15 Mart 2007

Siz siz olun "tedbiri" elden bırakmayın

KAYNAK SULARI İLE BESLENİYOR: Abant Gölü’nün bir krater gölü olduğu söylenir. Son yıllarda gelişen bir başka görüşe göre ise göl, kalker arazideki çökmeler sonucu oluşmuş. Gölün etrafı çam ve köknar ağaçları ağırlıklı ormanla kaplı. Göl akarsularla beslenmiyor, kaynak suları ile besleniyor. Gölün en derin yeri 45 metre. Yazın göl etrafında açan sarı ve beyaz nilüferler göle ayrı bir güzellik katıyor.
Telefon çaldı. Canı sıkkındı zaten. 1988 yılıydı. İşyerinde sorunlar vardı. Medya krize girmişti. Çalıştığı gazete kapandı kapanacak duruma gelmişti. Sorunlar bir türlü aşılamamıştı. Aşılacak gibi de görünmüyordu.“Kim acaba. yine dedikodu için biri arıyordur” dedi, telefona uzandı. “Alo” dedi. “Ağabey, ben Hasan. Hasan Usta”. Hay Allah, Hasan Usta, motor tamirciliğinden büyümeğe çalışan bir dostuydu. Okumamış, bir motosikletçinin yanına çırak olarak girmiş, işi öğrenince de kendine bir dükkan açmıştı. Çekirdekten yetişme motorcuydu. Bir çok mühendisi cebinden çıkarırdı. Karadenizli olduğu için ağır basan yaratıcılık yönü, onu piyasanın en iyilerinden biri yapmıştı.“Ağabey” dedi Hasan Usta. “Canının sıkkın olduğunu biliyorum. Benim de canım sıkkın.Var mısın? Eşlerimizi de alalım, iki günlüğüne Abant’a gidelim. Hava değişikliği ikimize de iyi gelir”. Fena fikir değildi. Cuma günü gidilir, pazar akşamı dönülürdü. Hava da çok güzeldi. Gerçi yılbaşına bir hafta vardı ama İstanbul o yıl bahar havası yaşıyordu.“Olur” dedi. “Cuma günü gideriz. Senin arabayla mı gideceğiz? Eğer senin arabayla gideceksek bizi almaya geldiğinde benim arabanın yanına gel. Bazı eşyaları senin otomobiline aktaralım”.“Tamam. Olur” dedi Hasan Usta. Beşiktaş’ta oturuyordu ve tedbirli olma konusunda çok titizdi. Çocukları onun tedbirli olmasına takılır “ Babamız Afrika’ya gitse, şemsiyesini, çizmesini yanında götürür” derlerdi. Hasan Usta gelince arabasının bagajını açtı, zincir takılmış hazır iki oto lastiğini gidecekleri arabanın bagajına koydu, teknede kullandığı uzun çapa halatını da diğer arabaya aktardı. Hasan Usta kıs kıs gülüyordu; “Ağabey” dedi, “Bir şey unutmadın mı? çapa nerede? Oltalar falan. Belki gölde balık da tutarız.” O aldırmadı. “Ne olur ne olmaz. Kış havası bu. Belli mi olur” diye geçirdi içinden. İki aile yola çıktılar. Bolu Dağı’nı aşıp Abant yoluna saptılar. Otele gelip yerleştiler. Biraz sis vardı ama hava pırıl pırıldı. Gölün etrafını şöyle bir dolaştılar. Akşam yemeğinden sonra da otel etrafında tur attılar, temiz havayı ciğerlerine çektiler ve yattılar.

HER TARAFTA KAR VAR

Eşi uyuyordu, erkenden kalktı, biraz dolaşmak istedi. Otelin koridoruna çıktı, dışarıya baktı. “Hay Allah” dedi. Dışarısı bembeyazdı. “Yine sis var” diye içinden geçirdi. Otelin giriş kapısından dışarıya çıkınca dondu kaldı. Otelin önündeki yolda ve otoparkta tek bir araba bile yoktu. Sis mis de yoktu, toz halinde kar yağıyordu. Biraz daha dikkatli bakınca her tarafın karla kaplı olduğunu gördü. Arabalar tümüyle kar altında kalmıştı.
Gece yağan kar 1.5 metreyi geçmişti. “Eyvah” dedi. “Ne yapacağız şimdi”.Hasan Usta da erken kalkanlardandı. O da dışarısını görünce şaşırmıştı. “Ağabey” dedi. “Bu ne kar böyle”.
Otel yavaş yavaş uyanıyordu, otomobilini göremeyenler “şok” geçiriyordu. Hadi İstanbullular tedbirsiz gelmişlerdi, karlı yaşamağa alışık değillerdi, Ankaralılara ne oluyordu?
Otelin küçük greyderi girişin önündeki yolu açmıştı ama otoparktaki otomobiller kar altındaydı. Bir telaş başladı araç sahiplerinde. Otomobilleri kardan çıkarma telaşı. Küreği kapan otomobilinin başına koştu.
Greyder otoparka giremiyordu. Otomobillere zarar verebilir diye. O sadece yolu açmıştı.Büyük bir faaliyet başladı, herkes aracının önünü temizliyordu ama aracların kımıldaması ne mümkün.
BÖLGEYE KAFKAS GÖÇMENLERİ YERLEŞMİŞ:Gölde yaşayan Abant alabalığı yılın belirli zamanlarında ücretle avlanabiliyor. Gölün etrafında geyik çuftliği kurulmuş. Belirli bir sayıda geyik her yıl doğal ortama bırakılıyor. Bölgenin tarihi M.Ö 5000-3000 yıllarına kadar ta Hititlere kadar uzanıyor. Bölgeye 19.yüzyılın ikinci yarısından sonra Kafkas göçmenleri yerleşmiş.

Zemine basılı kalan lastikler patinaj yapıyor, tüm araçlar durduğu yerde hoplayıp duruyordu. Kimsede zincir yoktu, zincirsiz lastiklerle bu iş yürümüyordu. Havanın güzelliğine kananlar zincirsiz gelmenin cezasını çekiyorlardı. Otelde de zincir yoktu. Bolu’ya telefon edildi, zincir siparişleri verildi ama yol kapalıydı, zincirler nasıl gelecekti?
Hasan Usta’ya “aç bakalım şu bagajı. Ön lastikleri sökelim, zincirli lastikleri takalım ve buradan çıkalım” dedi. Hasan Usta bu konuların piriydi zaten. Ön lastikleri değiştirdiler zincirli lastikleri taktılar ve otoparktan ilk çıkan onlar oldu.
İş bununla bitmemişti. Uzun halatı da çıkardılar bagajdan. 10-15 kişi olmuşlardı. Denizden kayık çeker gibi halatla otoparktaki tüm araçları "haydi hop, haydi hop" sesleri arasında çeke çeke otelin önündeki yola çıkardılar.
Şimdi iş, Abant’tan aşağıya inmeye kalmıştı. Yol kapalıydı. Pazar döneceklerdi ama bir gün daha kalmak zorunda kaldılar otelde. Pazartesi sabahı yol açılmıştı ama bir araçın geçebileceği genişlikte. Zincirsiz bırakmıyorlardı kimseyi. Kimsede de zincir yoktu ya, onlar ise hazırlandılar ve zincirli otomobilleriyle inişe geçtiler.
Bolu Dağı’nı zincir olmasına rağmen çok zor indiler. Düzlüğe geldiklerinde ne kar vardı, ne fırtına. Sanki bambaşka bir dünyaya gelmişlerdi. Bir kahvenin önünde zincirli lastikleri çıkardılar, günlük güneşlik bir havada İstanbul’a doğru yola çıktılar.
Yol boyunca neşelenen Hasan Usta “Ağabey bu olay bana iyi ders oldu. Ömrümün sonuna kadar bu tecrübeyi unutmam. Şimdi seni takdir ettim. Balığa giderken sandalda neden uzun bir halat, çapa ve bir şişe su bulundurduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hatta balığa çıkarken sende elektrik feneri de bulunuyor, sahi o ne işe yarayacak?” diye sordu. “Bak Hasan Usta. Balığa çıktın, motorun arızalandı. Çapa seni bulunduğun yerde tutmak için. Su yaşaman için. Elektrik feneri de seni aramaya geleceklere yol göstermek için” cevabını verdi.
Hasan Usta, o gün bugün hep bu olayı anlatır, tedbirli ağabeyinin kulaklarını çınlatır. Siz siz olun, özellikle Abant’a giderken tedbiri elden bırakmayın.

12 yorum:

Pınarın Klubesi dedi ki...

Ben hikayedeki tedbirli kişiyi tanıyorum sanki:) Gerçekten kimin aklına gelir, o havada kar lastiği ile gitmek. Balıkçılık da tedbirli olmayı gerektiriyor. Karadenizli ve de tecrübeli olanlar biliyor:) Denize güven olmaz:)
Geçenlerde Abanta gidecektik ve hava bozunca vazgeçtik, İstanbul'da hava 2 derece ise Bolu kimbilir nasıldır dedim, vazgeçelim dedim, arkadaşlar bana mızıkçılık yaptım diyerek gücendiler ama o akşam öğrendik ki Bolu'da otobüsler mahsur kalmış 6 saat boyunca.
sevgiler

Tulosh dedi ki...

Korkuyorum gerçekten. Karlı günler hep böyle güzel anılarda mı kalacak sadece? Çok özlüyorum lapa lapa kar yağarken dışarıyı seyretmeyi.

Ananem hep anlatır ve ben büyük zevkle dinlerim eskileri.. Her sabah bir evin erkeği erkenden kalkıp köyün bir ucundan diğer ucuna kadar traktorle lastik izleri yaparmış ve tüm çocuklar o izlerden okula gidermiş. Okuldan tuvalete gidebilmek için tünel kazarlarmış bahçe içinde..

Çok isterdim öylesine çok kar yağışlı günlerde yaşamak.

Punto dedi ki...

Sevgili Pınar; Ben de tanır gibiyim o tedbirli insanı. O dönemlerde internet yok, cep telefonu yok. Şimdi internete girip 5 günlük hava tahminini görmek çok kolay. Üstelik tahminler tutuyor artık. Sahi, hava tahminine bakıp ona göre gitmek de bir tedbir değil mi? Yengeç burcunda doğanların tedbirle bir ilgisi var mı?

Punto dedi ki...

Sevgili Tulosh; Haklısın, karlı günlerde yaşamak, o atmosferi tadmak. Güzel şeyler. Çok küçükken Rize'de o kadar çok kar yağmıştı ki karlar kürenmiş, gidiş yolu, geliş yolu diye tüneller açılmıştı. Ama normal hayat devam etmişti. Halk tedbirliydi zira.Şimdi nerede o kar yağışları, nerede o tedbiri alacak insanlar.

suzan dedi ki...

Punto Abi, ben de tanıyorum bu tedbirli ve kendini dinleyeni. İnatçı demeyelim. Çünkü o da bana inatçı der. Biz de 23 Nisan'da Abant'a çiçekler arasında piknik yapmaya gitmiştik. Kızakla kayıp döndük..Çok zevkli bir gündü. Elinize sağlık..

Punto dedi ki...

Sevgili Suzan; İnatçılığın doğru yerlerde kullanıldığında işe yaradığına inanıyorum. Sen de doğru yerlerde kullanıyorsun inatçılığını. Bazen mi? bazen ben de ipin ucunu kaçırıyorum.

Berceste dedi ki...

Hem anı, hem bilgi iç içe ne kadar güzel bir yazı olmuş!

Bu arada benimle Cevat Kelle diye dalga geçenler bu yazıyı kesinlikle okumalılar :) Hani Levent Kırca'nın oyunlarından birinde elinde merdivenden, kovaya her türlü malzemeyi taşıyan bir kameraman vardı, benim çantada taşıdıklarım da ondan farksız olduğundan Cevat Kelle'ye çıktı adım :) El feneri, çakmak, makas, iğne, iplik... Ne ararsanız var, ama acısını belim çekiyor son dönemde :(

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek;
Sen yine Cevat Kelle ol. Aldırma Hasan Usta gibilere. Bir gün gelir çantanda taşıdıklarından biri, en ummadığın bir anda işine yarar.

Tuba dedi ki...

Ne kadar guzel bir yazi, nasil da keyifle okudum Punto amca (izninle ben de boyle hitap etmek istiyorum) anlatamam. 1984-1988 yillarinda ITU Insaat'da okurken, hafta sonu otobuse dolusur, Abant'a piknik yapmaya giderdik. Universite yillarimin en guzel hatiralari arasinda yer alir Abant. Sagolasin hatirlattigin icin. Yazilarini okumaya devam edecegim Punto amca, sevgiler Amerika/san diego'dan...

ERDIL dedi ki...

Yazi cok güzel.Keske yanimiza ögrendiklerimizi,Ananelerimizi,gördüklerimizi,dogrulari her seyden önce sevgiyi ve saygiyi da alabilsek.Cogu zaman onlari hep bir kösede unutuyoruz.
Saygilarimla.

Punto dedi ki...

Sevgili Tuba;
Sanal alemin Punto Amcası oldum. Seviyorum bu hitap şeklini.
Yazılarımı okuduğun için teşekkür ederim. Abant çoğumuzun hatıralarını saklayan,insana nefes aldığını hissettiren bir yöre. Yazımın anılarınızı tazelemesine sevindim. Umarım tatlı anılardır.

Punto dedi ki...

Sevgili Erdil; Haklısınız. Sevgi en son hatırlanan şey oldu.