırnak içindeki kısımlar alıntıdır..

2 Ocak 2018

KEÇİ BOYNUZU'NDAN TÜREYEN ÖLÇÜ BİRİMİ: KARAT!

Sanal alemde bir çok bilgi dolaşıyor. Ne kadarı doğru bilemiyorum. İşte o bilgilerden biri:

18 Aralık 2017

Çatalhöyük'te kapılar damlarda açılan delikler. Ulaşım damdan dama.

Oya Kamacıoğlu yazdı
Çatalhöyük, Konya'nın Çumra İlçesi sınırlarındadır. Höyük, farklı yükseklikte iki tepenin tek tepe haline gelmesi şeklindedir. Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını alır.

Çatalhöyük günümüzden 9 bin yıl önce yerleşim yeri olmuş. Höyüklerde kesintisiz 2 bin yıl yerleşim olmuş. Yerleşimde 8 binin üzerinde insan yaşadığı tahmin edilmektedir. Çatalhöyük’ü farklı kılan köy yerleşmesini aşıp kentleşmenin görülmesidir.


Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişik. Ortak duvar yok, her evin kendi müstakil duvarı var. Evler ayrı ayrı planlanmış ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmış. Evlerin bitişik duvarları nedeniyle şehirde sokaklar mevcut değil. Ulaşım düz damlar üzerinden yapılıyor. Evler tek katlı olup, eve giriş damda açılan bir delikten merdivenle olmaktadır. Çatalhöyük'te duvar resimleri en erken 10. en geç 11. tabakada bulunmuştur. En güzel ve gelişmişleri ise 7. ve 5. tabakalara aittir. 

14 Aralık 2017

TÜRK MİMARİSİNDE EN ÖNEMLİ AHŞAP CAMİ: EŞREFOĞLU CAMİİ


Oya Kamacıoğlu
 Beyşehir Gölü’nün 100 metre kuzeyinde, Eşrefoğlu Mahallesi’nde yer alan Eşrefoğlu Camii, 1299 yılında Eşrefoğlu Emir Süleyman Bey tarafından yaptırılmış. Süleyman Bey, sağlığında türbesini camiye bitişik olarak inşa ettirmiş. Öyle ki caminin içinden açılan bir pencereden türbenin içi görünüyor. Türbede kendisi , eşi ve oğlu yatıyor.
Semerkant, Buhara gibi Türkistan şehirlerinin özelliğini taşıyan ahşap direkli Eşrefoğlu Camii, sedir ağacından yapılmış direkler üzerine oturtulmuş. Kubbeyi tutan 46 ahşap sütunun  7 asır çürümeden ayakta kalabilmesinin sırrı, caminin içinin daima nemli ve soğuk olmasıdır.Sedir ağacının çürümemesi için ihtiyacı olan nemi, caminin ortasındaki 4-5 metre derinliğindeki "karlık" denilen havuz sağlıyor. Uzun süren kış aylarında kubbedeki bir açıklıktan yağan karla dolan bu kar kuyusunun, caminin ahşap kısımlarının çürümesini önlemek amacıyla yapıldığı biliniyor. Karlığa dolan karın yavaş yavaş erimesiyle, nemin, caminin içindeki ağaçların ömrünü uzattığı tahmin ediliyor.
7 asırlık camide, taş, tuğla, çini ve renkli boyama gibi birçok süsleme sanatı bir arada ve yoğun olarak kullanılmış. Özellikle şimdi yapımı imkansız görülen mavi-yeşil Selçuklu çinilerinden yapılmış 6 metre yükseklikteki mihrabı sanat tarihi değeri bakımından eşsiz eserlerden biri sayılıyor. Tek bir çivi ve tutkal kullanmadan ceviz ağacından yapılmış çatmalı minberi, Selçuklu bezemeleriyle göz dolduruyor.

.