17 Ocak 2012

Balıkçıların define hayalleri!

Muharrem Kaptan yazıyor
 Balıkçılığa başladığım ilk sene Nursu isimli takayla İğneada’dan kalkancılık yapacaktık . İlk takımları kurmak için İğneada'ya gitmiştik. İki yıl önce bizim askeri botumuz bir Bulgar balıkçı teknesini karasularımıza girdi diye yakalamış, Bulgarlar da bizim üç balıkçı  teknemizi yakalamıştı. Onun için Bulgar tarafına geçemiyorduk. Ağları İğneada açıklarına kurduk.
Kalkan ağları en az bir hafta denizde kalıyordu, onun için Fener’e dönüyorduk. Hava güzeldi, rüzgâr sahilden hafif olarak esiyordu . Babam “kıyı kıyı gidelim, sahilde odun yığını görürsek alırız” dedi. (O yıllarda sobalarda yakılan odunlar ve Zonguldak kömür ocaklarına giden direkler kara yolu kötü olduğundan çektirmelerle götürülüyordu. Kötü havalarda bu çektirmeler yüklerinin bir kısmını denize atıyor o odunlar sahile vurunca balıkçılarda toplayıp yakmak üzere evlerine götürüyordu.) İğneada açıklarından sahile Servez burnuna oradan Midye (Kıyıköy) e doğru indik, kıyı kıyı geliyorduk .
Çilingoz denen yerde karadan inişi olmayan küçük bir koy vardı , önünden geçerken babam amcamlara “bir bakar mısınız ? şurada mağara ağzı var mıydı ?” diye sordu.
 Amcamlar olmadığını söyleyince döndük. O yıl çok toprak kayması olmuş, mağaranın ağzı ortaya çıkmıştı . Mağara ağzının yakınında kaya rıhtım gibiydi, demir atıp bağladık.
Amcam , Süleyman ağabey (Kurt) , Yaşar ağabey dışarı çıktılar . Amcam beline bir halat bağladı, elindeki keserle tutunacak ve basacak yer kazarak yaklaşık yirmi beş metre yukarıdaki mağaraya tırmanmaya başladı . Mağaranın ağzına varınca içerisi bayağı büyük dedi ve içeri girdi .
Biraz sonra mağaranın girişine gelip bize seslendi: “Burası insanlar tarafından yapılmış”.
 Halatı oralarda bir yere bağladı. Ali ağabeyle Yaşar ağabey de  çıktılar. Ellerine bir de fener almışlardı. Mağaranın ortasında kare şeklinde bir oyuk vardı . Bizden önce birileri girmiş ve tam ortayı  mezar gibi kazmışlardı.
Yerde sigara paketi ve kibrit kutusu vardı. Bizimkiler akşama kadar iki tane keserle birkaç saat çalıştılar . İçerde yedi tane galeri vardı ama uzun yıllar boyunca oluşan toprak kaymaları  o galerileri kapamıştı. “Bu keserlerle bir şey yapılmaz. Fenere gidelim nasıl olsa ağları çekmek için geleceğiz. Bir iki gün önce geliriz, burada çalışırız” dediler ve Fener’e döndük.
Bu konudan kimseye bahsetmeyelim diye karar aldılar. Yalnız bütün bunlar olurken Nuri ağabey(Çavuş) tekneden hiç çıkmadı ve uyudu. Fener de babam bu konudan amcasının oğlu Kadir amcama bahsetti .
Kadir amcanın anlattığına göre  orasıyla ilgili bir efsane varmış.
Efsaneye göre  o bölgede korsanların ini bulunuyormuş. Korsanlar eski tarihlerde vergileri ve değerli malları taşıyan bir gemiye  adamlarını yerleştirmişler.
Gemi Çilingoz açıklarına geldiğinde korsan işaret vermiş. Sahildeki korsanlar da ateş yakıp geminin kaptanını yanıltmışlar. Kaptan ateşleri görünce  orayı boğaz zannedip karaya bindirmiş.
Korsanlar da gemidekileri öldürüp para ve mallara el koymuşlar, hatta oralarda işaret olarak dikili bir taş bırakmışlar.
Gerçekten de mağaranın olduğu koyun Doğu tarafında bir dikili taş vardı. Hikayeye dinleyen bizimkiler iyice heveslendiler. Fener’de birkaç gün zor durduk ve hareket günü gelip çattı. Hava karardıktan sonra yola çıkacak ve gün açımında Çilingoz da olacaktık .
Malzeme olarak da yanımıza kazma, kürek,balta, gemici fenerleri, bir mavzer ve bir tek kırma tüfek aldık.
Yolda giderken herkes define hayallerini anlatıyordu . Babam bir yat alıp Dünya turuna çıkacaktı, Süleyman ağabey iskelenin başına altından bir baba yaptıracaktı , Nuri ağabey Rumelifeneri’nden daha yüksek ev yaptırıyordu. Aç tavuk kendini darı ambarında sanır misâli .
Ötekilerin hayallerini şimdi hatırlamıyorum. Ben daha çocuk olduğum için onları hayretle izliyordum .
Neyse gün açımında çilingoza vardık . Hava güzeldi, hemen işbaşı yaptılar. mağaranın yandan da sürtünerek girilen bir girişi daha vardı, ancak zayıf olanlar oradan girebiliyordu. Ötekiler uzatılan halata tutunarak tırmanmak zorundaydılar.
Ali ağabeyim tek kırmayı çapraz takmış, fişeklik öteki omuzunda, Beline iki gemici feneri takmış tırmanıyordu .
Ben onun o haline katılarak gülüyordum. Efsanelere göre hazinelerin ejderha veya yılan bekçisi olurmuş, o tüfekle onu vuracaklardı. Bana teknede kalmamı, eğer gelen birisi olursa mavzerle ateş etmemi söylediler . Oysaki tüfek benden büyüktü.  Neyse çıkıp çalışmaya başladılar. Galerilerden birini seçip onu kazmaya başlamışlar, ama toprak sertleşmiş, kazma işi çok yavaş ilerliyordu .
Akşama kadar çalıştılar, artık iyice yorulmuşlardı. Tekneye geldiler, “ne yapalım, yarına kalıp devam edelim mi ?” diye birbirlerine sordular.
“Akşam hava bozarsa burada karaya gideriz, zaten burada bir şeyde yok” diyerek İğne adaya gitmeye karar verdiler. Oradan İğneada yaklaşık dört saat sürüyordu .
Yola çıktık . Bütün hayaller suya düşmüştü ama o bir hafta yaşananlar hayatımıza renk katmıştı. Ertesi sene Giritler teknesiyle tekrar gittik, ben de bir yaş daha büyümüş on üç yaşına gelmiştim, karaya çıktım, doğu tarafındaki dikilitaşa çelik halat bağladım, tekneyle asıldılar . Sözde onun altından mağaranın girişi varmış ama taşı deviremedik .
Sonra koya yanaştık, ben de tırmanıp mağaranın içini gördüm. Evet! insan eliyle yapılmıştı.
Tekrar normal balıkçılığa döndük. Define maceramızda böylece bitmişti . Ama bize yıllarca konuşulacak bir anı olarak kalmıştı. Şimdi o yedi kişilik ekipten Amcam, ben ve Nuri ağabey hayattayız .
Babam , Süleyman ağabey, Ali ağabeyim , Yaşar ağabey yoklar . Nurlar içinde  yatsınlar . Hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Hiç yorum yok: