1 Aralık 2006

“Deprem ne zaman bitecek abi”

Emekliyiz ya işimiz gücümüz de yok. Blogları tarayıp insanlar nelerle uğraşıyor neler düşünüyorlar, sanal alemdeki arkadaşlıkları dostlukları takip ediyoruz. Tüm gezinmeler sırasında bir şey dikkatimi çekiyor. Aşırı derecede medyaya güvensizlik var toplumda. Neden bu güvenliksizlik. O kadar çok neden var ki. Dördüncü güç nerede kaldı, halkın gözü kulağı medya kulaksız gözsüz mü dolaşıyor?
Bizler, eski gazeteciler “gazeteciyim” dediğimizde, her hangi bir toplulukta saygı görürdük. Şimdilerde arabamızdaki basın kartını gören polis memurları bile burun kıvırıyor. Biz bu hallere neden düştük?

TİRAJLAR NEDEN ARTMIYOR?

Şöyle bir düşündüm bizim dönemleri. Hani vardır, her meslekte eski tecrübeliler bizim zamanımızda diye başlarlar bir konuyu eleştireceklerse. Hayır ben bizim zamanımızın çok daha iyi olduğunu söylemiyorum. Bizim meslekte ne kadar güzel gazete yaparsanız yapın, zamanında gazeteyi okuyucuya ulaştıramazsanız bir işe yaramaz. Bu açıdan bu gün gazeteler eskiye oranda çok hızlı hazırlanıyor ve çok hızlı bir şekilde okuyucuya ulaşıyor. Ayrıca bilgisayar grafik olarak daha doğrusu görsel olarak müthiş güzel yapıyor gazete sayfalarını.
Peki neden 1970-1980 yılları arasında 700 bin civarında satan Hürriyet bugün 400 binler civarında satıyor?
Neden tüm gazetelerin tiraji 20 yıl önce 4 milyon civarında iken bugün yine o civarlarda? Sanırım bu nedenlerin çok farklı cevapları vardır. Biz bu cevapları medyanın sosyologlarına bırakalım, bir anımı anlatarak güven konusuna biraz değinelim.
1976 - 1980 yılları arasında bir yıldı. Tam yılını hatırlamıyorum araştırsam bulurdum bulurdum da yıl o kadar önemli değil.
O yıllar Hürriyet’in gece yazı işler ekibinde çalışıyordum. Akşam üstü gazeteye, Cağaloğlu’ndaki binaya geldim. Yazı işlerine çıktım. Gündüz ekibi işlerini bitirmiş, gazetenin dönmesini bekliyor. Bugün yine öyle mi bilmiyorum ama gündüz ekibi taşra gazetesi dönmeden işi bırakmaz, gazete döner, prova baskı gelir. Gazete iyice okunur bir hata var mı diye bakılır.
Gece ekibine gündüzden devam eden olaylar anlatılır. Ve gidilir. Gece ekibi de dönen gazeteyi inceler. Tek tek okur tüm haberleri. Zira gündüz gazeteye giren bir haber tekrar başka bir ajanstan gece gelebilir ve aynı haber iki ayrı yerde yayınlanabilir. Bu meslek kazası çok kere olmuştur olmaya da devam etmektedir.
Neyse, lafı uzatmayalım. Yazı işlerinde dönen gazeteyi okuduktan sonra gündüzden bırakılan haberlere başlık atmaya başladım. Bilmeyenler için bir bilgi daha. Şehir içini ilgilendiren haberler taşraya verilmez. Gece şehir baskılarında kullanılır. Kullanılan haberin yerinde mutlak bir taşra haberi vardır. O çıkarılır, yerine şehir haberi girilir. Çok teknik bir bilgi ama bir haberin yerinde aynı gün 7-8 haber kullanmak mümkündür.

DEPREM SIRASINDA ÇALAN TELEFON

Sakin bir geceydi. Hürriyet’in yazı işlerinde büyük uzun bir masanın etrafında çalışıyorduk. O masanın tam ortasında oturuyorum. Önümde de telefonlar...

Birden masa sallanmaya başladı. Ne oluyor dedim. Bazen bobin yüklü kamyon geçse önümüzden, sarsılırdı bina. Ama kamyon sesi yoktu ortalıklarda.
Kafama o zaman dank etti, deprem oluyordu. Gazete çalışanları panik içinde kapı pervazlarını kapmak için yarışıyordu. Bir pervazın altına birkaç kişi sığınmıştı. Tam ben de masayı terk edip bir yer bulmak için kaçacakken telefon çaldı. Hay Allah dedim. Deprem oluyor, elin oğlu bizi arıyor. Belki dedim İstanbul dışından biri arıyordur. Alışkanlıkla telefonu kaldırdım. Tüm bunlar saniyelerin içinde oluyor tabii. “Alo” dedim. Karşımda bir erkek sesi korkulu bir ses “Deprem oluyor deprem. Acaba ne zaman bitecek Abi”.
Donup kalmıştım. “Ne bileyim ben. Kaç bir yere kardeşim” dediğimi ve telefonu yüzüne kapattığımı hatırlıyorum.
Tabii bu zaman suresinde sarsıntı bitmiş, gazetede kılını kıpırdatmayan tek kişi olarak ünlenmiştim.
İşte dostlar, o zamanın Hürriyet okuru gazetesine o kadar güveniyordu ki telefonla arayıp depremin ne zaman biteceğini soruyordu.
Sonra mı? Sonrası malum. Felaket. Depremin merkez üssünün Sofya olduğu belirlendi. Sofya, büyük bir felaketi yaşıyordu.

6 yorum:

Berceste dedi ki...

Punto amca, yazinizin basligini gorunce once bir tuylerim diken diken oldu, benim disci fobim vardir, bir de deprem! Ama sonuna kadar okuyunca esimle birlikte yerlere yattik :) Masanin altina girip de konussaymissiniz bari :) Hurriyet okurunun gazetesinden guveninden cok bence sizin is askiniz onemli, telefon calarsa calsin demeyip onemli bir haber cikarsa diye caninizi tehlikeye atip cevap vermissiniz!

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek,
Dediğin doğru. Yoğun iş temposunda insan sadece işi düşünüyor sanırım. Hatırlamıyorum ama kaçmak galiba hiç aklıma gelmedi. Adamın da sallanırken telefon etmesi ilginçti.Belki de bu nedenle telefona bakmıştım. Bilemiyorum.

Pınarın Klubesi dedi ki...

Merhaba Punto Amca
bende okuyunca kendimi gülmekten alamadım:) yorumu yazarken bile gülümsemem devam ediyor. Telefona cevap vermenizde ayrı bir konu:) İnsan can derdine düşer siz haber daha öncedir demişsiniz.
Bu anılarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim

Punto dedi ki...

Pınar hanım,
şimdi düşününce ben de gülüyorum. Ama şöyle bir şey daha vardı. Okuyucu telefolarına cevap vermek bizim için çok önemliydi. Okuyucu ile bağlantı konusunda çok önem veriyorduk bu tip iletişimlere. Örneğin kolej ve üniversite girişlerini bizden öğrenirdi öğrenciler. O gün gazetelere dağıtılırdı sonuçlar. Basılır ertesi gün yayınlanırdı. Hatırlıyorum, işi gücü bırakır, telefonla arayanlara sonuçları bildirirdik. Kazananlara kazandın demek büyük mutluluktu. Kazamayanlara da isminizi bulamıyoruz deyip atlatırdık.
Bugün hangi gazeteyi ararsanız arayın, fırçayı yersiniz. Biz mi haklıydık, simdikiler mi haklı. siz karar verin.

Pınarın Klubesi dedi ki...

Benim hafızamda, gazeteler ulaşılamayan, karşınızda ilgi göremeyeceğiniz yerler olarak kalmış. Tabi bu durumu yaratan günümüz medyası.
Temmuza doğru ingiltere'ye gidip geldik tatil amaçlı, ordayken bir kadın dergisi olan "Elle" dergisini almıştım. Haziran bitmeden Temmuz sayısını satıyorlardı. Türkiye ye döndüğümde okuma fırsatım oldu. Birde ne göreyim. PKK lı kadın militanlar hakkında uzun bir araştırma yazısı, fotoğrafları. Yazıyı okudukça tamamen taraflı bir yazı olduğunuda gördüm. Özgürlük savaşçıları olarak anlatılıyorlardı. Okudukça yerimde duramadım kızgınlıktan. Bilindik üç gazeteyide aradım bilgi verdim. Yetmedi çeşitli köşe yazarlarımızın mail adreslerine e-posta gönderdim. Ama sonuçta hiçbir şey çıkmadı. Kendimi çok kötü hissettim. Böyle bir durumu haber vermek için ilk aklıma gelen gazeteler olmuştu ama hiçbir sonuç çıkmamıştı. En azından beni yurtdışı ateşeliklerine, ilgili diplomatlara yönlendirebilirlerdi. Bu konuda ne yapmalıydım bilmiyorum. Dergiyi hala saklıyorum.

Punto dedi ki...

Pınar Hanım,
Büyük gazetelerin Dünya'nın önemli şehirlerinde temsilcileri vardır.Tabii Londra'da da var. Oradaki temsilciler mutlaka görmüşlerdir yazıyı. Ama haber yapmazlar, zira haber merkezde kullanılmaz.
Sizin heyecanınızı duyabilselerdi, bu mesele buralara kadar gelmezdi.
Bu konuda ben de çok doluyum.