5 Temmuz 2007

Anıların üzerine dökülen asfalt!...

Dillere destan Fırtına Deresi. Gürül gürül akan su sizi başka alemlere götürüyor.
Rize’den hareket ettik. Doğu'ya doğru gidiyoruz. Çocukluğumun geçtiği sahili ve oturduğumuz evi görmek için heyecanlıyım. Otobüsün camına yapıştım. Çayeli’nin Limanköy’ünde kalmıştık üç yıl. Evimiz neredeyse denizin içindeydi. Köyün kıyı şeridi irili ufaklı taşların bir armonisi gibiydi. Yalın ayak yürünemeyen bu kıyıda, yalın ayak koşturduğumuzu hatırlıyorum. Ev kıyı şeridi ile arkadaki yamaca dayanmıştı. Ön kısmı taş duvardı, pencereler yüksekteydi, zira fırtınalı günlerde dalgalar evi dövüyor, köpüklü sular binayı çepe çevre sarıyordu. Evin yanında bir cami vardı ve cami ile evin arasında da üzerine çakılarla ismimizi kazıdığımız yılların eskitemediği bir çınar olmalıydı. Ortası delik. Sanırım top mermisi ile yarılmış orta yerinden. 56 yıl sonra çocukluğumun geçtiği yerleri görecektim.
Fırtına Deresi'ni birbirine bağlayan tarihi köprülerden biri. Bu köprü fotoğraflarını görmüşsünüzdür çeşitli yerlerde.
Eşimle Karadeniz gezisine çıkmıştık. Rize’den hareket edince otobüsün camına yapıştım; dedim ya, hiç değilse evimizi, çınarı görecektim. Geçerken bir görsem yeterdi bana. Otobüsün camına yapışık 10-15 dakika gittik sanırım. Ne ev vardı, ne de çınar. Bir tabela beni camdan uzaklaştırdı. Çayeli’ne gelmiştik bile. Peki eve, çınara, camiye ne olmuştu? Evet dostlar! güzelim Rize sahillerine olan, bizim eve ve çınara da olmuş, sahil yolu anılarımın üzerini asfaltla kaplamıştı.
Hüzünlenmiştim. Otobüs Çamlıhemşin kavşağına geldiğinde canlandım. Fırtına Deresi'ni izlemeğe başlamıştık. Ayder’e 19 kilometre vardı ve bu kez otobüstekilerin çoğu camlara yapışmıştı. İki yanda müthiş bir doğa güzelliği ile nefes alamıyorlardı. Derin bir yarın ortasından akan nehri izleyerek bin bir çeşit ağaç ve rengarenk çiçek arasında Ayder’e çıktık. 300-400 metre aralıklarla akan şelaleler bizleri içine çekecek gibi gümbür gümbür akıyordu. Ayder doğa güzelliğinin yanında bir kaplıca cenneti bilesiniz. 1871 tarihli Trabzon Vilayeti salnamesinin 174. Sayfasında, “ Hemşin nahiyesinde Hala deresi civarında Ayder nam mahalde gayet sıcak bir kaplıca olup yel illetine devası meşhur olup lezzeti hiçbir maden suyuna benzemez” ibaresi geçer. Bakanlar Kurulu Kararı ile 1987 yılında "Turizm Merkezi" ilan edilen Ayder’de İl Özel İdaresi ve özel kuruluşlar tarafından otel, kaplıca tesisleri yapılmış. Yaz aylarında yerli ve yabancı turistler 55 derece sıcaklıktaki yeraltından gelen, şifalı kaplıca suyundan yararlanabiliyor.

Ayder'de kaldığınız otelde sizi bol bol karadeniz havaları bekliyor. Yörenin çalgısı tulum zurna. Tulum zurna sesini duyan otel çalışanları, işlerini bırakıp size horondan güzel örnekler sunuyorlar.
Uzun uzun size Ayder’i anlatmayacağım. Mutlaka gidin ve doğa harikası bu beldeyi gezin. Ayder’in havası suyu kadar balı da şifalı. Yaylada orman gülünden (rhodedendron) elde edilen balın birçok derde iyi geldiği gözlemlenmiş. Orman gülünden daha önceki bir yazımda bahsetmiştim. Buradaki balın en önemli özelliği tamamen doğal olması. Balı elde etmek için yöre halkı, tahta kovanları iplerle yüksek çam ağaçlarının tepesine çekiyor ve orada bırakıyorlar. Kafkas orman güllerinden polen alan arılar da işte burada tamamen doğal ortamlarında meşhur Ayder balını yapıyor. Balı, ilk bakışta diğerlerinden ayıran özelliği rengi. Klasik bal renginden daha açık, üstelik de berrak değil mum gibi bulanık. Bu bal, ağızda hemen eriyecek kadar yumuşak. Ayder'de karalahana sarması, peynir ve mısır unuyla yapılan mıhlama ve fasulye kavurması ilk akla gelen yemeklerden. Bir de harika bir tatlı olan Laz böreğini ve yayla yoğurdunu tatmayı sakın ihmal etmeyin. Siz yemek yerken tulum zurna eşliğinde tüm çalışanların işlerini bırakıp horon oynamalarına şaşırmayın. Siz siz olun bilmeseniz de kalkın, ritme ayak uydurun ve horona katılın.

13 yorum:

Berceste dedi ki...

Öyle güzel anlatmışsınız ki, oralara hemen gitmek istedim...
Sahil yolu yüzünden de evinizin yok edilmesine çok içerledim, çok üzüldüm.

Evine sabah kahvesi için gittiğimiz bir hanıma, diğer hanımlar duvardaki resmi sordular. Eşim doğumgünümde doğduğum evi çizen bir hanımı bulup, ondan almış dedi. Bunu söyleyen hanım en az 65 yaşında vardır, belki de daha yaşlı... Onun doğduğu ev! Hala duruyor mu diye sordular, duruyormuş. O da yol kenarında idi ama hala duruyormuş. Buradaki evlerin yüzlerce yıldır, yok edilmeden durduklarını, oradakilerin o ve ya bu sebeplerle yok edildiklerini düşününce kahroluyorum. Restore edilenler bile, gerçek hallerinden uzak bir şekilde katlediliyorlar. Tarihimizi, varlık sebebimizi yok ettiklerinin ne zaman farkına varacaklar acaba?

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek; nüfus arttıkça, ekonomik zorluklar çoğaldıkça ne yapacağını bilemeyen yönetimler en kolay yolu seçip tarih marih bırakmıyorlar. Bence sahil yolu evet ulaşımı çok kolaylaştırdı ama turizm açısından o güzelim fiyordları silmiş süpürmüş. Yolu viyadüklerle yapabilirlerdi ama masraflı olunca sahili doldurup kolay yolu seçmişler.

SaNeM dedi ki...

Memleketimin yeşili bile daha canlı! Bunca zaman yazdıklarınız eşliğinde Karadeniz'i gezmemek olmaz artık. Bu köprü fotoğrafları ne güzeldir, kimbilir kaç yıllıktır.

Punto dedi ki...

Sevgili sanem; Karadeniz insanı yıllarca kendini temel fıkralarında gösterdi ama yaşadığı doğayı tanıtamadı. Fırtına Deresi ve Ayder bir santral yapımı ile gündeme geldi. Gazeteciler televizyonlar oraları gösterince tur şirketleri ilgi gösterdi. Bugün gelinen noktada bir kaç kez bu turlara katılanlar var. Özellikle doğayı sevenlere gidin görün o yeşillikleri, insanların doğa ile savaşını diyorum hep.

Elif dedi ki...

Mıhlama.... Hmmmm. Çok sevmiş idim!

www.elifsavas.com/blog

bembi dedi ki...

merhabalar, iki sene önce karadeniz gezisine katılmıştık, aynı yerleri görmüşüz, Ayder Yaylası'nda aynı otelde kalmışız. Ben de herkese tafsiye ederim! Biz gördüğümüz heryeri çok sevmiştik. Tabii bahsettiğiniz değişikliklerden haberimiz yoktu. :) Ne yazık ki çarpık yapılaşma, benim büyüdüğüm şehri, Mersin'i de mahvetmiş.. Bunu yakın zamanda gördüğüm için sizi anlayabiliyorum :((

Pınarın Kulubesi dedi ki...

Karadenizin en doğu ucunu görmedim ve sanırım en iyi yol bir turla gitmek. Otobüsün camından ben de nefes nefes kalmak istiyorum manzaradan..
Mıhlama deyince aklıma geldi, yarın sabah ki kahvaltıya yapayım :) Mısır ekmeğimiz de var:)
Bir Karadeniz uşağı ile evli olmanın faydaları:) O sevmez ben seviyorum mısır ekmeğini:) Fasulye kavurması isteyeyim kayınvalideden. Yaptığına hiç rastlamadım şimdiye kadar. Oysa ki türlü türlü Kara lahana yemeği biliyor.

Punto dedi ki...

Sevgili Elif, mıhlama çok çabuk yapılan bir yemek. Habersiz gelen misafire hemen yapılıp ikram edilmek için bulunmuş bir yemek diyorum ben.

Punto dedi ki...

Sevgili Bembi; çocukluğumun sahil şeridi anılarımda kaldı artık. Koylar o kadar güzeldi ki. Biraz Ordu sahillerinde kalmış o koylar. Evet yol yapılmalıydı ama doğaya dokunmadan. Siyasiler, böbürlene böbürlene bu yolu ben yaptım diye şişiniyorlar.

Punto dedi ki...

Sevgili Pınar; artık eylülde gelecek ikinci torunumuzla gidersin artık oralara. Doğanın güzelliği gerçekten insanı otobüsün camına yapıştırıyor.

Berceste dedi ki...

Mıhlama mı, muhlama mı? Ben mıhlama dediğimde, Karadenizliler beni muhlama diye düzeltiyorlar da!

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek; Biz de muhlama deriz ama kibarca söyleyenler mıhlama diyor. Karadeniz yöresel ağızlarda ikisi de kullanılıyor olmalı.

hamzausta dedi ki...

gerçek ismi muhlamadır ve rize'nin hemşin ilçesinin yöresel yemeğidir,yöreye has peynir ve tereyağıyla yapılır,diğer yöreler aslına benzetmeye çalışsalar da başarılı oldukları söylenemez,gerçek muhlama tadını keşfetmek isteyenler pazar ilçesinden 19 km yukarı daki hemşin e ulaşa bilirler, ha bi de gitmişken dünya ca menşur hemşin balı nı da yemeden gelmeyin,
yok ben oraya gidemem ama bu balı tatmak istiyorum diyorsanız işte tlfonum hemn size ulaştıra bilirim...05353233002