28 Mart 2007

“Tiyatroyu kaldırmak isteyenler hep kaybetti”


Bir ilkbahar başlangıcı. 1954 yılının ilkbaharı. A.M.Julien isimli bir Fransız, hayallerinden birini gerçekleştirmek üzere yola çıkar. Julien’in düşünde tiyatro vardır ve bunun yabancı topluluklara açık bir festival olmasını ister. İsteğinde de başarılı olur. Festivale bir de isim bulunur; “Uluslar Tiyatrosu”. Çeşitli uluslardan davet edilen tiyatro toplulukları o yıl Paris’e gelirler ve çalışmalarını sergilerler. Festival çok ilgi toplar, 1957'de festivale resmi bir nitelik kazandırılır. Zamanla katılım o kadar çok olur ki gösteriler geniş ve zengin bir “Evrensel Tiyatro Festivali” haline gelir.
Uluslararası Tiyatro Enstitüsü, 1962 yılından başlayarak kuruluş amaç ve ilkeleri doğrultusunda topluluğa üye ülkelerde kutlanmak üzere, bir tiyatro günü saptanmasını kararlaştırır. Bunun için 1954’den beri tiyatroyu yaşatmaya çalışan “Uluslar Tiyatrosu”nun açılış tarihi uygun görülür: "27 Mart.”
Ülkemizde de "27 Mart Dünya Tiyatro Günü" medyada küçük haberlerle kutlandı. Tiyatrocular, bazı sivil toplum örgütleri ise bu günü protestolarla kutlamak zorunda kaldılar.



Robert Kolejli öğrenciler yoğun ders trafiğini aksatmadan, Lüküs Hayat müzikaline hazırlanmışlar. Sanki yıllarca prova yapmışlar. Aileleri ne kadar gurur duysa azdır bu çocuklarla.

KÜÇÜK SALONDA BÜYÜK OYUN
Üst balkonu da olan şirin küçük bir tiyatro salonundayız. Suna Kıraç Tiyatro Salonu. Tüm yerler dolu. Heyecanla oyunu bekliyoruz. Oyunun ismi Lüküs Hayat. Yıllardır eskimeyen müzikal. Orkestra yerini alıyor ve oyun başlıyor. Oyuncuların hepsi çok güzel oynuyorlar, orkestra hatasız çalıyor, ışık düzeni, teknik donanım hepsi profesyonel ama tüm bu güzelliği sergileyenler ise amatör. Amatör de değil "öğrenci". Evet. Robert Lisesi’nin öğrencileri. Hiçbir profesyonel yardım almadan gerçekleştiriyorlar oyunu. Oyunun birinci arasında gözlerimi kapıyorum, çocukluk yıllarıma doğru uzun bir yolculuğa çıkıyorum.
Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nün köy çocuklarından oluşan öğrencileri, okulun bahçesinde Tırtıllar oyunundan sonra ikinci müzikali oynuyorlar. "Tarih Diyor ki" oyununu.


Bir meydan hatırlıyorum. Lüks ışıkları, gemici fenerleri. Ağabeyler farklı giysiler içinde. Müzik aletleriyle bir şeyler çalıyorlar. Hatırladıklarım bunlar. Evet, yıl 1944. Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde hummalı bir çalışma var. Enstitünün müzik öğretmeni sağa sola koşuyor. Öğretmen bu koşuşturmayı "anılarında" şöyle anlatıyor:
“1944 yılının sonbaharında, enstitü ilk mezunlarını verecekti. Bir tören ve gösteri düzenlenmesi kararlaştırıldı. Orkestra ve korodan başka bir de müzikli piyes sahneye konacaktı. Oyunun adı “Tırtıllar”dı. Bunun için tüm arkadaşlar seferber olmuştuk. Çalışmalar ders saatleri dışında okulun çeşitli yerlerinde sürdürülüyordu. Sahne dışarıda hazırlanacak, törenle gösteri açık havada yapılacaktı.
Elektriğimiz henüz yoktu, lüks lambaları, gemici fenerleriyle aydınlanıyorduk. Tören gününe dek hep içerde çalışmıştık. Temsil ve konser geceye kalmıştı. Parçaları çalarken temsile eşlik ettiğimiz sırada yay kıllarının gevşediğini fark ettik ama konseri ve temsili kazasız belasız bitirmiştik.”
Köy çocukları “Tırtıllar” tiyatro oyununu, yani bir müzikali gemici fenerleri altında oynuyor, yine köy çocuklardan oluşan orkestra eşlik ediyordu.
Gözlerimi bir müzikle açtım. Lüküs Hayat’ın ikinci bölümü başlamıştı, ikinci, üçüncü bölüm bir nefeste geçti.
Çocuklar ayakta alkışlanırken, onlar da kendilerini seyreden annelerini, babalarını, ailelerini ve öğretmenlerini alkışlıyordu.
1944 ve 2007 yılları. Köy çocuklarının da, kolej öğrencilerinin de ortak heyecanı tiyatroydu.
Ne diyorlar Tiyatro bildirgesinde:
"Tiyatro; insanı, insana, insanla anlatan bir sanat türüdür ve bu nedenle de bütün dünya bir oyun sahnesidir, tiyatronun ta kendisidir. Tiyatronun bu yapısından hoşlanmayan bazı zihniyet sahipleri tiyatronun varlığını ortadan kaldırmak isteseler de hep kaybetmişlerdir”.
Sizi, 27 Mart’la ilgili medyada tek sütuna sıkıştırılmış bir haberle baş başa bırakıyorum:
Atatürk Kültür Merkezi (AKM) çalışanları, tiyatro oyuncuları ve onları destekleyen sivil toplum ve meslek örgütleri, AKM önünde toplanarak, kültür merkezi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılmaması için gösteri düzenledi.
Sanatçılar, bazı sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütlerinin üyelerinden oluşan grup, Taksim'de protesto gösterisi yaparak, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılmamasını istedi.Tiyatro sanatçısı Orhan Aydın tarafından okunan basın açıklaması metninde, gecekondularda yaşayanların evleri yıkılırken direndikleri belirtilerek, ''Biz de kendi salonlarımızı, sahnelerimizi aynı niyetle, dikkatle, özenle korumalıyız. Tek bir koltuğumuzun, tek bir spotumuzun başkası tarafından sökülmesine izin vermemeliyiz. Bedenlerimizi kalkan ederek, gerekirse dozerlerin önüne yatarak salonlarımızın yıkılmasına 'hayır' demeliyiz. Sanat korkakların işi değildir. Hele tiyatro hiç değildir'' denildi.

12 yorum:

Pınarın Klubesi dedi ki...

Sanat korkakların işi değil, hele tiyatro hiç değil, gerçekten. Apayrı bir özen, çaba ve emek gerektirir. Çok şeyden ödün verip, bir alkışa kanaat getirmektir. Ünivesitenin ilk yıllarında amatör bir tiyatro kulubünde başlayıp, sert bir kayaya çarpmış gibi hissettim kendimi. Kolay sandığımız iş meğer ne zormuş, gittikçe daha zorlaşan, sabrı ve gücü ölçen bir iş. Bu sabrı ve gücü gösterenler içinse harika bir duygu bekliyor sonunda. Başarmanın ve alkışların verdiği mutluluk...
Devlet tiyatrosu oyuncularına hiç haksızlık etmek istemiyorum ama ben nedense amatör oyuncuların çıkardığı, profosyonellere taş çıkaran tiyatro oyunlarını daha çok seviyorum. Sahneye daha yakın olmak, onları kendine hem fiziksel hem manevi olarak daha yakın hissetmek de bunda etkili olabilir. Bu amatörlükle nasıl bu kadar başarılı olduklarını görmek te diğer şaşırtıcı unsurdur. Robert kolejinin oyununu seyretmeyi ben de çok isterdim. Bu haftasonu gidip te üniversitemin kültür merkezini bir ziyaret edeyim, kimler var kimler yok. Genelde tiyatro ile uğraşanlar okuldan hala mezun olamamış, salonda dolaşıyorladır:)
sevgiler

Punto dedi ki...

Sevgili Pınar; Tiyatroların yaşaması için seyirciye ihtiyaçları var. Çok fazla tiyatroya giden bir kültürümüz yok. Acaba bunda ağır oyunların sahneye konmasının da payı var mı? bilemiyorum. Sinema gibi çok fazla reklamları yapılmayınca giden de olmuyor, bağnaz yöneticiler de bunlara boşuna maaş mı vereceğiz diyorlar.

B5 dedi ki...

AKM ile ilgili gelismeler gercek mi? Bugun Noni´nin sayfasinda da okudum. Sonra da internette iki senedir kesinlik kazanmayan bir suru haber buldum. Anlayamadim bu gereksiz, hatta tuhaf karar nedendir?
Neden illa o bina? AKM´de cok anilarim oldu benim de. Yikilmasini hayal etmek bile istemiyorum.
Tiyatroya gelince, ben erken yasta biraktim. O zevki biraz tattim sayilir. Buyuk amcam T.C. ilk konservatuarinin ilk mezunlarindan. Gökcer´ler ile. Ama Tiyatro askina genc yasta vefat edenlerden. Bu büyük bir sevgi olsa gerek. Herseye karsin devam etmek. Karsiligi elbette mantar gibi ortaya cikan pop sarkicilarinin kazandigindan cok daha farkli. Hem nicelik hem de nitelik acisindan.
Fark belki de bunu anlayabilmekte..
Sevgilerimle,

Punto dedi ki...

Sevgili B5;
AKM ile ilgili bir yıkma niyeti var. kesinleşti mi bilmiyorum. Yeni bir kültür sarayı yapılacak deniyor.
Atatürk döneminde, güzel sanatlara verilen önemin bugün onda biri bile yok. Yazıdaki müzik öğretmeni benim babam. Onun Köy Enstitüsü anılarını 5-6 günlük bir yazı şeklinde sizlerle paylaşacağım. Nisanı bekliyorum.
Ben de sadece kemençe, tulum zurna ve ağız mızıkası çalınan bir bölgede, babamın çaldığı klasik müzik parçalarıyla büyüdüm. O heyecanı yaşamış biri olarak bugün özellikle müzikte gelinen noktaya çok üzülüyorum.

Berceste dedi ki...

Eşimin köyüne gittiğimizde bak dedi, burası bizim köy meydanı ve şurada gördüğün yer de açıkhava tiyatrosu. Ben şaşırdım. Yok dedi şaşırma, bizim ahali önemli günlerde burada toplanır, oyunlar oynardı, seyrederdik... Sonra konu komşu oturmaya geldi, teyzelerden biri eşimin sünnet düğününde oynadığı bir oyun ile milleti gülmekten kırıp geçirmiş, haydi dediler geline de oynayalım. 60'lı yaşlarının keyfini süren teyze eskisi kadar çevik olamasa da bizi gene güldürdü... Tiyatro sahnesi değildi ama içindeki tiyatro sevgisi idi. Ben de uğraştım okul yıllarında. Gerçekten emek ister, her rolün altından kalkmayı becerecek yürek ister! Peki ne değişti yıllar yılı da köylerden, şehirlere seyircisiz kaldı sahneler :( Kitabı hakkını vererek okumayan, gösteriş olsun diye gündemdeki kitapları okuyor gibi yapanların sayısı mı arttı? Geri kafalılarınki mi? AKM'de sahneye çıkmış biri olarak kınıyorum yıkmak isteyenleri! Daha iyisini yapacaklarsa, tüm dünya kentlerinde yaptıkları gibi eskisini yok etmeden bambaşka bir yere yapsınlar! Paris'te kim Opera binasını yıkıp, çok daha iyisini yapacağız diye yola çıkabilir?

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek; Haklısın tiyatro hepimiz içinde. Modern eğitim sisteminde artık ezber yok, canlandırma var. Bir çok bilgi oyunlarla veriliyor gençlere.
AKM bir sembol, onların niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.

B5 dedi ki...

Berceste güzel söylemis :) Paris Opera binasi sehir insanlarinin yön bulmaya yaradigi, diger ülkelerden sanatcilarin sahne alabilmek icin yaristigi Mekke resmen.. Hayatta dokunulamaz (icindeki eserler bir yana)..

Türk müzisyenler üzerine bir yazi yazmak istiyordum ama gerekli parcalari hala bulamadim. Tulum zurnayi ise yakindan hic görmedim. Müzik ögretmeni babanizin köy enstitüsü anilarini sabirsizlikla bekliyorum! :)
Sevgilerimle,

Punto dedi ki...

Sevgili B5; Ben de katılıyorum Berceste'nin önerisine. Yapacaksan kültür merkezini o kadar çok yer var ki. Ona buna satacaklarına değil mi?
Dünkü Hürriyet'teydi sanırım. Ertuğrul Özkök binayı sevmezmiş, onun için yıkılsınmış gibi bir şeyler gevelemiş. Başka söze gerek var mı?
Müzik konusunda nasıl bir şey arıyorsanız yardımcı olacak birilerini bulabilirim.
Tulum zurna, gaydanın karadeniz versiyonu.

nicomedian dedi ki...

Robert de BÜO da her zaman tiyatroya önem verdi ve bunun sonucunda çok iyi profesyonel oyuncular izlemek fırsatı bulduk.
AKM'nin yıkılmak istenmesinin sebebi bence açık: Ticari rant.
Herşeyi paraya dönüştürmek isteyenler tiyatro sanatına saygı mı duyacak? Herşeyin haraç mezat satılmasına veya yıkılmasına içim acıyor.
Öte yandan bir enstitülü çocuğu olarak Beşikdüzü K.E. ile ilgili paylaşımınız beni çok mutlu etti. Enstitülerle ilgili kendimce bir kitap koleksiyonu oluşturmaya çalışıyorum. Babanızın anıları kitaplaştı mı?
Madem tiyatrolar gününü 'idrak' ettik. Öyleyse İstanbul'da oturanlar için benden bir tiyatro önerisi: Kadıköy'de Oyun Atölyesi'nde Jan Dark'ın Öteki Ölümü var. Hem bol bol güldüren hem de insanı düşünmeye davet eden (insanın nereye kadar alçalabileceğini ya da inancı uğruna neleri göze alabileceğini sorgulayan) bir oyun. Başrolü Haluk Bilginer oynuyor (çok iyi bir oyun çıkarıyor)

Selamlar, sevgiler

Punto dedi ki...

Sevgili Şefika;
Babamın anıları ne yazık ki kitaplaşmadı. Sadece Cumhuriyet'te Mustafa Ekmekçi'nin sütununda bir kısmı yayımlandı. Ben de onları tekrar yazdım. Hiç dokunmadan nisanın ilk haftasından itibaren günlüğe koymayı düşünüyorum. 5-6 günlük bir yazı.
Köy Enstitülerinin bir derneği var. kız kardeşim yönetiminde. Ciddi şekilde döküman topluyorlar. Belki sizin onlara, onların size faydası olabilir. Niyetleri tabii enstitülerin tekrar açılması değil. Niyetleri o eğitim felsefesini tekrar hayata geçirebilmek.

nicomedian dedi ki...

O felsefe, -biliyorsunuz yaparak öğretmeye dayalı- tekrar canlanabilse ne güzel olur. Amerikalı Firby gelip bu konuda tez hazırlamış biliyorsunuz. Bütün dünyanın hayranlığını kazanmış bir sistem söz konusu orada. Enstitülü öğrencilerin hepsi de çok köklü kültür sanat eğitimi ve mesleki eğitim almışlar. Geçenlerde Yeni Kuşak İstanbul şubesinin yemeğine gitti bir iki enstitülü tanıdık. Sözünü ettiğiniz acaba orası mı? Ben de kendileriyle bağlantı kurmak istiyordum. Arada konuşuyorduk bu konuyu. Kız kardeşinize e-posta atabilir miyim?

Punto dedi ki...

Sevgili Şefika; Yeni Kuşak onlar mı bilmiyorum. Dernek başkanı Marmara Üniversite'sinde ögretim üyesi. Kardeşim de öyle. Kardeşimin mail adresini size atarım maille.