17 Nisan 2007

Köy Enstitüleri..Beşikdüzü...Ve babam

Babamın gerçek takipçisi kız kardeşim oldu...Ne yazık ki Beşikdüzü bölümünde o yoktu..Doğmamıştı.Keşke o da olsaydı.Babam ne kadar mutlu olurdu... Bugün sadece fotoğraflara bakarak yerleri, olayları ve kişileri hatırlamakla yetinmek olayı anlatmağa yetmiyor.Olayları gelişmeleri ve sonuçları da görmek zorundayız.. Keşke o sistem, Köy Enstitüleri gelişse günün koşulları içinde büyüse ve eğitime hayal edemeyeceğimiz katkıları yapabilse idi...Ne denli bir fırsatını kaçırdığımızı bugün tam olarak bilen var mı?
.................
Babamın öğrencilerine, müziğe ve eğitime düşkünlüğü, annemin yalnızlığını yaratan ilk etkendi...Ben çok sonra fark ettim..Annem yalnız bir kadın olmuştu..Ama mutsuz bir kadın değildi. Giderek bana aşırı düşkünlüğü de bu yalnızlığın yarattığı bir sonuçtu...Babamın günü nerede ise 24 saati, müzikle öğrencileri ile vereceği konserle yetişen veya yetişmeyenlerle doluydu...Zaman zaman akşam yemeklerinde kısa sohbetler yapabiliyorduk..Bunların hemen neredeyse hepsinde küçük kardeşim Akın’ın yaramazlıkları konuşulurdu... Vukuat olmadığı anlarda ise öğrencilerin ne kadar kısa sürede, ne kadar ilerledikleri kimin daha iyi keman çaldığı, kimin sesinin koroya yatkın olduğunu anneme anlatırdı.Annem her zaman büyük bir sabır ve hayranlıkla dinlerdi...Anlar mıydı bilmiyorum..Ama dinlerdi... Evin çarşıya dönük hemen her işi, benimle yürüyordu.Annem her aradığında ben yanındaydım...
Yanında daha az bulunduğum tek dönem konsere ve tiyatro oyununa hazırlandığımız dönem oldu...O dönemde Akın, benim de yokluğumu fırsat bilip sokak talimlerini sıkılaştırmıştı...Hemen her gün diğer çocukları büyük bir ciddiyetle boy sırasına sokar, ellerine birer sopa vererek askeri çalışmalarını sürdürürdü....Hemen her gün şikayet edilen konu bu talimler olmaz, talim sonrasında meydana gelen Akın’a göre hatalardan kaynaklanırdı..Yorulan veya sırayı bozan çocukların ellerine ve omuzlarına inen sopalar canlarını yakar, başı bozuk askerlerin firarı ile sonuçlanırdı.Ve mangaya giren çocuklar hemen ağlayarak annelerine koşardı.Ve annelerin pek çoğu anneme gelir, oğlunuz çocukları dövüyor şikayetini tekrarlardı. Benim milli görevim, Akın’ın çocukları dövmesini önlemekti...Önleyemediğim anlarda da çocukların Akın’ın mangasına girmemeye ikna etmekti...Ama her ne hikmet ise her ikisi de çok kere olmazdı... Bugün yazı masamın sol yanında Mete’nin resimleri var...Akın’ın torunu Mete’nin..Yan yan bana bakıyor...Dedesinin bakışlarını hatırlamamam mümkün değil... Bize ne mi kalıyor.? Sadece hatıralar değil. Onların bizi taşıdığı daha değerli şeyler yok mu? Yanlışları daha iyi görebilme imkânı yok mu?

Babamın en büyük hazinesi kemanlarıydı. son günlerine kadar keman çalmayı sürdürmüştü.
Siz hiç babamın -keman çalışını demiyorum- kemana sarılışını, kemanı tutuşunu gördünüz mü? Onun yaşam tarzını bu tutuştan daha iyi ne anlatabilir!.. Bütün benliği ile ona sarılırdı..Dünyalar onun olmuş zannederdiniz...Çıkan ses titreşimleri ile gök yüzüne çıkan bulutları andırırdı...Çaldığı nota ne olursa olsun keman ona yeterdi... Galiba benden sadece eskiye ait resimleri anlatmam istendi...Oysa ben gideceğim adresteki tüm sokakları sağa dönüşleri ,tırmanışları durakları esleri de cümlelere yüklemeğe çalışıyorum. Çoğunun asker traşı gibi saçları kısaydı...Kolları sıvanmış gömlekleri ile koca koca taşları kırdıklarını hatırlıyorum...Belli ölçülerde kırılıyordu taşları...Öğretmenler bu işi kontrol de ediyorlardı...Şöyle kıracaksın deniyordu ara ara..Harçların karıldığı öbek öbek inşaat malzemelerinin sıralandığı manzara giderek yerini beyaz kireç kokusuna bırakıyordu..... Ablaların denize yakın büyük salonun duvar dibinde, makyajlarını tazelemeleri, belli kıyafetler için nasıl yardımlaştıkları bugün gibi gözümün önünde... Çok kere keman çalanlar daha öne çıkıyor...Babamın üç dört öğrenciyi birden dinleyebileceğini sanmıyordum...Ama çok kere biri ile uğraşırken diğerinin yanlış bastığı notaya hemen reaksiyon gösterirdi.

Hazırlanan müsamerenin ve konserin maskotu gibiydim. Hem Babalar ve Oğullar piyesinde rolüm vardı, hem de konserde keman çalıyordum...Çalıyordum da çok da iyi değildim...
Provalarda gelip gelip takıldığım bir yer vardı...Babam işi sıkı tutuyordu. Orada ona baba demem mümkün de değildi...Gelen prova gelip çattı. Ben hala aynı yerde yanlış yapıyordum.Parçayı çalarken nasıl korktuğumu nasıl dizlerimin titrediğini anlatamam...
Ayni notayı bütün dikkatime rağmen yanlış çaldım...Babam beni uçuracak diye bekledim...Sopasını kemanın arkasına üç kere vurdu...
--Baştan alıyoruz..dedi...
Bana baktı sadece artık alışmış olman gerek...Konserde bunu yapamazsın durmayacağız çalmaya devam edeceğiz dedi...
Oysa ben konserde o yanlışı gene yaptım...Ama yapmamış gibi devam ettim...Çalarken durmadım...Konser sonunda gelen alkış tüm hataları siliyordu...
Hayattaki bir gülücük, küçük bir sevgi okşaması gibi....Babam başımı okşamış, hatamdan hiç söz etmemişti...
............
Devlet ileri gelenlerinin beğenisi ile konserin yankısı o dönem için önemli oldu...Kalabalık bir oyuncu grubu kalabalık bir dekor çalışması olmuştu...Ayni konseri tekrar etmemiz için Artvin’e gittiğimizi hatırlıyorum...Hayır cümleyi doğru kurmak gerekirse unutamıyorum..Sadece Artvin’in güzelliği değil ileri kültürü kadar yolunu da unutamıyorum.Ben temsilde birlikte oynadığım bir ablanın yanında ve pencere yanında oturuyordum...Artvin’e yaklaştık dedikleri sırada dağların arasındaydık ve yola bakınca ben uçurumu sadece uçurumu görebiliyordum.Otobüsün tekerlekleri nerede ise havada imiş gibi geliyordu bana.....Otobüs şoförü arabadan inen muavinin de yardımı ile en az dört beş virajı üç dört ileri geri manevra ile alabiliyordu. Böylesine zor ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra Artvin’de bir okulda kaldık..Hem konser hem temsil çok daha iyi gitti.Üstelik ben de hata yapmadan çaldım...
.................
Çok kısa bir dönemde köylerinden yeni gelmiş öğrencilerin Koro çalışmaları hayret edilecek kadar hızlı gelişiyordu..O döneme kadar yapılmamış bir işi başarmışlardı...Şimdi olayın büyüklüğünü daha iyi anlıyorum..Babamı da ...

“ Tek seslilerle gidilecek yol bellidir .. Tek kişilik bir yoldur...Çok seslilik toplumun yaşamını da terbiye etmeğe yarar.....Farklı seslerin çıkması belli bir disiplin ve terbiye yok ise dayanılmaz bir eziyet olur..Onu çok sesli disipline sokarsanız bu aykırı sesleri kullanmak meziyet olur...Hem uyumu hem derinliği hem de zenginliği kavramanıza yol açar”.
Bana çok seslilikle bağlantılı bir başka anısını da nakletmişti...
“Konserden birkaç hafta sonra Beşikdüzü’ne gidip gelen otobüslerden birine binmiştim...Şoför bana yabancı gelmeyen bir şarkı mırıldanıyordu.Yol boyu dinledim...Çıkaramadım...Sesi de iyiydi.Şarkıyı da hatasız söylüyordu.Ama ben hangi şarkıyı söylüyor diye merak ediyordum...Beşikdüzü’ne gelene kadar dinledim...Birden şarkıyı hatırladım..Bizim koro ile iki sesli söylediğimiz şarkının ikinci sesini söylüyordu.Onu beğenmişti.Öyle söylüyordu ”
Sönük fotoğrafları canlı kılan anılar değil mi? Yaşadıklarımız kadar yaşayamadıklarımız...
Babamla müziği onun istediği kadar yaşayamadım...Ama kız kardeşim bu açığı kapadı...
Onun yolunu izliyor...
Ben her zaman genlerin getirdiklerine saygılı oldum...Ondan ne kaldı bilemem...
Ona kemanı değil kalbi ihanet etmişti...Gömleğinin yakası göğsüne değince acı içinde kalıyordu...Bana gene gülerek baktı..
“İnsan 15 saniyede ölebiliyor” dedi...Kardeşlerimi de çağırmıştı...
Ondan duyabildiğimiz son cümle “ Sakın kemanları satmayın” oldu!
.................
Duygularımızı ,ruhumuzu tüm saldırılara karşı kaybetmedik...
Kemanları paylaştık...Satmadık baba...
....................................................................................
Kelaynak'ın yorumu

Akın çocukken de tatlıydı. Ama Mete kadar değil

Akın’ın bugünkü tatlı hali eskilere dayanır...Akın’a ait bölümü gerçekten kısa kesip eksik yazmışım..!
Dünü ,Beşikdüzü’yü biraz tarif etmeden olayı anlatınca bir de kardeşimi uzun uzun anlatıp konudan sapmama gayreti içine girince eksik kalan bölümler yanlış anlamaya yol açmış!
Akın’ın elindekiler sopa değildi ki..Silahtı!..Yani Akın hiç eli sopalı olmadı..!.Onun yaramazlığı sokağa dönüktü..Benim okulla paralel gitti...O yaramazlığını belli bir yaşta olgunluğa çevirdi..Ben hala haşarı halimi koruyorum...!
......
Denize ulaşan T şeklinde bir yol düşünün...Taş döşeli bir yol...Yani T harfinin aşağı inen bacağında bizim evimiz vardı...Onu kesen yol da ise zahire dükkanları..Şimdi siz dükkan deyince de farklı bir hayale kapılırsınız...Depo gibi ve bir oda büyüklüğünde yerlerdi...Vitrini kapısı bacası yoktu..Çoğu tek kepenkli idi.Mısır , buğday, fasulye ,fındık gibi malları çuvallar içinde satarlardı...Ve hemen yolun bittiği yerde sahipleri çoğu zaman bir taburede otururdu..Yani sokakta idiler bütün gün....Ve kimi seyrederlerdi dersiniz...Akın’ı...
Akın onların yıldızı idi...Sokağa çıkmakta biraz geç kalsa “ Nerede mataracı” diye sorarlardı...(Mataracı ünlü bir kabadayı. Karadeniz’de yörede çok tanınan biri)

Çoğu kışkırtma da o koca koca adamlardan gelirdi...Çocukların oyunu onların bütün gün sokakta gördükleri tek eğlence aracı idi. Ne vardı o dönemde dersiniz..? Radyo yok...Sinema yok...Bana göre müşteri de yok.! Akın var! Bütün günleri Akın’la geçerdi..Ve o tek sokakta toplanıp oynardı mahalledeki hemen herkes...Tüm çocuklar...Seyirciler pür dikkat...
--Bak sırayı bozuyor...Tüfeği yere indirdi gibi..hemen her an ikazlar yağardı...Bu ikazlar sonrası Akın durup dururken kimseye sopa indirmezdi...Ne gariptir ki iki çocuk hariç diğerleri gık çıkarmazlardı, komutanları NE DERSE NE YAPARSA KABUL EDERLERDİ!
Ve Akın’ın pantolon cepleri hep tıka basa fındık dolu olurdu...Dükkan sahiplerinden biri her zaman babamı çevirir, Akın’ı hayranlıkla anlatırdı...Daha sonraları Akın’a dikilen pantolon cepleri modadan deği,l fındıktan dolayı giderek büyüdü!
..............
Yani Akın amcanızın, sopalı hali bugünkünden farklı bir durum sergilemiyordu...Kimseyi kırmaz ama otoritesini de kaybetmezdi. Buna rağmen ayni çocuklar şikayet edenler en başta olmak üzere ertesi gün ayni mangada sıraya girerlerdi..!
Bilmem Akın ne kadar tatlı idi anlatabildim mi...Tabii bu dündü...
Bugün ise daha tatlı biri var...Bana göre Akın da tatlı idi ama Mete kadar değil! Sanırım Akın da buna itiraz edemez!
Hepinize okuduğunuz için teşekkür ederim...Ve bir numaralı amca olarak çok yakınlarınıza çok dikkatli, bakın...Küçüklerin saçlarını bir kere daha fazladan okşayın...
Bir kere daha fazladan öpün...Benim için....Bu sıcaklık 60'lı yaşlarda çok kıymete biniyor...
YK

16 yorum:

Elif dedi ki...

Bu, cok cok cok guzel bir yazi.

Saygilarimi, sevgilerimi yolluyorum.

www.elifsavas.com/blog

Punto dedi ki...

Sevgili Elif; Teşekkür ederiz.

MorKoyun dedi ki...

Onceki yazilari biriktirip bir seferde kitap gibi okudum, digerleri gibi bu sonuncu da cok guzel bir yazi, tesekkurler.

Berceste dedi ki...

Yalçın amca nerelerdesiniz? Merak ediyordum ben de sizi, neden yazılarınızı okuyamıyoruz diye Akın amcaya soruyordum. Bu vesile ile sesinizi duyabildik, sevindik :) (Çoğul konuşmam eşim ve kendi adıma konuşmamdan dolayıdır.)

Önceki yazıların yorum kısımlarına bakarken hızlıca geçmiştim baştan, sonradan okumak üzere, o sırada babanızın kemanı tutuşuna takıldım. O yaşta bir insan, nasıl böyle sımsıkı sarılabiliyor diye, tutmak değil, gerçekten sarılmak! Sonra yazınızı okuyunca herşey yerli yerine oturdu.

İki kardeş, babanızla olan fotoğraf çok güzel. Akın amcanın çorapları boyuna uzun gelmiş, o kadar minicikmiş :) O anlattıklarınıza da -doğrudur ama- inanasım gelmedi şimdi, Akın amca mı hizzaya dizerdi çocukları :) Karıncayı bile incitmek istemez, ona yoldan çekilme fırsatı verir benim bildiğim Akın amca.

Babanızın ardından ve Köy Enstitüleri'nin ardından iki kardeş çok güzel bir takım çalışması yapmışsınız. Gazeteciliğin verdiği akıcı dille, bizlere çok güzel anlattınız. O günlerde, vatan için emeği geçen herkese, bize o günleri yaşattığınız için sizlere çok teşekkürler. Babanızın ruhu şad olsun...

Punto dedi ki...

Sevgili Morkoyun; Teşekkür ederiz okuduğunuz ve beğendiğiniz için. Yine vurguluyorum, sanırım önemli olan geçmişten ders çıkarmak.Bunu başarabilirsek çok sorunu çözmüş oluruz.

Punto dedi ki...

Sevgili Dilek; Güzel sözlerin için teşekkür ederim. Elimde sopa birilerini dövdüğümü hatırlamıyorum ama sırayı bozan çocuklardan birini tokatladığım hep anlatılır. Disiplini sevdiğim doğrudur. Geçen akşam babamın çok sevdiği öğrencilerinden biriyle yemekteydik. Kız kardeşim bu konuyu sordu. Verdiği cevap şöyle: “Akın çok şekerdi. Yalçın ise çok yaramaz. Ele avuca sığmazdı”. Yorumu sizlere bırakıyorum.

pecete dedi ki...

Sanki bir dönemin sonu için yazılmış ama içinde başlangıçlarda var. "Duygularımızı ,ruhumuzu tüm saldırılara karşı kaybetmedik...
Kemanları paylaştık...Satmadık baba..." Çok etkilendim...
Ellerinize sağlık. İnanılmaz bir yazı dizisi oldu.

Punto dedi ki...

Evet Sevgili Ayşem;Teşekkür ederiz. Duygularımızı ,ruhumuzu tüm saldırılara karşı kaybetmedik...
Kemanları paylaştık...Satmadık. Torunlarına devrettik.

archisugar dedi ki...

Sanem'in tavsiyesi sonucu bu yaziyi okudum. Koy Enstitulerinin kucularindan biri de benim buyuk halamin esiydi. Turkiye icin yapilmis en onemli adimlardan biriydi Koy Enstituleri. Devam etmis olsaydi, eminim egitimli koylulerimiz bugun cok daha mutlu ve gelismis olacaklardi.
Sevgi ve saygilar
Esra

Punto dedi ki...

Sevgili Esra; Yazılarımı okuduğunuz için teşekkür ederim.
Köy Enstitüleri gerçekten büyük bir eğitim hamlesiydi. Bugün geldiğimiz noktada projenin önemi daha iyi anlaşılıyor. Büyük fırsat kaçtığına inanıyorum.

Adsız dedi ki...

keman resmi ararken...
babanizin resmine rastladim.

Köy Enstitüleri..Beşikdüzü...Ve babam

gözyazslarimi tutamadim.
kemanlari satmayin.

Almanya'dan Yusuf
www.alaturka-hanau.de.tc

Punto dedi ki...

Sevgili Yusuf; kemanları satmadık, satmayız da. Kemanlar emin ellerde. Çocuklarımızda. Yani torunlarda. Nesilden nesile kalacak o kemanlar.
Sevgiler

Adsız dedi ki...

köy Enstitulerindeki eğitimi şu an birçok üniversitede olan aktif eğitimin bir üst basamağı olarak görüyorum.Yıllar önce bunu başarabilen insanları defalarca takdir etmek istiyorum.

Punto dedi ki...

Sevgili Adsız; bugünleri görünce o günlerde gerçekten büyük adımlar atıldığını görebiliyoruz.

Adsız dedi ki...

Selamlar...
resim ararken takıldım bu sayfalara dersteyim aslında ama okadar tatlı ve sürükleyici yazmışsınız ki anılarınızda okadar etkileyiciki dalıp gitmişim dersten sizin mahalleye doğru...
Hakkınızda bilgim yok ama böyle donanımlı ve bukadar sevilen amcaları tanımayı isterim...
(Evrence--Konya)

Punto dedi ki...

Sevgili Evrence; Yazı ağabeyime ait. Köy Enstitülerinde öğretmenlik yapan ve Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'e sıkı sıkıya bağlı, ülkesi için çocuklarını ihmal eden bir babanın çocuklarıyız. İkimizde yıllarca gazetecilik yaptıktan sonra emekli olduk.
Artık dedeyiz.
Babamızın şu sözleri bugünün Türkiye'sinde ne kadar isabetli sözlermiş insan yaşayınca anlıyor:
“ Tek seslilerle gidilecek yol bellidir .. Tek kişilik bir yoldur...Çok seslilik toplumun yaşamını da terbiye etmeğe yarar.....Farklı seslerin çıkması belli bir disiplin ve terbiye yok ise dayanılmaz bir eziyet olur..Onu çok sesli disipline sokarsanız bu aykırı sesleri kullanmak meziyet olur...Hem uyumu hem derinliği hem de zenginliği kavramanıza yol açar”.
O dönemin öğretmenlerinin azmi, yeni bir ülke kurmanın heyecanı, bilgisi ve ileri görüşlülüğü devam edebilseydi ülkemiz farklı olurdu.
Sevgiler