7 Mart 2007

Ormanlı yemeği ve torun sevgisi

1930'lu yıllardan bir fotoğraf. Hikâyemizdeki yaşlı kadın, kızı ve iki oğlu ile fotoğrafçıya poz verirken, yıllar sonra bu fotoğrafın sanal alemde tekrar ortaya çıkacağını düşünebilir miydi?
Huzursuz bir geceydi o gece. Uyuyamadı bir türlü. Dışarıdaki fırtınanın sesi gittikçe yükseliyordu. Yattı uyuyamadı. “Acaba neredeler” dedi kendi kendine. Sonra kendini avutmak için “nasıl olsa bir limana girmişlerdir” diye düşünmeye çalıştı. Rüzgarın sesi azalacak gibi değildi. Üstüne bir yeldirme geçirdi. Evdekiler dalgaların sesine, rüzgârın uğultusuna aldırmadan uyuyorlardı. Dış kapıyı yavaşça araladı. Avluya çıkınca rüzgâr yüzüne kırbaç gibi çarptı.
Denize baktı, dalgalar kudurmuş, kayalıkları dövüyordu. Denize bakarken eşini hatırladı. Genç yaşta 27 yaşında kaybetmişti eşini. İki oğlu ve bir kızı ile dul kalmıştı.
Okumamıştı. İğne vurmayı öğrendi, ebeliği de. Köyde sağlık ocağı yoktu, yıllarca da olmamıştı. Tüm köyün iğnecisi ve ebesi olmuştu. Kimi gönlünden kopanı verdi, kimi de "param yok" dedi. Kimseden para istemedi. İğnecilikten ve ebelikten ne kazandıysa onlarla çocuklarını büyüttü. Kimseye güvenmemişti. İki oğlu ortaokuldan sonra okumamış, balıkçı teknelerinde çalışmıştı.
Çocukların amcaları tekne ustasıydı. Onlara bir balıkçı teknesi yapmıştı. Artık kendi tekneleriyle balıkçılık yapıyorlardı.
Üşüdüğünü hissetti yaşlı kadın. Ama bir süre daha denizin azgın dalgalarını seyretti. Kendi kendini teselli etti; “Bu havada çocuklar bir limana sığınmışlardır” dedi ve eve girdi.
Yarı uyanık yarı uykulu bir halde sabahı etti. Tahmini doğru çıkmıştı, köye haber gelmiş, denizdeki balıkçı tekneleri İğne Ada limanına sığınmıştı.

TORUNUM ORMANLI SEVER

Rahatladı ihtiyar kadın. O zaman hatırladı kızının küçük oğlunu. Torunu lisede okuyordu . O gün köye gelecekti, yorgunluğunu, uykusuzluğunu unuttu; “Torunum ormanlı yemeğini sever, gidip malzeme toplayayım” dedi.
Ahırdan iki ineğini çıkardı, önüne kattı, dağlara doğru yavaş yavaş yol aldı. Yıllardır inek beslerdi, ineğin sütünden yağ çıkarır, ayran, yoğurt yapardı.
“Ormanlı” onun adını verdiği bir yemekti. Ormandan yenecek ne kadar ot varsa topladı.
Topladığı otlara kendi bahçesinden pazıları, domates yapraklarını ve naneleri de ekledi.
Pazıları ve diğer bitkileri ufak ufak kesti, taze naneleri de ufaladı. Bol taze soğan ayıklayıp doğradı. Mısır unu ekledi, yemeğin tuzunu yağını koydu. İyice yoğurdu bu karışımı. Karışımın içine bir miktar da tuzlu hamsi koydu.
Ocağa odunları dizdi, tutuşturdu.
Geniş toprak kabını aldı kapının arkasından. Karışımı bir güzel yaydı toprak kaba. Ateşin ortasına sacayağını yerleştirdi. Kabı da onun üstüne koydu.
Toprak kabın üstünü de sacla kapattı. Sacın üstüne de yemeğin üstünü pişirsin diye köz haline gelmiş odunları yerleştirdi. Ormanlı hem üsten hem de alttan pişecek, mücver kıvamına gelince ateşten indirecekti. Ormanlı sofraya toprak kabıyla konacak, ev halkı ekmeğini banarak aynı kaptan yiyecekti.
Evet! 27 yaşında 3 çocuğu ile dul kalan ve yalnız başına çıktığı hayat mücadelesini azmi ile kazanan ihtiyar kadın benim anneannemdi. Ormanlı yemeğini seven torun da bendim.
Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir güçlü KADININ hayat hikayesinden bir kesiti sizlerle paylaşmak istedim.

28 yorum:

SaNeM dedi ki...

Cok guzel bir yaziydi, tesekkurler paylastiginiz icin.

Punto dedi ki...

Sevgili Sanem;
Anneannem küçük bir örnek. Keşke medya yeni yetme tiplerin peşine düşüceğine, fedakâr annelerin hikâyelerini bulup çıkarsa ve gençlik de onlara özense.

Pınarın Klubesi dedi ki...

Yazının sonunda gözlerim doldu ve şu an yazdıklarımı göremiyorum:)
Çok güzeldi yazınız, orman yemeğin yapılışı çok güzel anlatıldı.

Ben de güçlü bir kadının torununun kızıyım. Oda köyün ebesiymiş, askerde şehit düşen eşinden kalan ve biri hariç hepsi şehit düşen 5 oğlun anası... 5 yiğidin acısına dayanan yürek nasıl güçlü olmaz. Şehit düşmeyen tek oğlun torunuyum ben de.
Cengiz Aytmatov, "Toprak Ana" kitabında bu kadını çok güzel anlatır.
Bu günü unutmayıp böyle güzel bir yazı ile hatırladığınız ve bize hatırlattığınız için çok teşekkürler...

cenebaz dedi ki...

Punto bey, anneannenizin hikayesini duygulanarak ve ibretle okudum. Bu hikaye bana benim anneannemin hikayesini hatırlattı. Hatta daha önceki postlarımdan birinde de yazmıştım. Benim anneannem de 32 yaşında 2 çocukla dul kalınca fabrikada işe girip çalışıyor. O güne dek ekmek almaya bile gitmemiş bir kadın.
Sanırım kadınlar bu tür darbelerde erkeklerden daha güçlü. Kaldığı yerden yaşamaya ve savaşmaya devam ediyorlar.(Sözüm meclisten dışarı:D)

Punto dedi ki...

Sevgili Pınar,
Anneannelerimizin yaşadığı Türkiye'yi bir düşün. O şartlarda dimdik ayakta kalmak, Sevgili Cenebaz'ın dediği gibi kadınların erkeklerden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Onun için diyorum ki medya neden bu örnek insanların hikayelerini günümüze taşımaz?

Punto dedi ki...

Sevgili Cenebaz;
Hepimizin ailesinde güçlü kadın portreleri vardır. Kadınların daha güçlü olduğu yorumuna katılıyorum. Hatta diyorum ki eşini, çocuklarını bırakıp kaçan o kadar çok erkek örneği var ki.

Berceste dedi ki...

Çok duygulandım bu satırları okurken, gözlerim doldu...
O yılların kadınlarıö günümüz kadınlarından çok daha bilge, çok daha güçlü imiş. Onlardan öğrenilecek çok şey var. Sizin dediğiniz gibi keşke günümüzde onların hayatları anlatılabilse...

yok ki dedi ki...

Yazınızdan çok etkilendim. Benim annem de böyle güçlü bir kadın. Maalesef uzağında ve çok özlemiş olmak yazınızı da okuduktan sonra iyice kalbimi sızlattı.

Bu arada Ormanlı ismi tanıdık gelmedi fakat verilen tarif çok tanıdık. Babaannemin yaptığı hamsikol (hapşikol da olabilir bilemiyorum, hafızamda kalan bu) hamsili ekmek ile aynı.

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek;
Karadenizli kadınları iyi biliyorum. Çoğunun eşi gurbete gitmişti. Evin erkeği, çocukların hem annesi hem babası oldular. Örnek olacak öyle güzel hikayeler vardır ama kim onların peşine düşecek?

Punto dedi ki...

Sevgili Yok ki;
Hamsi koli'ye benziyor zira içinde mısır unu ve hamsi var. Ama pazı ağırlıklı olmak üzere ormanda bulunan otlar da içine konuyordu. Anneannem Karadenizliydi.
Hamsili ekmek, ekmek kıvamındadır, içinde ot yoktur. Ormanlı yemeği diye bir yemek bilinmez. Bu anneannemin verdiği isimdi. Ormanlı mücver kıvamında hatta biraz daha yumuşak olurdu. Ekmek banıp yerdik. Mısır ekmeği tabii.

Acalya dedi ki...

Ne guzel anlatmissin. Sevgisi ve ilgisi herkese yeten tum annelere, kadinlara buradan selam olsun.

Punto dedi ki...

Teşekkür ederim Acalya;
Ana gibi yar olmaz sözü ne kadar doğru bir söz. Annelerimizin kıymetini bilelim, yaşayanları her fırsatta öpelim, yaşamayanları da benim gibi bir vesile bulup analım.

Oya Kayacan dedi ki...

Çok keyifli bir yazı. Hele keçe 'pantufl' görmek yeniden, gözlerim parladı.

Punto dedi ki...

Sevgili Oya Kayacan;
Hiç dikkat etmemiştim pantufl'a. Sahi Türkçesi nedir acaba?
Yazıyı beğendiğinize sevindim. Ben de mutluyum anneannemi tekrar andığım için.

acemi aşçı dedi ki...

Herkes gibi ben de çok beğenerek okudum yazınızı.
Bu kadar güzel kaleme aldığınız ve paylaştığınız ve için teşekkür etmek istedim.
Sabah kuşağı programlarına fırlayıp, sorunlarına ekranlarda çözüm arayan bu kuşağın aksine, gücünü yalnızca kendinden alan eski toprak insanların, ya da onlar gibilerin yaşanmış öykülerini gün yüzüne daha çok çıkartmamız gereken bir zamandayız diye düşünüyorum. Anlattıklarınız bu yönüyle de beni duygulandırdı.
Sevgiler
İpek

Punto dedi ki...

Sevgili İpek;
Medyada çalışırken kafamızı kuma sokup çalışmışız. Babam hiç bir zaman bizden bir şey istemedi.
Köy Enstitüsü'nde öğretmendi. O yıllardaki fedakârlıklarını, yaptıklarını kimseyle paylaşamadık. İş işten geçtikten sonra hayıflanmak bir işe yaramıyor artık.

Mine dedi ki...

Ne güzel anlatmışsınız anneannenizi...
Bizlerle paylaştığınız için teşekkürler!

Punto dedi ki...

Sevgili Mine;
Teşekkür ederim okuduğunuz için.
O devrin kadınları, yokluk içinde bizleri yarattılar. Ne kadar anlatsak yine de anlatamayız onları.

Tulosh dedi ki...

Punto Ağabey nasıl güzel yazmışsın yine...

Büyüklerimiz ne kadar zor şartlarda hayata gögüs germişler, tek başlarına ve yalnız. Haklarını nasıl öderiz onların. Sabah saat beş gibi başlar bitmek bilmeyen odun, hayvan, yemek, bağ bahçe işleri hava kararana kadar bitmez. Akşam olunca hepsi yorgun düşer.

En ufak şeyleri bie büyük sorun yapanlar var şimdi. İnsanlar git gide mutsuzlaşıyor hiçyere.
Büyükleri örnek almalıyız herzaman onlar kadar güçlü olamasak bile.

Punto dedi ki...

Sevgili Tulosh;
Haklısın, gerçekten büyüklerimizi örnek almalıyız. Bu konuda medyaya büyük iş düşüyor. Nice kahraman anneler var ülkemizde. Medya onların hayat hikâyelerini günümüze getirebilse. Bir gün olur mu böyle bir şey?

Oya Kayacan dedi ki...

Merhaba sevgili Punto, pantofl sözcüğünün türkçeleşmişi yok sanırım. Fransızca 'pantoufle', yumuşak iç mekan ayakkabısı anlamında. Bizim aile efradının ve çevremin diline de pantofl olarak dolanmış. Şoson sözcüğü de kullanılır sıkça, bot anlamında. Pantofl da, chausson ve pantoufle arası bir tarz zaten.
Bazı sözcükleri ille de Türkçeleştirmek gelmiyor benim içimden. Özellikleri kayboluyor, anılarım yok oluyor, alışkanlıklarımı hor görüyormuşum gibime geliyor...

Asortik Krep dedi ki...

Benim ilgimi ise İğneada limanı lafı çekti..Benim de Annemin babaannesi ve annesi yaklaşık o zamanlarda orada yaşıyorlardı :)

Punto dedi ki...

Sevgili Oya Kayacan;
Bilgiler için teşekkür ederim. Dilimize girmiş yabancı kelimelere bir şey demiyorum tabii. Hele Türkçeleştireceğiz diye uydurulan kelimelere karşıyım. Zaten kötü olan kelimeler dilimize yerleşmiyor.

Punto dedi ki...

Sevgili Asortik krep; Rumelifenerli balıkçılar fırtınada İğneada Limanı'na sığınırlardı. O zamanlar tekneler küçüktü, fırtınaya dayanaklı değildiler. Şimdi tekneler çok büyüdü, ve hızları arttı, İğneada Limanı kullanılıyor mu bilmiyorum.Anneannem Rumelifenerli.

Asortik Krep dedi ki...

Punto Amca, ( hitabımı uygun görürseniz) İğneada Limanı hala kullanılan ve doğal güzellikler bakımından etrafı eşsiz sayılabilecek bir çevreye sahip küçük bir tatil yeridir.Çevresinde ki doğal sulak alanlar yüzünden koruma altına alınmış sadece deniz balıkçılığı değil tatlısu balıkçılığı için ve kamp yeri için çok uygun bir beldedir.Hala İstanbul Lokantalarına Karadenizden çıkan balıklar satılır..Hala da Karadeniz fırtınaları için küçük bir sığınaktır.

Punto dedi ki...

Sevgili Asortik krep;
Punto Amca hitap şeklini seviyorum.
Evet. İğne Ada Karadeniz'in incisi. Çocukluğumda balıkçı teknesi ile 2 gece kalmıştık limanda. Köylülere balık vermiştik. Son yıllarda görmedim orasını. Sanırım yamaçlar yazlık evlerle dolmuştur.

Hanife dedi ki...

Yazinizi okurken gozlerim doldu. Anneannem aklima geldi. O da evin gecimi icin yillarca hali dokumus, yasliliginda yuruyemez olmustu, bukulmekten hasta olan bacaklari yuzunden.
Saniyorum herbirimizin hayatinda guclu kadinlarla ilgili hatiralar, hikayeler var.
Cok guzel bir yaziydi, tesekkurler paylastiginiz icin..

Punto dedi ki...

Sevgili Hanife;
Haklısınız. Hepimizin ailesinde güçlü, kahraman büyüklerimiz var. Düşünün, Türkiye'nin en zor döneminde yaşadılar. Hepsini rahmetle anmamız gerektiğine inanıyorum.